Kasım 2007 Arşivi

İki Önemli Not

FST 17 Kasım 2007

Birincisi Gül ve Diken konusunda önemli bir hata giderilmiş. Atatürk’ün eline diken batan reklamda “dilbilgisi açısından” yapılan bir hata düzeltilmiş. Öyle, ya parmağına diken batıp batmayacağı ülke çapında konu edilen bir insan nasıl olur da dilbilgisi hatası yapar? Çocuk Ataya “sen dilbilgisi hatası da yapar mıydın?” diye sormazdan evvel düzeltilmesi iyi olmuş.

İkincisi, bugün Sabah gazetesinde Osmanlı, Vahidettin, hainlik üçgenindeki Keşanlı Kompozisyon destanının içyüzünü öğrendim. Hıncal Uluç kompozisyonun ilgili yerini vermiş. Kazın ayağı farklıymış meğer, ortada Vahidettin, hain filan değil düpedüz Osmanlı kurulduğu günden beri kara buluttur filan deniyormuş. Üstelik kompozisyonu bizzat öğretmen yazmış vs. Durum böylece biraz değişmiş oluyor. Ha, öyle yazdı diye soruşturma açılması gerekir mi? Tabii ki hayır, belki öğrencinin ödülü kapması için kompozisyonu yazan (ve saçmalalarıyla ancak ikinci olabilen!!) öğretmene bir düzenbazlık cezası verilebilir. Bana kalsa böylelerini defeceksin gidecek. Osmanlı düşmanı olduğu için değil, hilekar olduğu için.

Saçmalamanın Sınırı

FST 14 Kasım 2007

1154000638ogrenci.jpgHayalgücü iyidir ama dengeli atmak da lazım. Popüler bir haber sitesinde şu yazıyı gördüm:

Hz. Peygamber Milli Eğitim Bakanı olsaydı ne yapardı?

Eğitim sistemini daha kaliteli hale getirmek için gece gündüz çalışmaz mıydı?

Kalabalık sınıflarda eğitim almaya çalışan çocukların, daha rahat ortamlarda ders işleyebilmesi için çaba sarf etmez miydi?

Ekonomik sıkıntılar yüzünden mesleğini rahatça yapamayan öğretmenlerin maaşlarını artırmak için, hükmet yetkililerini sıkıştırmaz mıydı?

Bir ülkenin geleceğinin gençliği olduğu şuuruyla hareket etmez miydi?

Milli Savunma Bakanından, Genel Kurmay Başkanından çok daha büyük bir sorumluluğu olduğunun bilincinde olmaz mıydı?

Daha yazıda Hz. Muhammet devlet memuru olsa, öğretmen olsa, zabıta olsa gibi yerler var. Mesela zabıta olsa rüşvet alır mıydı diye soruluyor. Bunlar sorulamaz mı, sorulur tabii de öğretmen maaşının artması, ülke geleceğinin şuuru vs. nasıl laflar? Hz. Muhammet bana kalsa devlet öğretmenlerinin kulağını çeker icabında maaşlarını biraz kırpalım derdi. Çocukların derdi de kalabalık sınıflar değil öğretmen, müdür terörü.

Hey yarabbim, adam Hz. Muhammed’i öğretmen sendikası gibi maaş pazarlıkçısı hayal ediyor. Allahtan Hz. Muhammed sabahları eline makas alıp tertip düzen için çocukların saçını kesmeli dememiş. Bir de sonunda “günaha girdiysem” diye söyleniyor. Günaha girmişsin ama zannettiğin sebepten değil, saçmalayıp bizi rahatsız ettiğin için.

Atatürk şirket yönetseydi diyenlere taş atıyoruz ama birilerinin kafasına kaya düşmesi gerekiyor herhalde.

(Bir hafta kadar yokum, çeşitli yörelerimizde olacağım. FST) 

Blogculara Tavsiyeler

FST 13 Kasım 2007

Altı Üstü Tasarım sitesi artık güncellenmeyecekmiş, Mehmet Bey bir yabancı blogcunun tavsiyelerini okuduğunda artık blogu bırakma vaktinin geldiğini anladığını söylüyor. Kendisine blogsuz hayatında başarılar dilerim. Bu arada bahsi geçen yazıya ben de baktım, hakikaten blog işine giren herkese lazım şeyler söylüyor. Mutlaka okumak lazım, yazılalı da epey olmuş. Belki biryerlerde Türkçeye de çevrilmiştir, bilmiyorum.

Gerçi bunlara bakarsak benim çoktan blogculuğu bırakıp bilgisayarımı da çöpe atmam gerekiyor ama şimdilik bunu yapmıyorum. İyi bir teklif gelirse siteyi satar veya kapatırım, o zaman kadar devam edeceğim. Teklifler şu şekilde olabilir “aman paranı verelim de yazma, yeter ettiğin” veya “kaç para istersin, sat site benim olsun”.

Her teklife açığım.

