Sermayenin Sırrı
FST 2 Şubat 2008
İstanbul’da ruhsatsız imalathanedeki patlama sonrası gelişmeleri, yazılıp çizilenleri görünce Perulu iktisatçı De Soto’yu hatırladım. 2002 Nobel ödülü adayı iktisatçı Peru’nun başkenti Lima’daki merdivenaltı üretimden bahsederken azıcık bir sermayesi olan insanların resmi iş yapma sürecine bürokrasi ve yüksek maliyetler sebebiyle giremediklerinden böyle kaçak göçek gayri resmi bir düzen kurduklarını anlatır. İstanbul da aynı değil mi? Yüksek sigorta primleri, kalemlerce vergi, iş yapabilmek için aşılması gereken yüzlerce bürokratik engelle uğraşmaktansa zabıtaya 50 YTL rüşvet verip ekmek kazanmaya çalışan girişimci ve işçiler tüm dünyadaki manzaradan farklı değil.
Halbuki resmi süreç kendisini bu insanların legal yoldan mülk edinip çalışabilecekleri tarzda örgütlemeye çalışsa insanlar yerüstüne çıkacak, sigorta, kredi, teşvik, danışmanlık gibi imkanlardan yararlanabilecek.
Ekonomide çuvallamaya başlayan AKP’ye De Soto’ya akıl danışmalarını tavsiye ederim. O pahalı gelirse uzağa gitmelerine gerek yok, De Soto’nun Sermayenin Sırrı adlı kitabını Türkçeye çeviren şahıs hemen burunlarının dibinde ve bu konuda ehil biri. Eğer yoksullar, mülksüzler sistem içine çekilmezse daha büyük problemler kapıda, bu iş makarna, kömür dağıtıp eşe dosta ihale yağmalatmaya benzemez.
Faciada hayatını kaybedenlere Allahtan rahmet, kalanlara başsağlığı dilerim.
Popularity: 28% [?]
- Ekonomi , Güncel
- Yorum(9)
- Bu Yazıyı Paylaşın
- PDF olarak kaydedin
Amman Fethi bey, de Soto Nobel ödüllü değildir. 2002 yılında adaylar arasında o da vardı, ama onun yerine ödülü Stiglitz aldı.
Siz o ifadeyi yazıdan kaldırın, sonra da benim bu yorumu silin, delil kalmasın.
Tamam Bliyaal, ikazın üzerine aday olarak düzelttim. Delili boşver, inkardan geliriz, yalandan kim ölmüş, yazmadım derim olur biter.
Bu arada detayı boşver, sen ne diyorsun bu işe, bağlantıyı iyi kurmuş muyum? İşin özü bu mudur? Sallamayalım boş yere.
Rahmetli Özal’ın Red Kid (Lucky Luck) okuması onun ilimden-irfandan yana -haşa- ne denli nasipsiz olduğunun kanıtı olarak ileri sürülmüştür. “Başbakanı Red-Kid okuyan ülkede yaşamak” başlıklı köşe yazıları yazılmıştır. Sanki Tony Blair şekspir okurmuş gibi.. O Red-Kid’teki ilmin, irfanın derinliğini ben Sermayenin Sırrı’nı okurken anladım. Anımsayınız, bir serüveninde Red-Kid bir ilim adamları heyetine mihmandarlık, muhafızlık, eskortluk, vs yapar. İlim adamlarının biri de kadastro alimidir. Daha fazla söze gerek var mı?
Bir ara ben de Özal Redkit ilişkisine el atmışım.
http://www.izlenimler.net/2007/06/22/ozal-erdogan/
Fethi bey,
Siz De Soto’dan bahsedince aklıma geliverdi. Anlatayım:
2005 yılının nisan ayı idi sanırım. Evde oturmuş göbeğimi kaşıyordum. Birden cep telefonum çaldı. Arayan Atilla Yayla idi. “Yarın Taksim’deki The Marmara otelinde Hernando de Soto bir konferans verecek, sen de gel. Ancak kravat falan tak, resmi olacak,” dedi. “Aman hocam, emriniz olur,” dedim.