Gül ve Diken

FST 12 Kasım 2007

ataturkreklam1.jpgGeçenlerde Kevin Kostner geldi, Anıtkabir ziyaretinin ardından Cumhurbaşkanlığında davete katıldı, Ankara’da el üstü protokolü olarak gezdi tozdu. Hatta Melih Gökçek ile gittiği bir lokantada garsonun kendisinin boğazına pala dayayıp “şaka yapma” girişimi de hatırlarda kalmıştır. Peki alakasız eski bir aktör ne demeye Ankara’da resmi işlerle uğraşır? Anladığım kadarıyla “Abi gel sana iş ayarlayalım, son zamanlarda adam gibi film teklifi de almıyorsun, ekmek davası, Türkiye’de nasibini ara” diyen birileri kendisini Atatürk oynama konusunda dolduruşa getirmişler. Bu vesileyle Anıtkabir, köşk, lokanta gibi yerlere sürüklenen, muhtemelen ne olup bittiğini anlamayan aktör de “garip memleket ama ben paraya bakarım” demiş olmalı ki geçenlerde bu ziyaretleri tamamlamış oldu. Ancak Atatürk’ü oynamak öyle Anıtkabir ve kebapçı ziyaretleriyle hallolacak iş değil. Nitekim Kevin kutsal mekanları gezip dolaşırken Hürriyet gazetesinin magazin sayfası anketi Atatürk’ün asla bir yabancı tarafından oynanamayacağına işaret ediyordu.

İşte tam da bu gelişmelerin üzerine televizyonda karşımızda ulu önderi görmeyelim mi? Meğer İş Bankası Haluk Bilginer’e bu ağır görevi yüklemiş. 750.000 dolara mal olan reklamda Atatürk bir çocuğun şaşkın bakışları arasında ona aslında kendisinin de insan olduğunu, eline diken batabileceğini filan anlatıyor. İlk dikkati buraya çekelim: Bakalım uyanık kesimler “nasıl olur, ulu önderin bir fani gibi eline diken batması suretiyle küçük düşürülmesine dur denmeyecek mi” protestosuna ne zaman başlayacaklar.

Reklama gelirsek, öncelikle Haluk Bilginer Atatürk’e burnu dışında benzemiş. Bunu inkar edemem. Diğer taraftan ses tamamen faul. Atatürk’ün sesiyle alakası yok. Aslına uygun ince yapmadıysanız, bari davudi bir ses yapın da millet etkilensin. Reklamı radyodan dinlesek Haluk Bilginer hikaye okuyor sanacağız. Bir de bazıları ikide bir gül kelimesi geçmesini “Abdullah Gül’e mesaj mı veriliyor” diye yorumlamışlar. Buna göre Gül’ün dikeni ile ne yapalım Abdullah Gül’e katlanmak lazım deniyormuş. Ben de dikkat ettim, yerde taş vardı, herhalde rahmetli Erol Taş’a bir atıf yapılıyor diye düşündüm. Çocuğa “Erol Taş gibi kötü adam olma” deniyor mesela.

Bazıları da “efendim Atatürk istismar ediliyor, bir şirket nasıl Atatürk’ü reklamda kullanır, ne iş” diyor. Bir açıdan haklılar. Atatürk istismarı sadece CHP, bazı emekli ve muvazzaf memurlara ait hak olduğundan kapitalist sömürü maksadıyla reklamda kullanılması tartışılır hale gelmiş. Allahtan reklam İş Bankası, yani CHP’nin bankasına ait de oradan kurtarıyorlar. Türkiye Finans bu reklamı yapsa yobazlara haddi hemen bildirilirdi. Sonra reklama yapılan yorumlara bakıyorum da millet ağlamaktan bir hal olmuş. Dolmabahçedeki askeri geçmişler. Sebebini de anlamadım, eline diken battı diye mi ağlanıyor? Yahu Atatürk’ün gerçekten çok iyi bir sürü konuşması var, buradaki sözler ilkokul kompozisyonu gibi nesine “mükemmel” deniyor, nereye 750.000 dolar harcanmış hayret. Beni oynatsalar 750 liraya biterdi, hem de tipim, sesim daha uygun. Haluk Bilginer de “çok gururlandım” türü şeyler söylemiş. Ne diyecekti, utandım mı diyecekti, laf. Kevin Kostner oynasa herhalde ona da bu tür şeyler söyletirlerdi. Parasıyla değil mi.

Lafı uzatmazsak, bu reklam Atatürk’ü kim oynayacak sorunsalına yeni boyutlar kazandırmış, tartışmayı daha da alevlendirmiştir. Ben Kevin’in menejeri olsam “Atayı dünya çapında bir adam oynasın ki biz de komisyonumuzu alalım” mealinde bir atak yapardım. Bir de Kurtlar Vadisinden bir adam vardı aday olan, dizide öldüğünde gerçek hayatta cenazesi kılınan, o da meydanı bırakacak değildir, para için değil canım, vatan için elbette. Belki haberi alan Polat Alemdar bile “ulan biz dururken Atayı oynamak kimin haddine düşmüş” diyerek ortama bir ayar verir ne bileyim. Ben de beklemedeyim, hani, soran olursa.

Bu arada Engin Ardıç da konuyu işlemiş ve şöyle bitirmiş:

… 10 Kasım sabahları Dolmabahçe Sarayı’na koşup koltuk altı koklar gibi “hava koklayanlar” bunları anlayamazlar Atam.

Aah ah, cumhuriyeti emanet edecek başka çemiş bulamadın mı Atam?

Nekrofili

FST 12 Kasım 2007

fikrt.gifBugün Prof. Fikret Başkaya’nın yazısında bir yer ilgimi çekti. Malum 8 asker “ölmedikleri” için devlet büyükleri ve ilgililer tarafından kınanmış, durum kamuoyu tarafından da epey ayıplanmıştı. Bu arada bilen bilir Prof. Başkaya “Paradigmanın İflası” kitabıyla ilgili olarak “gerçekleri yazarsan başına bu gelir işte” denerek hapse atılmıştı. Daha sonra da defalarca içeri girdi çıktı, hikayesi acı ama komik bir film olur hocanın. Kendisine o zamanlar kimse sahip çıkmadı, şöyle Atilla Yayla gibi dört başı mamur destekçi grubu bulunamadı. O zamanlar benim elimde blogum yoktu, şimdi kendisinden özür diliyorum. Tabii asıl ayıp vara yoğa eylem koyan, Mc Donalds basan hocanın fikirdaşı solcularda ya, neyse. Uzatmazsak, Fikret Başkaya yazısında şöyle demiş:

Politik kültüre sinmiş nekrofili ve “mehmetçik” retoriği

Türkiye’de rejim, muhalifi düşman, farklı düşüneni hâin sayar. İhtiyacı olan muhalefeti de kendisi yaratır. İşte “modern Türkiye” böyle birşeydir. Bu kadarı bile “yurttaş” kavramının nasıl içi boş bir kavram olduğunu göstermeye yeter. O halde yurttaş olmak istiyorsan iki şey yapmayacaksın: itiraz etmeyeceksin, “devletliler” gibi, “memleketin sahipleri” gibi düşüneceksin… Kritik anlarda, asıl niyetler ve zihniyet daha kolay deşifre olur. Sekiz askerin PKK tarafından kaçırılması üzerine siyaset erbabının ve medyanın ortaya koyduğu tutum, Mehmetçik söyleminin ne demeye geldiğini gösterdi. Neden Mehmet değil de ‘mehmetçik’ dendiği üzerinde durulması gereken birşey. Belli ki, orada bir tür acıma, küçümseme, önemsizleştirme, dışlama imâsı var. Ayşe değil de “ayşecik” denmesi gibi. Mehmetçik de mütevazı ve yoksul kesimden gelen askerlere yakıştırılmış bir isim. Savaşa giden bir asker için her zaman beş olasılık vardır: ölmek, yaralanmak, esir düşmek, kaybolmak ve sağ sâlim eve dönmek. Belli ki, Türkiye’nin egemenleri için bunlardan muteber olanı ölmek… Diğerlerini muteber saymıyor. Zira şehit söylemi politik-ideolojik ranta imkân veriyor. Şehitler üzerinden rant sağlamak mümkün, oysa esir düşen asker böyle bir ranta imkân vermediği gibi, bir de sorun yaratıyor. Nekrofili, ölü sever anlamında bir kavram ve Türkiye’deki yönetici-politik sınıfın nekrofiliye yatkın olduğunu söylemekte bir sakınca yok. Nitekim Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in kaçırılan askerlerle ilgili demeci söylendiği gibi bireysel bir görüşü yansıtmıyor. Şahin şöyle diyor: Türk silahlı Kuvvetleri’nin hiçbir mensubu böyle bir duruma düşmemeliydi. Dolayısıyla kendilerinin kurtulmuş olmasından fazla bir sevinç duymadığımı ifade etmek isterim. Bunun başka türlü ifadesi keşke ölselerdi olabilir ki, bunu söyleyen herhangi biri değil, adalet bakanı. Bir başka siyasetçi Doğu Perinçek de “keşke tabutlarıyla gelselerdi. Askerler şehit olsalardı, tabutları gelseydi bu manevi zarara uğramazdık. Çünkü bu durum ülkemize zarar vermiştir” diyor… İşte rejimin insana verdiği değer bu kadar. Velhasıl ölümü kutsayan bir zihniyet, nekrofil bir yönetici –politik elit…

Biliyorsunuz ortalıkta ölseler daha iyi idi filan diyenler var bolca. Geçenlerde Kürşat Bumin de bu konuda şunu naklediyordu:

Nazım Hikmet, 14 yıla yakın bir süreyi hapishanede geçirip nihayet genel af ile serbest kalınca arkası kesilmeyen takiplerden de bunalarak bir gemiye atlayıp Bulgaristan üzerinden Sovyetler Birliği’ne ayak basınca, bu işi “milli gurur” meselesi yapan birisi Sabahattin Eyüboğlu’na durumu şöyle değerlendirir: Ama yine de, her şeye rağmen, öldürülme ihtimaline bile rağmen vatanını terketmemeliydi…

Eyüboğlu’nun bu sözlere cevabı pek hoştur: Arkadaş, iyi güzel konuşuyorsun ama söyle bakalım: Sen bugüne kadar hiç öldün mü?

PKK’nın bir baskın sonunda rehin aldığı “Sekiz asker”in serbest bırakılmasına ilişkin haber, yorum ve açıklamaları okurken Eyüboğlu’nun sözlerini bir kere daha hatırladım.

asker1.jpgEvet, hayatlarında hiç ölmemiş olanlar başkaları için “ölüvereydiniz canım, ne var” diyebiliyorlar. Bunların içinde devlet yöneticileri de var gazete yorumcusu sıradan vatandaş da. Ne diyelim, benim de aklıma Nasreddin Hoca geldi, olur olmaz yerlerde çıkar karşıma, hani sofradaki tek kaşığı kapan adam iştahla yemeği götürürken “oh öldüm” diyormuş da dayanamayan hoca “kardeşim ver şu kaşığı da biraz da biz ölelim” demiş.

Keşke iş bu kadar kolay labilseydi.

(Bu arada 8 askerin mahkemede verdikleri ifadeye baktım da, keşke ölüp gitselerdi diye bağrışanların yarın çok mahcup olacakları intibaı edindim. Yazık)

Şifre Çözülüyor mu?