Ertesi günü hemen sabahtan Cağalaoğlu’na gidip De Soto’nun kitabından iki adet aldım. İmkan olursa imzalatırım diyordum. İkinci kitabı da askerdeki bir arkadaşım için almıştım. Öğleden sonra Taksim’de otelde idim. Liberaller olarak “ben” dahil sadece dört kişiydik.
De Soto salona girdiğinde Atilla hocayı gördü, yanına gelip kısa bir süre sohbet etti. Konferans fena geçmedi, kalabalıktı da. De Soto’nun İngilizcesi iyiydi, Perulu olmasına rağmen aksan yoktu. Genelde kitaptaki argümanlarından bahsedip örnekler verdi, espriler de yaptı. Sıkıcı geçmedi yani.
Konferans bitince De Soto kitaplarını imzalamaya geçti. Tam çantamdan aldığım kitapları çıkarıyordum ki, De Soto’nun masasının yanında kitapların konferansı düzenleyen kurum tarafından hediye olarak, yani “bedava” dağıtıldığını gördüm. Neyse ki kitapları imzalatabildim, benimkini kapitalizmin bir kazığı olarak saklıyorum.
Atilla hocanın sonradan bize dediğine göre, kendisi bize De Soto ile birlikte bir yemek ayarlamaya çalışmış, ancak De Soto’yu getiren ajan bir türlü adamı rahat bırakmamış, o yüzden yemek işi yatmış.
Her ne kadar kitap kapitalizmin Batı dışındaki yerlerde başarısız olmasını da açıklamaya çalışıyorsa da, ileri sürdüğü nedenlerin bizim topluma tam manasıyla uyduğunu düşünmüyorum. Zira De Soto’ya göre mesele, iktisadi kaynakların kayıt altına alınmamalarından kaynaklanıyor. Bu yüzden bunlar iktisadi olma vasfını kazanamıyorlar. Ancak bu iş için öncelikle bir varlığın kişilerin mülklerinde olması gerekir. Halbuki Osmanlı’da üretim araçlarının özel mülkiyeti bulunmuyordu. O yüzden De Soto’nun argümanı tarihsel olarak bize oturmuyor diyorum.
Ha, şimdisi için derseniz, bürokrasi meselesi doğru. De Soto’nun bu açıdan dedikleri şu an için uygun düşebilir. Ama öncelikle bürokrasiyi ortadan kaldırmak lazım. Bu iş için devlet dairelerinden adam atmak lazım. Bunun için de bu işe cesaret edecek güçlü bir iktidar lazım. O yüzden bu iş bizim memlekette zor.
Bana kalsa ben bütün devlet dairelerini özelleştiririm. Böylece işsiz kalanlar “yedek sanayi ordusuna” katılırlar. Düşünün bir, devlet dairelerindeki onca işe yaramaz adamı bir işten çıkarsak, kim bilir memlekette ne kadar işsiz güçsüz insan olur. Devrim yaparız valla.
Aslında şimdi bizim için bir fırsat bu. OrtadaOsmanlı kalmadı, ve toprağın hala yarısı devletin. Ormanların tamamı devletin. Dağıtsın belli şartlarda fakire fukaraya, kimi yeri bedelli, kimi yeri bedelsiz, bir halt mı edecek kendisi, zaten yağmalıyor mafya. Alan da ister satsın, ister işletsin.
Ben de 20-25 dönüm arazi denk getirirsem Antep fıstığı işine gireceğim bu arada. Devlet fıstık fidanını bedava verse o şahane olur ya o kadar da yüklenmeyelim. Vermesin demiyorum, onu da bedava versin be, ciddi söylüyorum, suyunu da getirsin, fukara vatandaşa bir defalığına kömür makarna dışında ciddi bir kıyak geçilsin. Ondan sonra bırakınız eksinler, bırakınız geçsinler düzenine yol ver gitsin.
Bliyaal Bey,
İlk defa sizden güzelce bir lakırdı işittim: “Bana kalsa ben bütün devlet dairelerini özelleştiririm.”
Güzelceyi güzel yapmak için cümleyi şöyle yapsak?:
“Bana kalsa ben bütün devlet dairelerini kapatırım.”
Bliyaal Bey,
Önce üniversitelerden başlamak lazım.
Yaşasın laissez faire,laissez passe.
Bu sözler bana “Deveye diken” şeklinde başlayan bir lafı hatırlattı.