FST 11 Kasım 2007

cankya.jpgSiteyi yeni izlemeye başlayanlar belki bilmez, kamuya mal olmuş, vatana hizmet aşkıyla dolu biri olarak her türlü fedakarlığa yatkın biriyimdir. Bu vesileyletüm zorluklarına karşın ülkemizin en yüksek makamı olan cumhurbaşkanlığını da düşünmüş, özellikle kendim istemediğim halde aziz halkımızın teveccühü ve 15.000 YTL maaş+lojman gerçeğiyle bu konuda gelecek bir teklifi değerlendireceğimi beyan etmiştim. Bu konuda iş epey ciddiye binmiş, ben de konuyu defalarca işlemiş, ancak yaş sınırı sebebiyle bu defalık yüce makamı çok eskiden beri takdir ettiğim şimdiki sayın cumhurbaşkanımıza bırakmayı kabul etmiştim. Bunları neden hatırlıyorum, gelin izah edeyim:

Geçen yıl yazdığım bir yazı vardı, eskiler hatırlar, Kuran’ın şifrelerini çözmeye çalıştığım bu yazıda büyük bir azimle çalışarak 2012 yılında büyük bir gelişmenin olacağını hesaplamıştım. Büyük matematik ve şifreleme alimi Hz. Ömer Çelakıl beyin geliştirdiği yöntemin de yardımıyla tespit ettiğim gerçek, 2012 yılında cumhurbaşkanlığı makamına halkımızın teveccühü ile çıkacağımı gösteriyordu. Peki gizemli süreç nasıl işliyor? Gelin bu şifrenin son bir yılda nasıl tecelli ettiğine kısaca bakalım.

Öncelikle yakın zamana kadar 7 yıl olan cumhurbaşkanlığı süresi sebebiyle, 2007+7=2014 formülüne göre şifrede açıklanamayan bir denklem bulunuyordu. Üstelik cumhurbaşkanını meclisin seçecek olması da şifre konusunda kafaları karıştırmış, “Sallıyorsun Fethi bey, sen vekil misin ki, herkesin duası kabul olsa…” türü eleştiriler gelmişti. Ancak şifrenin şaşmazlığı bu alaycı taifeye son haftadaki gelişmelerle okkalı bir şamar çekmiştir. Sessiz sedasız referandum sandığına giden yüce milletimiz 22 Temmuz tokatının üzerine bir de kroşe indirip cumhurbaşkanının bizzat halk tarafından hem de 5 yılda bir seçilmesine evet demiştir.

Yani, şifre-i mukaddes tecelli ediyor. Evet, 2007+5=2012 yılında cumhurbaşkanı halk tarafından seçilecektir. Tek gereken 20 milletvekilinin imzası ki, önümdeki 5 yılda 20 adam satın almamı sağlayacak birkaç sponsor buşacağıma kesin gözüyle bakıyorum. Zaten birçok reklam ajansı da şimdiden “Fethi bey, meccanen imaj danışmanlığınızı yapalım, seçilince nasıl olsa bizi görürsün” diyerek kapımda kuyruk oluşturmuş durumda.

Herşey ortada, önümüzdeki yılbaşından itibaren konuyu ciddi şekilde gündeme getirmeyi düşünüyorum. İlgilenenlerin, sponsor olmak isteyen, bağış yapıp ileride makam kapmak üzere banka hesap numaramı merak edenlerin dikkatine arz ederim.

(Şimdilik parolam şu:

“Ne lojman, Ne 15 Milyar Maaş,
Tek Hedefim Herkese ekmekle aş”

Son kısım “Tek rakibim Haydar Baş” olarak da düşünülebilir.) 

Bilgi Notu

FST 11 Kasım 2007

“İzlenimler nedir” içerikli bölümü güncelledim ama nedense yorumlara açılmıyor. Kısaca siteyi merak edenler bakabilir. Gerçi sürekli takipçilerin meçhulü değil ya, usulen bulunsun.

Şakalaşarak…

FST 11 Kasım 2007

alides.jpgÖğretmenler günü geliyor, eski defterleri biraz açalım bakalım derken 2-3 gün evvelki haberi hatırladım. Bu haber beni seneler öncesine de götürdü. Ortaokul lise yıllarımda sabahları asker usulü ictima ile içeri girerken müdür ve adamları bizleri takip eder saçı uzun olanları kenara ayırır bunların şakağından, perçeminden, ensesinden bir tutam makasla sırıtarak keserlerdi. Ben suya sabuna dokunmayan, asosyal bir tip olmama rağmen bir defa da kısacık saçımı kestiklerini hatırlıyorum. Ne güzel günlerdi, facebookda yadeden vardır bunları şimdi. Neyse, neredeyse mutluluktan ağlayacağım şimdi, habere dönersek, bu güzel uygulamanın 2007 yılında da, 15-20 yıl sonra uygulandığını görmek çok güzel. Haber şöyle:

Bahçelievler’deki Erkan Avcı Anadolu Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi’nde öğrenciler her sabah içtimaya alınıyor. Okul bahçesine yaklaştıkça öğrecilerin suratı değişiyor. Saçına bant takan bir kız öğrenci, sıraya dizilmiş öğretmenlerini görünce, öflüyor, ‘Nefret ediyorum’ diyor. Bandını çıkarıp saçlarını topluyor.  Yedi-sekiz öğretmen tek tek okula giren öğrencilerin giysilerine bakıyor. Okulun hizmetlilerinden biri de kılık kıyafet timine dahil. O da öğrencilerin gömleklerinin üzerindeki değişik renkteki kazakları topluyor. Geç kalan öğreciler, okul bahçesinde toplanıyor ve birinci ders bitene kadar ayakta bekletiliyor.

Sonunda bahçede yaklaşık 30 öğrenci toplanıyor. Müdür önce “Herkes yakasını açsın” diyor ve kravatları kontrol ediyor. Öğrenciler okul aile birliğinin karar verdiği arkası lastikli kravatları takmak zorunda. Saçları uzun olan öğrenciler çağırılıyor. Müdür, elinde makasla kimi öğrencinin saçının üstünü kısaltıyor, kiminin de ensesini. Yere döküler saçlarsa, danışmadaki nöbetçi öğrenci tarafından süpürülüyor. Saçının kesilen bir öğrenci “Kestirmek zorunda kalayım diye üstünden aldılar. Bir saat müddet verdiler” diyor. İsmini vermek istemeyen bir öğrenci şöyle konuşuyor: “Sınıfta da kontrol oluyor, bazen dersten çıkarılıyor öğrenci. Kapıda sakalı biraz uzamış olanlar varsa, permatik aldırıyorlar. Kapıda kuru kuru tıraş ediyorlar.”

Okul Müdürü Muhitdin Kaya’ya yaptıkları denetimleri soruyoruz. Karşılığında okulun AB ülkeleriyle yürüttüğü projeleri anlatıyor. Kaya, öğrencileri bahçede bekletip derse almamalarının sınıf geçme yönetmeliğine uygun olduğunu söylüyor. Öğrencilerin saç ve favorilerini kesmesini ise şakalaşarak yaptığını anlatan Kaya, “Şakalaşarak demokratik zemini bozmadan yapıyoruz” diyor.

Erkan Avcı Anadolu Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi kontrol konusunda tek örnek değil. Esenler İbrahim Turhan Lisesi 10. sınıf öğrencisi Ufuk Erhan da kıyafeti uygun olmayan öğrencilerin derse alınmadığını anlatıyor: “Aklınıza gelebilecek her şeye karışılıyor. Herkesi aynılaştırmaya çalışıyorlar.

Demek AB projesi alıyorlarmış, ne güzel. Acaba konusu ne? Şöyle bir şey olabilir mi “Liselerde müdür, tim, öğrenci şakalaşması ve demokratikleşme sürecine etkileri” veya bir sponsor da alınmış olabilr: “Permatik: Liselerde Susuz Traşta Derbiye Beş Basar, Veli Hassittero” vs.

Yalnız, burada öğretmene, idareciye, müstahdeme kızmamak lazım. Müdür gücünü kanundan alıyor. Milli Eğitim tam olarak da budur. Zannediliyor mu ki resmi eğitim insanların şen, şakrak, soru soran, merak eden fertler olmasını istiyor? Milli eğitim demek sadece belli bir ideolojiye göre öğrencilerin yontulması, adam edilmesi değil; belli uzunlukta saç, belli renklerde kılık kıyafet de demektir. Müdür, hademe, öğretmen maaşlı rejim görevlileridir, onların görevi belli bir görüşün anaokulundan itibaren kafaların içine olduğu kadar dışına da kazınmasıdır. Helal olsun, ben olsam bunların maaşlarına ilave zam da yaparım.

“Efendim, bazı öğrenciler de pek terbiyesiz, okulun da bir ciddiyeti var, ne demek, it gibi, serseri gibi gelen öğrenci var, öğretmen ne yapsın” diyenler olabilir. Bunlara diyorum ki, şekil şemale pek meraklıysanız, o zaman çocuğunuzu maaşlı rejim bekçilerinin ustura ve makasına bırakmayın. Bunlarda merhamet yoktur, maaş, kademe, derece ve ek ders dışında akıllarına birşey gelmez, çocuğunuzu muhafaza edin. Zamanında berbere mi göndereceksiniz, ne gerekiyorsa giydirecek misiniz, adam gibi kendiniz halledin. Ben çocuklara bu psikopatlardan zarar gelmesin diye saçlarını neredeyse 3 numaraya vurduruyorum. Yoksa okulda elimden bir kaza çıkacak, müdürle bir iki öğretmeni okulun içinde yığacağım yere.

Neyse, lafı uzatmayalım, 24 Kasımda görüşmek üzere, hadi hayırlı traşlar.

Keşanlı Talebe Destanı

FST 11 Kasım 2007

vahd.jpgİki gün evvel kulağıma Keşan’da bir öğrencinin yazdığı kompozisyon sebebiyle problem çıktığı çalınmıştı. Padişah ve hain laflarını işitince ben “herhalde gerici bir öğretmen çocuklara Osmanlı padişahları hain değildi derken suç üstü yakalanmış, aferin, 10 Kasım günü alçağa gününü göstersinler” diyerek keyfolacağım sırada olayın farklı ve Keşanlı Ali Destanı ile yarışacak detayları olduğunu gördüm. 10 Kasım münasebetiyle çok daha anlamlı başka konulara değinmem gerekirken, mesaimi buna ayırmayı uygun buldum. Halbuki Dolmabahçe Sarayında kim olduğunu bilmediğim 8-10 kişi Atatürk’ün öldüğü odada İstiklal Marşı okuduktan sonra ağlayan, bu esnada esas duruşunu bozamayan askerin hüzünlü hikayesi çok daha ilgi çekici gelmişti bana. Hele asker yerinden dahi kıpırdamazken bir subay mı, astsubay mı seçemediğim biri gelip askerin gözünü siliyordu. Herhalde kameralar gidince tiyatro bitmiş subay askere “haydi haydi, kameralar gitti, burnunu da kendin sil kerata” demiştir. (Anıtkabir versiyonu da var). Tabii koca koca askerler nasıl durduk yerde ağlayabiliyor ilginç. Asker adama yakışır mı? Türk filmlerine de hayret etmişimdir, soğan mı doğruyorlar aşağıdan diye. Neyse, Keşan’a dönersek, konuyla ilgili haberde şöyle yerler var:

Edirne’nin Keşan ilçesindeki kompozisyon yarışmasında ikinci olan öğrencinin Vahdettin’den “hain” diye bahsetmesi; bir yerel gazetecinin de “Ödül istiyorsan ecdadına küfret” diye yazı yazması üzerine kaymakamlığın başlattığı soruşturma ilçeyi karıştırdı. Keşan İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, geçtiğimiz ay Cumhuriyet’in 84. yıldönümü nedeniyle ilköğretim okulları arasında bir kompozisyon yarışması düzenledi. Müdürlük ayrıca torpil olmaması için öğrencilerden kompozisyonlarda kendi isimleri yerine mahreç kullanmalarını istedi. Türkçe öğretmenlerinden oluşan 7 kişilik seçici kurul sonuçları açıkladığında, “Yekta Baydar İlköğretim Okulu 5 sınıfında öğrenim gören ve “Güneş” mahrecini kullanan bir öğrencinin “Cumhuriyet gelince” başlıklı kompozisyonu ikincilik ödülünü aldı. Bu arada dereceye giren kompozisyonlar yerel gazetelerde de yayınlandı. Bu kompozisyonları okuyan yerel Keşan Medya Gazetesi Köşe Yazarı Mustafa Kabakçılı, ikinci olan kompozisyonda öğrencinin son padişah Vahdettin’in ismini kullanmadan “Hain” diye bahsetmesine kızarak, “Ödül istiyorsan ecdadına küfret” başlığıyla bir yazı yazdı.

Bunun üzerine kaymakamlık soruşturma açtı. Olayla ilgili görevlendirilen milli eğitim müfettişleri seçici kurulu oluşturan 7 öğretmen hakkında soruşturma başlatırken, okula da gidip öğrencinin kim olduğunu tespit etmek istedi. Bu arada iddiaya göre eşi astsubay olan okulun Türkçe öğretmeni soruşturmayı öğrenince babası subay olan kompozisyonu yazan İ. Ö.’nün ceza almasını önlemek için başka bir kız öğrenciden “Kompozisyonu ben yazdım” demesini istedi. Kız öğrenci de müfettişlere önce kompozisyonu kendisinin yazdığını söyledi. Ancak iddiaya göre olayın ciddiyeti anlayınca, gerçeği itiraf ederek, kompozisyonu aslında İ. Ö.’nün yazdığını, Türkçe öğretmeninin İ. Ö. ceza almasın diye kompozisyonu kendisinin yazdığını söylemesini istediğini anlattı. Bunun üzerine soruşturma kapsamına İ. Ö. İle Türkçe öğretmeni de dahil edildi. Keşan Kaymakamı Abdülkadir Karataş, soruşturma açtıklarını doğrulayarak, konuşmaktan kaçındı. Edirne Valisi Nusret Miroğlu ise müfettiş görevlendirildiğini belirterek şunları söyledi: “O cümleler, o yaştaki bir çocuğun kuracağı cümleler değil. Soruşturma sonunda tam olarak neyin olduğunu anlayacağız” dedi.

Peki ben ne düşünüyorum? Hakikaten pembe dizi gibi olmuş. Muammaya bak. Yalnız ortada ciddi bir problem var, bir defa soruşturma yanlış yere açılmış. Öğrenci “adını vermeden” Vahidettin’e hain demişse bunda ne mahzur var? Resmi tarihe ve Nutuk’a göre Vahidettin elbette haindir. Benim bildiğim daha Türkiye’de bunun tersini resmi yoldan söylemek mümkün değildir. Ecevit ölümünde önce böyle bir gaflete düştüğünde başta ben ve Süleyman Demirel “Türkiye böyle bir beyanı kaldıracak durumda değildir” şeklinde tepki göstermiştik. Bakın Nutukta Vahidettin hain olarak vasıflandırıldıktan sonra ne deniyor:

Asil bir milleti utanılacak bir duruma düşüren sefil

Kamuoyunu gerçek durumla karşı karşıya bırakmayı tercih ederim. O zaman, Saltanat’ı atadan oğula geçirmek gibi yanlış bir usulün sonucu olarak, büyük bir makam, tantanalı bir ünvan kazanabilmiş bir sefilin, gururu çok yüksek asil bir milleti nasıl utanılacak bir duruma düşürebileceği kendiliğinden anlaşılır. Gerçekten de, her ne sebeple ve ne şekilde olursa olsun, Vahdettin gibi hürriyetini ve hayatını milleti içinde tehlikede görebilecek kadar âdi bir yaratığın, bir dakika bile olsa, bir milletin başında olduğunu düşünmek ne hazindir! Şükre değer bir durumdur ki, bu alçak, mirasına konduğu Saltanat makamından millet tarafından atıldıktan sonra, alçaklığını sonuna kadar getirmiş oluyor. Türk milletinin bu işte önce davranması elbette takdire değer.

Yani küçük kız aslında kompzisyonunda yanlış birşey dememiş. Hatta Vahidettin’in adını vermeyerek hata bile yapmış. Yerel gazeteyazarının alenen konuyu saptırdığı anlaşılıyor. Aslında haklarında soruşturma açılması gerekenler 7 öğretmen değil bunlara saldırıya geçen yerel gazete yazarı, bu adamın ipiyle kuyuya inen Milli Eğitim yöneticileri, vali vs. olmalıdır. Üstelik yazar “ecdadına küfret” derken aynı ifadeyi Nutukta kullanan Atatürk’e de küfürbaz demiş oluyor, ona da ayrıyeten dava açılmalıdır. Gerçi 7 kişilik heyete “siz nasıl bir subay çocuğunu birinci değil de ikinci seçersiniz” diyerek soruşturma açılması düşünülebilir ama o sonraki iş. Söz konusu Nutuk ise gerisi teferruattır.

Ben tehlikenin farkındayım. AKP ve karşı devrimciler artık alenen Nutuk’ta yazılı sahih bir söze muhalefet ederek, üstelik de cüreti artırıp hain diyenlere resmi soruşturma açacak kadar pervasızlaşarak Türkiye’yi kritik bir noktaya sürüklemektedir. Atatürk’e ait bir sözün aksi nasıl iddia edilebilir? Bu noktada şu kampanyaya katılmaya herkesi davet ediyorum. Okuduğum habere göre Açıköğretimliler Birliği Vakfı adlı, muhtemelen önemli bir kuruluş yetkilileri Nutuk’un ilkokullarda ders kitabı olarak okutulmasını önermiş. Şöyle deniyor:

“Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün gençliğimize tam anlamıyla anlatılmadığı bir gerçektir. Atatürk’ün laikliği, İslamiyet’in kutsallığının korunması için kurduğu açıktır. Ama bugün laiklik ile İslamiyet’in bir arada olmayacağı yönündeki gafleti, gençlerimize de angaje edilmeye çalışılmaktadır. Atatürk’ün doğa ve insan sevgisi, milliyetçilik duygusu gençlerimize yeterince anlatılmamaktadır. Bugün eğer gençliğimizin bir kısmı sapık ideolojilerin ağına düşüyor ise, bu Atatürk ve felsefeleri bilgisizliğinden kaynaklanmaktadır. Devletin ilgili kurumları artık bilinçli Atatürkçü nesli yetiştirmek zorundadır. Bunun içinde fazla detaya gerek yok. Atatürk’ün Nutuk kitabının ilköğretim okullarında ‘Ders kitabı’ olarak okutulması yeterlidir. Bunun içindir ki Hükümete Nutuk kitabının, okullarımızda Ders kitabı olarak okutulma çağrısında bulunuyoruz.”

Yazı çok anlamlı, özellikle 10 Kasımda, birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğumuz şu günlerde böyle bir teklifin, hem de Açıköğretim Vakfınca dile getirilmesi, Vahidettin’e hain değildir diyenlere atılan bir şamar değil de nedir? Bu arada vara yoğa miting yapan ilerici, çağdaş vs. dernekler nerede? Alenen Vahidettin Haindir diyenlere saldırı yapılıyor, geride kala kala bir Nutuk bir de Çankaya Belediyesi kaldı, daha uyuyacak mıyız?

Neyse lafı uzatmayalım. Bir de Atatürk’ü Kevin Kostner mi oynayacak derken baktım bir reklamda Atatürk’ü bizim Haluk Bilginer oynamaz mı? Buna da diyecek şey var ama ah işte, zaman lazım.

Hay Senin Bilimine

FST 9 Kasım 2007

essekfener.jpgSpordan sorumlu bir bakanlık var malum, eğitimin, kültürün bakanı olur da sporun niye olmasın diyeceksiniz, orası öyle. Türkiye’de devlet sporla ilgili birşeyler yapıyor olmalı ki böyle bir bakanlık oluşturulmuş, ne iş yapar inanın hiçbir fikrim yok. Benim sporla ilgim şu ara sabahları fırsat bulup biraz koşturmak ve Fatih Terim’den ders almaktan ibaret. Ancak evde futbola meraklı bir velet olunca futbol müsabakalarına da kayıtsız kalamıyorum. Malum 2007 yılı tüm spor dallarında Türkiye açısından şamar, tekme, tokat yeme sezonuna dönüştü. Tüm spor dallarında nal toplama, sırtı yerden kalkmama, averaj takımı olma, küçük ülkelere puan verip sevindirme, milli bayrama vesile olma gibi alanlarda öne çıktık. Nadiren elde ettiğimiz ortalama sonuçlar abartıldı, şişirildi, savaş kazanılmış gibi büyütüldü ama manzara gerçekçi adamlar için pek de sağlıklı değil.

İşte bizim spor bakanı, niye milletvekili ve bakan olduğunu da anlamadığım bir şahıs, “acilen klüpler yasası çıkaracağız” filan diyormuş. Beşiktaş ve Galatasaray Avrupa’da çuvallayınca devlet duruma el atacak anlaşılan. Şöyle bir laf da edilmiş, epey güldüm: Ama şuna inanıyorum; Türk futbolu kendi dinamikleriyle her zaman hem milli takım bazında hem kulüpler bazında Avrupa ve dünyada söz sahibi olabilecek bir potansiyele sahip, ama bunu çok bilimsel bir şekilde, alt yapıdan gelerek götürmemiz lazım. “ Ne bilimseli, ne dinamiği, ne potansiyeli, devlete ne bunlardan, tövbe yarabbi. Neyse asabım bozulacak, en iyisi size taraftarı olduğum BJK ağırlıklı bir Avrupadan Futbol analizi yapayım, belki iyi gelir.

Malum Fatih Terim ve ulusal rezaletten sonra Beşiktaş da Türk Rezalet Tarihine adını altın harflerle yazdırmayı başardı. Liverpool bir hafta önce tesadüf eseri alınan 2-1 galibiyet üzerine boşa şişinen Beşiktaşa tabiri caizse “gol olup yağarak” kaleyi kalbura çevirdi. Ben maçı heyecansız şekilde yan gözle izledim, başka işle meşguldüm ama bizimkiler şanslı olmasa ilk yarıda bu skora erişilmesi işten değildi. Beşiktaş da alem takım. Başına gençten eski futbolcu acemi bir oğlan getirmişler, yahu o ne anlar büyük takım idaresinden? Taraftarın “Tüpçü” diye dalga geçtiği başkan Demirören kendi şirketini acemilere mi yönettiriyor ki tutup vizyonsuz Anadolu çocuklarını takımın başına geçiriyor? Sonunda bunların olacağı bir Fatih Terim, gerçi o mertebeye çıkmak her yiğidin harcı değil ya. Ertuğrul Sağlam’ın tez elden utanıp takımı terk etmesi gerekirken hala “yol kazası” lafı ediyor. Bir de Fenere, hakemlere filan pislik atıyor. Yahu, Liverpool sizi rezil etmiş, Fenerin kabahati ne? Köylü kafa, bunlardan adam olmaz. Olacakları Fatih Terim’dir. Tabii ingilizce düzeyini bilmiyorum.

Bir de futbolculara baktım. Adını duymadığım, telaffuzunu bilmediğim garip tipler. Bobo nedir, eskiden çizgi film kahramanı Ayı Yoginin yamağı vardı, ufaktan bir ayı, Bobo onun adı. Bir defa ismi faul adamın. Tello, Çello, Hingunin, Diyatta bunlar nedir, kim bunları toplayıp getiriyor, insaf edin yahu. Bir de bu adamlara şu kadar milyon dolar ödeniyormuş. Tamam, anladık menejer-yönetici üçkağıtla cep dolduruyor ama taraftara da biraz acımak lazım. Altı tane kelek yabancı alacağına bir tane sağlam adam al. Bir de kazma adama acımamak lazım. İbrahim Üzülmez türü ne yaptığını bilmez adamlarla işe gidilmez. Eskiden Recep vardı, bu da onun varisi. Ricardinho, Delgado diye iki adam var, çıtkırıldım, Roberto Carlos’un tek bacağı bu ikisinin belinden kalın. Delgado gitsin mankenlik yapsın, futbolcu dediğin biraz sert, sağlam olur.

Beşiktaş taraftarı da kusura bakmasın, çarşı grubu artık iyice hödükleşmeye başladı. Bir defa şu iğrenç “Kartal gol, gol, gol” tezahüratını hangi dangalak çıkartmışsa tez elden bıraksınlar. Madara oluyorsunuz, rakipler alay ediyor. Bırakın bu yaratıcı mesajlar ihtiva eden pankart açmayı filan. Abuk subuk bağırtıyla maç kazanılmaz, takım motive edilmez. Futbolcular sizin böğürtünüzden top oynayamıyor.

Galatasaray ile Fener de farklı değil aslında. Galatasaray da gitmiş en kelek grupta sonuncu duruma düşmüş. İlle de bizim mahalleden bir kadro mu oluşturayım kardeşim adını duymadığım takımları yenebilmek için? Avrupa’da şampiyon olmuş vs. Bizim aklı eksik bazı milliyetçilerin “Kanuni Mohaç’ta Macarları yenmişti” diye avunması gibi. Tamam kardeşim, geçen geçmiş, sen şimdiye bak, elin ikinci sınıf takımı adam gibi top oynamayo öğrenmiş sana ders veriyor. Bırakın bu boş lafları.

Fenere de güvenmeyin ha, PSV filan eski PSV değil, mahalle takımına dönmüşler, iki top yapamıyorlar, adamlara acıdım. Hey gidinin PSV’si bu hallere mi düşecektin diye neredeyse ağlayacaktım. İnter de öyle. Moruklar takımı olmuş, adamlar neredeyse bastonla yürüyecek. Fener yatsın kalksın grubuna şükretsin. Gerçi daha iki maç var, şuraya yazıyorum, bunlar gruptan çıkamayıp UEFA’ya düşerse de şaşmayın.

Ben her maça final havasında çıkan, artık arkasına değil önündeki maçlara bakan, yense de, yenilse de yola devam eden, önemli olanı 3 puan olarak gören, hakeme ve masabaşı oyunlarına rağmen ayakta kalan kalitesiz futbolcu, yüzsüz teknik adam, mafyavari şube sorumlusu, akılsız yöneticiden bıktım, inşallah şunlara Avrupa’da iyi birer kötek daha atarlar da yola getirirler.

Bu arada resim niye mi Fenere ait? Canım Beşiktaş resmi vaa da biz mi koymadık. O kadar kıyağım olsun. Kısaca: Fethi Çarşıya Karşı.

« Geri - İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş