Mart 2008 Arşivi

2004 Çanakkale İzlenimleri: Hurafe Harekatı

FST 19 Mart 2008

hurafe.jpgBir arkadaş “yahu senin eski Çanakkale yazıları vardı, ne oldu” deyince eskilere bir baktım, eski tarihli 3 Çanakkale yazısını buldum, silinip gitmemişler, 2004 yılında meğer Çanakkale konusunda farklı bir gündemimiz varmış. Mesela Atatürk’ten bahsetmeyen turist rehberlerini avlamaya çalışan muhbirler, Abide önünde çarşaflı durabilir mi sorunsalı ve bikini meselesi o zamanlar daha revaçtaymış. Aslında yargıtay savcısı bunları iddiaya alsa daha sağlam olurmuş, malzemeye bak, AKP gelince hurafe kaplamış ortalığı. Neyse ben görevimi yapayım, denize atayım, savcı görmezse halk görür. Geçmiş zaman olur ki diyerek birbirini izleyen 3 yazıyı buraya ilave ediyorum, hem de gençler 4 sene evvelki siteden bir esinti yakalamış olurlar:

Turist Rehberlerine Uyarı (11 Ağustos 2004)

Son bir kaç haftayı meşgul eden bir Çanakkale meselesi var. Meselenin bence içi boş ve Milliyet, Radikal, Hürriyet gibi gazeteler ve bazı saf vatandaşların senelerdir gündeme getirdikleri irtica karşıtı lüzumsuz endişelerinin bir devamı. Meselenin ciddi bir şeymiş gibi lanse edilmesinde konuyu ortaya atanın Deniz Kuvvetleri Komutanının oğlu olmasının ciddi rolü olduğunu sanıyorum. Aslında gazeteler ve ilgili kişiler bir ölçüde amaçlarına ulaşmış gibiler. Saçma konu ciddileşip hapis cezası ile birlikte telaffuz edilir oldu. Hürriyetteki haber şöyle:

Atatürk ve şehitleri anmadan, Çanakkale Zaferi’ni evliyaların, görünmez güçlerin kazandığını anlatan sözde rehberler, valiliği harekete geçirdi. Haklarında suç duyurusunda bulunulan sözde rehberler, 1-6 yıl arası hapisle yargılanabilecek.

[…] kaçak rehberler hakkında, hem haksız kazanç elde ettikleri gerekçesiyle, hem de 5186 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanun kapsamında savcılığa suç duyurusunda bulunuluyor. Atatürk hakkında, ‘Savaştan kaçtı, cephe gerisinde kaldı’ gibi sözler kullanan ya da Atatürk’ten hiç söz etmeyen bu sözde rehberlerin, 1-6 yıl hapis cezası istemiyle yargılanabileceği kaydedildi.

Bir çok işgüzarın bu durumdan vazife çıkarıp “Atatürk’ten bahsetmeyen” rehber avına çıkacağı, karalama ve iftira kampanyalarının gırla gideceğini tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok. Bu memlekette en adi şekilde çıkarlara malzeme yapılan kişi maalesef memleketin kurucusu Atatürk’ün ta kendisidir. Daha önceki bir yazımda bundan örneklerle bahsetmiştim. Ben artık Atatürk’ün bu tür deli zırvası konulara alet edilmesinden tiksinti duymaya başladım. Atatürk’ü koruma kanunun aslında bence bu tür istismarcılara karşı kullanılması şart.

Hatırlayın, Selçuk Parsadan Atatürkçü bilmem ne derneği diye uydurma bir yer adıyla açtığı telefonla Çillerden bir sürü para tokatlamıştı, örtülü ödenek hesabından. Atatürk ve Atatürkçü gibi kelime geçen bütün derneklere bence ihtiyatla yaklaşmak lazım. Muhtemelen birileri bu kurumları maske olarak kullanıp devlet ve milleti kazıklıyordur. Malum, Atatürk ismi geçince herkesin eli kolu bağlı, dernek ne isterse vereceksin, yoksa şirretlik yapar, ne gericiliğini ne de yobazlığını bırakırlar.

Bir not da, turist rehberlerine. Bence konuyu ciddiye alsınlar. Hatta mümkünse her tür tarihi yerde (Ürgüp, Göreme, Efes, Bergama, Aspendos, Sümela) mutlaka bir punduna getirip Atatürk’ten bahsetsinler. Neme lazım, biri çıkar Atatürk’ten bahsetmedin diye şikayet eder, pirincin taşını ayıklayacağım diye iflahı kesilir zavallı rehberin.
Anıtın önünde çarşaflı olur mu? (12 Ağustos 2004)

Betül’ün Seyir Defterindeki Milliyet gazetesine ait linki izlediğimde bir önceki yazımdaki tahminlerin boş olmadığını gösteren bir haberle karşılaştım. Haber şöyle:

Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı’nı gezen gruplara büyük zaferi Atatürk’süz, Mehmetçik’siz anlatan ve “evliyalar, görünmez güçlerle hurafe turizmi yapan” sözde rehberler, Vali Süleyman Kamçı’nın talimatı üzerine başlatılan operasyonlarla suçüstü yakalandı. Kaçak rehberler, imamlar ve emekli öğretmenlerin ziyaretçileri gezdirirken yanıltıcı bilgiler verdiğinin ortaya çıkması üzerine, Kamçı’nın talimatıyla İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ekipleri denetim yaptı. Eceabat İlçe Jandarma Komutanlığı’na bağlı ekipler de milli parkta önlem aldı. Ekipler, Bursa’dan gelen bir gruba Conkbayırı’nda kokoratsız rehberlik yapan Sefer Göztepe hakkında tutanak tuttu. Grupla birlikte Bursa’dan geldiğini ve rehberlik yapmadığını iddia eden Göztepe’nin Çanakkale Merkez İlköğretim Okulu’nda öğretmen olduğu anlaşıldı.

[…] Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü yetkilileri, Atatürk’ün saatinin parçalandığı Conkbayırı’nı gezen ve aralarında çarşaflıların da bulunduğu 50 kişilik bir gruba rehberlik yapan kişi hakkında da tutanak tutmak istedi. Ancak grubu gezdiren kişi ekiplere direnerek nufüs cüzdanını vermedi. Bunun üzerine bu kişi hakkında tutanak tutulamadı.

Duruma bakın: Milli Parkta pusuya yatıp “Atatürkten bahsetmeyen”, ” görünmez güçlerden bahseden” bir rehber yakalamaya çalışan ekipler filan kurulmuş. Pusu başarıya ulaşıyor ama av akıllı, ben rehber değilim kardeşim diyor. Haberin devamında modern (!) bir vatandaşların yorumlarına da yer veriliyor.

Milli Parkı gezmek için ailesiyle İzmir’den gelen Nail Kızılkaya ise, karşılaştığı tabloya tepki gösterdi. Kızılkaya, “Vatan toprakların ne şartlarda görmek için buradayız. Ancak Cumhuriyet öncesi insan manzaralarının burada olması büyük çelişki. Atatürk Anıtı önünde çarşaflı tur gezisi görmek beni üzüyor” diye konuştu.

Anıt önünde bikiniyle gezmek ne kadar serbestse çarşaf yahut çuvalla gezmek de o kadar normaldir. Cumhuriyet öncesi insan manzarası lafı da ne kadar saçma ve komik. Atatürk de Cumhuriyet öncesi yetişmiş bir insan, Osmanlı paşası. Nail Kızılkaya herhalde dünyanın 29 Ekim 1923′te kurulduğunu filan sanıyor.

Ulaşmaya çalıştığımız çağdaş uygarlık düzeyi ülkelerinden sıradan bir vatandaşa durumu izah etmenin güçlüğünü hayal edebiliyor musunuz? Yurt dışında tarihi bir yer gezerken şerif ve adamları rehberlik belgesi olmadığı halde size bir şeyler anlatan ve George Washington’dan bahsetmeyen birini derdest ediyorlar. Ne günlerde yaşıyoruz, değil mi?

Çarşaflılar İran’a, Bikinililer Nereye? (Muhtemelen Ekim 2004)

Geçenlerde, çok önce Çanakkale ile ilgili yazdığım bir yazıya gelen yorumu tesadüfen okudum. Yazıyı beni kızdırmak için muzip bir arkadaşımın yazmış olabileceğini tahmin ediyorum. Yoksa yorum son derece vasat, bildik sloganların tekrarından ibaret. “Umarım düşüncelerime saygı gösterirsiniz” dendiği için yorumu aktarıyorum. Yok eğer bu bir muziplikse, boş yere zamanımı harcamış olacağım. Her neyse, yorum şu (imla hataları metnin aslındandır):

Çanakkale Şehitler Abidesi önündeki rezalet hakkındaki düşüncelerinizden son derece rahatsızlık duydum… Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete saygı duymayan şeriatcı bir yönetim şekli getirmeye çalışan bu kişilerin işi ne orada… Niye bu Atatürk düşmanlığı… Türklüklerinden utanmaları lazım… Atatürk ki tüm dünya onu saygıyla alkışlıyor önünde diz çöküyor, bide şu bizim insanlarımızın yaptıklarına bak… Çok yanlış… Yazınızda bikiniyle çarşafı veya türbanı bir tutmuşsunuz (bunu yazarken hiç mi gülmediniz) Bi kere Türban veya Çarşaf bir simge, geri kalmışlılığın simgesi. Türkiye Cumhuriyeti Devletinde böyle geri kalmışlık istemiyoruz…Eğer çok istiyorsanız gidersiniz İran’a veya diğer şeriatcı ülkelere… Burası Atatürk’ün kurduğu laik, demokratik ve cumhuriyet rejiminin hakim olduğu bir Cumhuriyet devleti… İran’a falan benzemez… Umarım düşüncelerime saygı gösterirsiniz.Çünkü biz öyle yapıyoruz

Evet, yorum bu. Yorumun geneli zaten sürekli işlediğim bir konu. Yalnız, “Eğer çok istiyorsanız gidersiniz İran’a veya diğer şeriatcı ülkelere” ibaresi dikkatimi çekti. Bu laf da çok fazla kullanılan bir argüman. Aslında bizdeki çarşaflıların İran ya da Suudi Arabistan’a gitmek istediklerine ben inanıyorum. Yani fırsat olsa zaten durmazlar. Ama Türkiye’den kalk, evi, barkı, tası tarağı, torunu tosunu topla, işi gücü bırak, bilmediğin bir yerde hayata başla, pek kolay değil. Dolayısıyla bu tür laflar tamamen anlamsızdır. Ama çarşaflılardan iğrenen kesimler kendi aralarında bir dernek, vakıf filan kurarlar bu harcamaları karşılarlarsa zaten o insanlar güle oynaya giderler gibi geliyor bana. Çağdaş yaşam vs. derneklerine duyurmuş olayım.

Bir not da “çarşafla bir tutulamayacak” bikinililere. Bence bikinililer de fırsatı bulsa Bahama Adaları, Jamaika, Florida gibi yerleri “çağdaş” Türkiye’ye tercih ederler ama az önceki mantık gibi bu da bütçe meselesi. Dolayısıyla, pratiği zor olsa da, yeni slogan şöyle oluşturulabilir: “Çarşaflılar İran’a, Bikinililer Florida’ya, Atatürkçüler Çankaya ve Kadıköy’e”. Görüyorsunuz, her üç görüş de buralarda olmak ister ama pratikte hiç de kolay değil.

Popularity: 35% [?]

İstek Üzerine: Kapatma Davası

FST 18 Mart 2008

penalti.jpgBir yorumcumuz kapatma davası konusunda yazı yaz demiş, aslında şu ara hastayım, gribim, başım ağrıyor, bir sürü işim yanında midemde gaz da var, limonlu soda içeceğime şuraya iki satır yazayım, sağa sola çatarsam belki iyi gelir.

Efendim geçen cumartesi günü çarşıda biraz dolaşayım dedim, zamanım vardı büyükçe bir ticarethanesi olan ve sıkça “aman Fethi bey arada uğra sohbet ederiz” diyen yaşça büyük bir ahbabımın dükkanına uğradım. İçeride yaşadığım küçük şehrin üst bürokrasisinden birkaç kişi de oturmuş hararetle “gündemi” tartışıyorlardı. Hemen selam verip kaçayım dedim, zira bu tür ortamlardan pek hoşlanmam, talihsizliğe bakın ki daha beni görür görmez “hah, işte aradığımız adam” diyerek Nasreddin Hoca mevkiine beni oturttular, selam verip çıkmak mümkün olmadı. Hemen “savcı dava açmış ne olur” türünden beni meseleye sokmaya kalktılar ama ben bir süre kaçak güreştim “hayırlısı olsun”, “elbette yasal bir süreç işleyecektir, ülkemizi laik ve demokrattır” türü laf çevirdim, “abi burada bir pideci vardı taşındı mı”, “Çanakkale zaferini nerede kutluyoruz”, “Fener Konya’yı dörtler mi” diyerek konu değiştirmeye çalıştım ama ekip pes etmedi. O sırada dükkandaki geniş bir masaya serilen gazete kağıtlarından öğle yemeğinde peynirli pide olma ihtimalini de düşünerek kaçma planımı erteledim ve ben de konuya dahil oldum ister istemez. Üst düzey bir bürokratla konuşmamı mealen veriyorum:

(Sahne-AKP kapanırsa ülke bir felakete gidecek düşüncesindeki yüksek bürokrat şahıs ve dükkan sahibi dizlerini döverek eyvah çekerler, bir gözü peynirli böreğin geleceği masada olan FST şaşkındır)

FST- Yahu durun, şu ağlamayı bir kesin, ne felaketiymiş biz de bilelim.

Yüksek Bürokrat-Fethi bey sen bilirsin hani derin yerler var ya, bu onların işi.

FST- Ne derin yeri, bilmiyorum, Ergenekon çetecileri mi? Onlarsa mesele yok, derdest edildiler, üzülme

YB: Ohoo, Fethi bey, sen de bunu bilmezsen, (göz kırpar gibi yaparak) hani var ya…

FST- Ne var? İnan bilmiyorum. Emekli paşalar mı? Şener Eruygur, Hüseyin Kıvrıkoğlu mu? Olsa ne olacak, bu iş böyle sökmez, korkma.

YB: Ne emekli paşası, var ya, hani, canım anla işte, sen de bilmezsen…

FST- Yok kardeşim ben kimseyi filan bilmiyorum, bir halt olacağı da yok.

YB-Nasıl yok, ohoo, partiyi kapatacaklar.

FST-İyi ya işte, yenisini açarsınız. Daha önce elli sefer kapatmışlardı.

YB- Yahu Fethi bey ne iyimsersin, işler felaket olacak.

FST- Canım ne alakası var, adam dava açmış, kapanır mı, elbette kapanır, Türkiye burası, sizin elemanlar da gidip yenisini açar, haybeden oy da toplarsınız. Bak, dün akşam tescilli AKP düşmanı bizim peder bile haberi işittiğinde “zorla şunlara oy verdirecekler, hasbinallah” dedi, endişe etme, adam mı bitti, yeniden kurarsınız.

YB- Ohoo Fethi bey sen bu işlerden hiç anlamıyorsun, bu işin sonu fena olacak.Tansu Çiller’e Demirel’in attığı kazığı unutma, bunlar yeni bir başbakan atayacaklar.

FST- Bunlar kim?

YB- Yahu anla işte.

FST- Ne bileyim neyi kastettiğini kardeşim, Demirel şimdi Cumhurbaşkanı değil ki, durduk yerde Güniz sokaktan atama mı yapacak? Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, adama kimse dokunamaz. Kanunlar uygun değil. Asker darbe yapar diyorsan o da problem değil, bunlar denendi, iyi kötü ABD ve AB onayı olmadan asker bodoslama birşey yapmaz, merak etme. Sonra arkası sağlam derin devlet filan böyle uyduruk iddianame mi hazırlar, bak yedi düvel gülüyor, bu iş derin filan değil, nerde öyle derin işler, keşke öyle bir kurum olsa, boşa tırsıyorsunuz. Ulusalcılar son hamlelerini deniyorlar, olan odur, askerden ümit kalmadı, gömlek uyduramadık, pantolon verelim hesabı.

YB- Sen hiçbirşey bilmiyormuşsun Fethi bey, eyvah eyvah.

FST- Eh, söyle de bileyim o zaman. Olan bana göre budur. Hem AKP, 301 ve parti kapatma davalarında işine gelmeyince bunları görmüyor ama kendi başına gelince ağlayıp zırlıyor, şiir filan okumaya başlıyor millet. Sahtekar bunlar, zamanında DEP kapatılırken rey verdiklerinde düşüneceklerdi. Bak 301′i kaldırmadılar, başörtüsü ayağıyla top çevirdiler, onu da beceremediler, şimdi savcı bunlara 301′den bir de vatan hainliği davası açsın da şurada köpüklü bir kahve söyleyip keyfolayım. Oh olsun.

YB- Sen zevzeklik ediyorsun ama bu işin sonu kötü, müthiş bir ekonomik kriz çıkacak. Pazartesiyi bekle gör.

FST- Ne ilgisi var, Pazartesi döviz şöyle bir oynar, yerine geri oturur, savcı AKP’yi kapatacak diye dövize birşey mi olurmuş? Bu iş arz ve talebe bakar.

YB- Yahu sen ekonomiden de anlamıyormuşsun.

FST- Anlamam, doğru, sen anlat bakalım, döviz çıksa ne olacakmış? Bak ihracatçı ağlıyor, millet de ithalattan şikayet ediyor, döviz yükselirse herkes mutlu olur, sana ne oluyor da dolar çıkar diye ağlıyorsun? İthalatçı ağlayacaksa ağlasın, onlar da voleyi vurmuştu, kardan zarar ederler.

YB- Devletin dış borcu var, ona ne diyeceksin?

FST- Sen dövize bakacağına başında oturduğun devletin lüzumsuz harcamasına bak. Parayı saçıp savurdunuz, Kemal Derviş yolundan saptınız,  kömürdü, makarnaydı, ahbap çavuşa ihaleydi derken suçu şimdi dövize mi atacaksın? Kaldı ki bana göre doların çıkacağı da yok.

YB- Nasıl çıkmaz, ohoo, senin hiçbirşeyden haberin yok. Pazartesi kriz var kriz.

FST- İyi ya, hemen git döviz al, bak karşıda döviz büfesi var. Paran yoksa borç vereyim, madem döviz fırlayacak sen de sayemde 3 kuruş kazanırsın.

YB- Kem küm. Ama fırlayacak. Ne iddiasına istersen girelim.

FST- Ben iddiaya girmem ama sana şunu söyleyeyim, 1-2 gün piyasa duruma bakar, hafif bir yoklama çekilir, bir grup korkak ve enayinin elindeki döviz ve borsa kağıdı ütülür, sonra herşey sütliman olur. Önümüzdeki hafta burada yeni bir pide toplantısında bakarız kim haklı diye.

YB- Yahu ben de seni birşey zannederdim, şu basit şeyi bile anlayamıyormuşsun.

FST- Dövizin ne olacağını bilen olsa karun gibi olurdu, sen bir memursun, otur alacağın maaşın hesabını yap, sana ne AKP’den, dövizden. Hayret bir şey. Neyse, bak pide geldi, ooo, hem de ıspanaklıymış, helal, boşver vatan, millet edebiyatını.

Evet, işte yaşadığım küçük şehirdeki büyük bir bürokrat epey endişeli. Bir de anlamadığım devletin memuru fanatik AKP mensubu gibi hareket ediyor. Şimdi ben bu şahısların devlet işlerinde partizanlık yapmayacağını nereden bileyim? Devlet rantını ahbap çavuşa peşkeş çekerlerse hiç şaşmam. Neyse, konuya kısaca değinirsek;

Bu davanın içeriği elbette gülünçtür, ama Türkiye’de bildik anlamda bir hukuk sistemi olmadığından, zaten savcı ciddi gerekçeler kullansa asıl o zaman şaşırıp “ne oluyoruz, bu ciddiyet Türk insanına yakışmaz” dememiz gerekirdi.

Öte yandan savcıya kızanları, “ülke milyarlarca dolar kaybediyor, zaman yitiriyor” diyenleri de  anlamak mümkün değil. AKP 6 senedir ne parti kapatma, ne 301 ne de diğer özgürlük konularında adım atmayacak, başka partiler için kapatma davaları açılırken “hukuğa saygılıyız”, Hrant Dink vurulurken, Orhan Pamuk kaçarken “301 başka ülkelerde de var, biraz düzenleme lazım” diye laf çevirecek, hatta Cemil Çiçek eliyle buna şakşakçılık da yapacak sonra kabak göstere göstere kendi kafasına patlayınca nutuk atıp şiir okuyacak, ne ala memleket.

Kısaca, evet, olay yanlıştır, savcı siyasi davranıyor, gerekçelerin çoğu sanki izlenimler sitesinden özenle seçilmiş komikliklerdir, bu Türkiye için bir ayıptır, bunun aklı başında kimse tarafından makul görülmesi, dış dünyaca anlaşılması mümkün değildir.

İyi de bunların bilinmeyen tarafı mı var? Ulusalcılar, Ergenekon, Susurluk, Sarıkız, Keloğlan, Hamam Çetesi, Sauna Beşlisi, filan ortalıkta cirit atarken, 367 örneği, Atilla Yayla’ya mesnetsiz ceza gibi hukuk dışılıklar aleni iken nasıl olur da sen hızla bu garabetleri temizlemezsin? Anayasa değişikliği yapıyoruz diye aptallıkla 1 yıl geçti, güya değişen Anayasa taslağına bakın, bir adım ilerleme yok, 5 profesör eski anayasa ile aynı lafları sakız gibi çevirip ortaya daha kötü ve uzun anlamsız bir metin çıkardılar. AKP kimbilir bunlara ne paralar verdi. Başörtüsü konusunda MHP ile uyduruk iki madde değişikliği yapıldı, aynı laf kulak ters çevirilip söylendi, fıs, bir sürü başörtülü öğrenci ekstra hayal kırıklığına uğradı. Asıl mağdurlar olan özel ve kamu işlerinde çalışamayanların önü iyice kapandı.

Uzatmaya gerek yok, bunlar göstere göstere gelen şeyler ve AKP ekonomi alanında olduğu gibi siyasi alanda da eş, dost, yandaş politikası ile zamanı kaybetti. Bu dava ile de birşey olacağı yok, AKP kapanır yerine yeni birşey açılır, halk da Tayyip Erdoğan her şiir, ayet, destan, mani okuduğunda ağzı açık seyrederse değişen birşey olmaz. AKP titreyip derhal AB ve ABD dümen, yol, çıpasına ne ise geri dönmelidir. Mehmet Barlas geçen gün iyi demiş, kostaklanıyordu ya AKP “Gerekirse Ankara kriterini uygularız” diye, alın size Ankara kriteri görün boyunuzun ölçüsünü şeklinde yazmış. Ankara kriteri filan yok kardeşim, global dünyaya eklemleneceksin, başka çare arama. Yoksa böyle salak durumuna düşer, dünyaya gülünç olursun.

İstek sahibine arz ederim.

Popularity: 51% [?]

Bir o hırsızlar mı

FST 13 Mart 2008

bardak.jpgYazar Murat Bardakçı bilim, etik vs. konulu bir panelde akademisyenlerin hırsızlıklarından bahsederken bunlar hırsızlıklarını gizlemek için Atatürk’ün arkasına saklanır mealinde konuşmuş. Şöyle deniyor:

İTÜ Elektrik Elektronik Fakültesi’nde gerçekleştirilen ‘Bilim ve Etik’ panelinde, akademik yolsuzluklar, akademide teknolojinin kötüye kullanımı ve bilişim suçları ile ilgili sunumlar yapıldı. Akademisyenler ve araştırmacılar, üniversitelerde intihal olaylarının yoğun bir şekilde devam ettiğini örneklerle ortaya koydu. İntihal konusunda çok sayıda yazı kaleme alan gazeteci-yazar Murat Bardakçı, üniversite yönetimlerinin bu suçu işleyen akademisyenleri koruduğunu öne sürdü. Bardakçı, intihal yapan kişilerin kendilerini savunma yöntemlerini şöyle anlattı: “Bir intihal olayını yazdığımızda ilk olarak bir telefon gelir, ‘Çok haklısınız ama ben dipnot yazmıştım, giderken yolda düşmüş’ derler. 60-70 sayfayı makaslamıştır. Bu kadar sayfaya dipnot konulmayacağının, bunun bir alıntı olamayacağının bilincinde ya değildir ya da sahtekârlık yapmaktadır. İkincisi mantıksız açıklamalardır. Yazının çıktığından haberdar olmadıklarını iddia ederler. Bir de intihali ortaya çıkaranı suçlarlar. Bu kişinin hırsız, intihalci, makasçı olduğu ile ilgili yapılan yayının, Atatürkçülüğe, laikliğe ve devrimlere set çekmek için, o kişinin Atatürkçü mücadelesini önlemek için yapılmış bir mesele olduğudur. Yani hırsızlıkla Atatürkçülüğün ne alakası var bilmiyorum. ‘Ben devrimciyim, yobazların önünü kesmeye çalışıyordum. Onun için bu yazıldı’ denir. Ama ‘iftira’ diyemiyor.

Murat Bardakçı ayrıca, intihal konusunda 15 senedir çok sayıda yayın yaptığına; fakat hiçbir sonuç alamadığına dikkat çekti. “Rektörler, hırsızlara her zaman sahip çıktı.” diyen Bardakçı, “Rektörler beni arayıp, ‘ilgileniyoruz’ dedi. Ama hiçbir şey çıkmadı. Hatta bazı olaylarda ben suçlu ilan edildim.” şeklinde konuştu.

Öncelikle intihal işiyle ilgili fazla söze hacet yok, Türkiye’de bilim filan yoktur, bu ciddiye alınacak bir konu da değildir. Falanca profesör, doçent, ne karın ağrısıysa uyduruk bir makaleyi, kitabı birinden çalarak yazmış vs. Kimin umurunda. Bu adamlar ayda 15-20 Milyar götürüyor, siz ona bakın. Ha, çalmadan makale yazsa ne olacak, akademik tatmin, kimin derdine deva olacak. Falanca endekste çıkmış, atıf almış, yani ne diyorsun? Güldürmeyin adamı. Neyse uzatmayalım.

Konunun asıl önemli noktasına gelirsek; Bardakçı iyi söylemiş de, sadece akademik hırsızlar mı Atatürk’ü siper ediyorlar suçlarına? Rahmetli Selçuk Parsadan bir telefonla “Atatürkçü dernekten arıyorum” diyerek Tansu Çiller’den tereyağından kıl çeker gibi yüklü bir örtülü ödenek “parsa”sı toparlamadı mı? Geçen yıl da bir hırsız girdiği kitapçı dükkanında yakalandığında polislere “ben Atatürk kitabı almak için girdim” dememiş miydi? Arazi çalan hırsızlar gecekondu diktiklerinde önüne bir Atatürk büstü kondurmaz mı? Denizli’de bir camiyi kaçak arsaya yapan hırsız cami yaptırma derneği ve hırsız cemaat duvara koca bir Atatürk resmini hem de minnacık fayanslarla işleyivermemiş miydi?

Uzun lafın kısası Türkiye’de Atatürk istismarı her görüşten ve her sınıftan hırsızın derdinin en pratik devasıdır. Akıllı olmak lazım. Bakın ben de siteye yarın lazım olur diye bir gencin kafasına kazınmış da olsa Atatürk resmi koydum. Sıkı mı biri gelip kapatmaya kalksın. Atatürk’e hakaretten içeri attırırım. Nasıl olsa delil filan gerekmiyor.

Oh be, aspirin gibi, her şeyin ilacı.

Popularity: 61% [?]

Delil Olsa Ne Olacak

FST 13 Mart 2008

130203.jpgAtilla Yayla’ya verilen ceza geçen ay hiç umursanmadan unutulup gitti, daha önceki örneklerinde olduğu gibi bir siyaset bilimi profesörü hem de mesleği gereği söylemesi gereken sözleri söylediği için 1 yıl 3 ay hapis cezası aldı ve cezası ertelendi. Gazetede okuduğuma göre meğer Atilla Yayla hiçbir delil olmadan yargılanıp cezalandırılmış. Tabii buna şaşıracak halim yok. Haber şöyle:

Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atilla Yayla hakkında Atatürk’e hakaretten verilen mahkumiyet kararının gerekçeli kararı açıklandı. Karara göre Yayla’ya elde hiç somut delil olmadan ceza verilmiş.

Gerekçeli karara göre haberi yapan muhabir Nuray Kaya, “Olay tarihinde benim ses kayıt cihazım ve görüntüm yoktur.” diye ifade verdi. Ancak mahkeme buna rağmen muhabirin yazdığı haberi doğru kabul etti. Haberi delil gösteren müşteki Hüseyin Durdu, “Ben basın ve yayın organları vasıtasıyla yapmış oldukları haber sonucu iddianamede belirtilen hakaretleri öğrendim.” derken diğer müşteki Selahattin Akçam da, “Söz konusu haberleri gazeteden okudum.” şeklinde ifade verdi. Diğer müştekiler Mehmet Toptaş, Türker Kızılok ve Hayrullah Şenel de iddiaları gazeteden öğrendiklerine dair benzer ifadeler kullandı. Atilla Yayla ise savunmasını şu sözlerle yaptı: “Aleyhte olan tanık beyanını kabul etmiyorum, öncelikle ben Atatürk ve Atatürkçülük üzerine konuşmadım. Kemalizm üzerine konuştum. ‘Ben bizi ortaçağdan kurtardığı söyleniyor bu tartışılır.’ dedim. Tartışmalı kısımda da ‘Neden her yerde Atatürk’ün heykelleri var diye soracaklar, neden Avrupalılar her yerde fotoğrafları var, neden her yerde sadece Atatürk’ün heykelleri var diye soracaklar.’ dedim. Ayrıca Yeni Asır gazetesindeki haber, haber değil yorumdur, problem de buradan doğmuştur.” 18 Kasım 2006′da AK Parti İzmir İl Gençlik Kolları tarafından Atatürk Spor Salonu’nda düzenlenen ‘Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkilerinin Toplumsal Etkileri’ konulu panele konuşmacı olarak katılan Prof. Dr. Yayla’nın, Atatürk’e ve hatırasına hakaret ettiği ileri sürülmüştü. Yayla hakkında açılan davaya gerekçe olarak ise Yeni Asır’da çıkan haber gösterildi. İzmir 8. Asliye Ceza Mahkemesi’nce 20 Ocak 2008′de 1 yıl 3 aylık hapis cezası 2 yıl süreyle ertelenmişti.

Alın size çağdaş ülke. Müştekiler de pek pişkinmiş, gazetede gördük, hemen koştuk demişler. Hassasiyete bak. İki duyarlı vatandaşın “hee, biz gazetede okuduk, Atatürk’e adam demiş” sözü üzerine bu sözü söylemediği anlaşılan bir profesör hapis cezası alıyor. Allahtan Atilla bey savunmada “Hayır, ben Atatürk’e adam demedim, değildir” dememiş. İş bu sefer çetrefilli hale gelirdi.

Bir de bu vesileyle Atatürkü Koruma Kanunu denen ucubeyi ülkenin başına bela eden, İsmet İnönü’ye şahsi kinlerinden dolayı ülkeyi yeniden tek parti zihniyetine sokan DP, Celal Bayar ve Adnan Menderes’i buradan geçmişe dönük kınıyorum. Türkiye’yi 1947′den itibaren girmiş olduğu ABD dümenindeki çağdaş uygarlık yolundan çevirip Kemalist dikta görünümlü kasaba eşrafı ve besleme sanayici idaresi altına soktuklarına artık daha fazla iman ediyorum. Veysel bey buraları izliyorsa geçmişte İsmet Paşa aleyhine söylediklerimden dolayı pişmanlık beyan ediyorum, ah ne olaydı 1950 seçimini CHP alıp DP’nin rantını yediği tek konu olan Türkçe ezan “kazanımını” üstlenivereydi. Türkiye değişim yoluna zaten girmişti, ne bugünkü güdük ve karikatür ortam kalırdı ne de baskıcı tek parti dikatörlüğü.

Atilla Yayla’ya yapılanı da unutmadım, siz de unutmayın. Önünüze çıkan AKP’li yandaş, yetklili vs. ilgililer size nutuk atmaya kalktığında “Atilla hoca ne durumda, davet ettiğiniz panelde iftiraya uğradığında sahip çıkmadığınız gibi arkasından biz bu adamı böyle bilmezdik diye edepsizlik etmişsiniz” deyiverin. Haydi bakalım AKP yol almak istiyorsa şu Atatürk’ü Kurtarma Kanunu utancından da kurtulma için bir yol açsın. Gerçi 301. madde laf salatasına kurban verildikten sonra bu kanuna kimse elini süremez.

Alın size özgür, demokratik, laik “cumhuriyet”.

Popularity: 56% [?]

Zorbalar için

FST 13 Mart 2008

Bir dostumun gönderdiği yazıdan haberdar etmek istedim, Türkiye’deki vicdan ve ahlaktan yoksun kıyafet zorbalığı konusunda okuduğum en iyi yazılardan biri diyebilirim. Arkadaşımın yazıda ismi geçenlerin bazılarını da tanıyormuş, doğrudur dedi. O demese de Nihan hanımın yazısı son derece ikna edici zaten bir şüphem olmayacaktı. Bu arada yazının içinde özgürlük anlayışından nasipsizliğimiz kadar “ye kürküm ye” mantığıyla insanlara kıyafetine göre davranma gibi ucuzluklarımız da dikkatten kaçmıyor. Yazıyı yazan hanım gayet modern görünümlü, evet “ye kürküm ye” esnafı ve çağdaşlık ucubesi budalalar için açıklıyorum, kafasında şapka bile var. Liberal midir, hain midir onu da bilmem. Yazısı çok uzun ama tümünü buraya alıyorum, yarın öbürgün burada bulunması bir işe yarar belki. Sadece son paragrafını yeniden aktarıp bir iki laf edeyim:

Sene 2008. Arkadaşım J.H. ile telefonda konuşuyoruz. J.H. Amerika’da oldukça prestijli bir üniversitede öğretim üyesi. Kendisi 77 yaşında ve ömrünün çoğunu üniversitelerde geçirmiş; akademisyenliği hiç bırakmamış.
- Türk üniversitelerindeki şu örtü sorununu gazetelerden okuyorum, diyor bana. Ülkenizin tartıştığı şeyler çok saçma. İlim insanı oldukları varsayılan bazı öğretim üyelerinin öğrencilerin saçını başını mesele etmesi, bunlarla uğraşılması akıl alacak gibi değil. Milletçe tuhaf bir hezeyanın içindesiniz. Bu hale nasıl geldiniz siz?

Utanıyorum, hem de çok uzun zamandır, utanmaktan artık yorularak utanıyorum; ama yukarıda suçlular gibi isimlerinin sadece baş harflerini yazdığım insanlardan değil.

Nihan hanım, evet, hepimiz utanıyoruz, insanlık namına yerin dibindeyiz. Okul kapılarında güvenlik penceresini ayna olarak kullanıp başını açan veya örten kızlar, başörtüsünün üzerine iğrenç bir peruk koyarak psikolojik baskıyı azaltmaya çalışanlar, başını açmış olduğu giydiği pardesüden belli ve yüzü gülmeyen öğrenciler de cabası. Okul kapısından çıkınca başı örtülü olarak gezip tozan bu çocuklara 10 senedir insanlık tarihinde eşi az görülen bir zorbalık devlet eliyle yapılıyor ve bir sürü insanlık özürlü, vahşileşmiş çoğu da okumuş cahil bu törene şakşakçılık ediyor. Bahsettiğiniz akademisyen az bile söylemiş, hezeyan içinde olmayı bile geçtik, bu kesim toplu cinnet geçiriyor. Yarın saldırganlıkları fiiliyata da dökülürse hiç şaşırmayın.

Hoca “bu hale nasıl geldiniz” de demiş, biz zaten evvel eski böyleydik. Hep ötekilerden nefret etmeye alıştırıldık. Sürekli kendimizin çok matah bir kumaş olduğumuz, üstün doğduğumuz saçmalığıyla avutulduk. Sürekli gerileme, yenilme, ezilme sonunda aşağılık duygusuyla gücümüzün yettiği zayıflara saldırmayı alışkanlık haline getirdik. Solcumuz, milliyetçimiz, muhafazakarımız, dincimiz tahammülsüz ve saldırgandır. Bugün başörtüsü etrafındaki bu zırva hezeyan da; kendisini birşey zanneden ama mahza süzme cahil olan bir akılsızlar sürüsünün, ellerinde olduğunu zannettikleri ve sorulduğunda “içki içme” ve “açık giyinme”dışında hiçbir şey olmadığı anlaşılan bazı “kazanımları” koruma amacıyla gürültü yapmalarından ibarettir.

Neyse asabımı ve ağzımı bozmayayım, siz Nihan Kaya’nın yazısını okuyun daha iyi.

Memleketimden İnsan Manzaraları

nihan_kaya.jpg1. Sene 1999. Boğaziçi Üniversitesi’nde E.Ç. isminde başarılı bir kız öğrenci vardı. Psikoloji bölümünde okuyan E.Ç. bu bölümdeki başarısının da etkisiyle aynı zamanda okulun Sosyoloji bölümünde de okumaya hak kazanmıştı. Başka bir deyişle çift ana dal programını götüren E.Ç., hem Psikoloji, hem de Sosyoloji bölümlerini birincilikle bitirdi. Ne var ki 1999, Boğaziçi’nde örtü yasağının uygulanmaya başladığı bir yıldı. Her iki bölümden de üstün başarı ödülü alması gereken E.Ç.’nin, mezuniyet töreninin yapıldığı sahaya girmesine müsaade edilmedi. (Söylemeyi mi unuttum? Evet, E.Ç. örtülü bir öğrenci idi ve törenin yapıldığı alanın kapısından alınmayışının gerekçesi buydu.)

E.Ç. LES’e (Lisansüstü Eğitim Sınavı) örtülü girdiği için sınavı geçersiz sayıldı, bu yüzden, Boğaziçi Üniversitesi’nde istediği yüksek lisans programına başvuramadı. Ne var ki dünyanın başka köşelerinde, Türkiye’nin en parlak öğrencilerinden birini kaçırmayacak kadar basiret sahibi pek çok üniversite vardı. Biz burada öğrencilerimizin giysilerini ölçüp biçerken, onlar E.Ç.’ye tüm masraflarını karşılayacak burslar önermekte vakit kaybetmediler. E.Ç. Michigan State University’de burslu olarak yüksek lisans, arkasından University of Missouri-Columbia’da doktora yaptı. Şu anda da Amerika Birleşik Devletleri’nde, University of Rochester Medical Center’da çalışıyor.

2. Sene 2000. İngiliz bir arkadaşım vardı. Bu İngiliz arkadaşım E.U. Londra Üniversitesi’nde okurken Müslüman olmuş ve başını örtmeye başlamış. E.U. halen Londra Üniversitesi’nde öğrenciyken okul tarafından bir sene için Boğaziçi Üniversitesi’ne gönderilmişti. Boğaziçi’nde Türkçe öğreniyordu. Boğaziçi’ndeki öğretmenlerinden biri, E.U.’nun başındaki örtüden rahatsız olmuş. E.U. o hep vakur, sözünü sakınmayan, hatta biraz sert ve dik konuşmasıyla,

- Ben İngiliz’im, diyordu. Ona da söyledim, ‘Ben İngiliz’im. Siz benim örtüme karışamazsınız’ dedim. O kim oluyor ki bana nasıl giyineceğimi öğretmeye kalkıyor? Bu nasıl bir terbiyesizlik? Baktım laftan anlamıyor, ‘Haddinizi bilin. Yoksa haddinizi size vatandaşı olduğum ülkenin kanunları hatırlatacak’ dedim ona.

E.U. kendisinden, arkasındaki Büyük Britanya devletinden o kadar emindi ki E.U.’nun örtüsünü kendine dert edinen öğretmen kısa zamanda pes etti. E.U.’nun, kimsenin onun kılık kıyafetiyle uğraşmaya cesaret edemeyeceğinden zaten şüphesi yoktu, hiçbir zaman olmamıştı. Zira E.U., vatandaşını koruyan, kollayan, insan yerine koyan, onun haklarını gözeten bir ülkeden geliyordu. Devletin, ilk önce vatandaşı için var olduğu sisteme alışıktı. E.U.’nun yaşadığı yerde vatandaşlar arasında cinsiyet, ırk, din, dil ayrımı yapılmıyor, insan haklarından bahsederken hiç kimse ‘Başörtülüler de insandır’ deme gereği duymuyordu.

3. Sene 2001. Aylardan henüz Haziran bile olmamasına rağmen İstanbul’u ani bir sıcak bastırmıştı. Boğaziçi Üniversitesi’nin kampüsü havlularını almış, ayaklarında terlikleriyle okulun yüzme havuzuna koşan öğrencilerin görüntüleriyle doluydu. Arkadaşım T.A. da o gün derse bikinisinin üzerine giydiği file elbisesiyle geldi. Dersten sonra havuza girmek niyetindeydi. Hocamız ‘Hava çok güzel. Neden dersi çimlerde yapmıyoruz?’ deyince hep beraber dışarı çıktık. Güzel havalarda yaptığımız gibi, Güney Kampüs’ün ortasındaki alanda kendimize boş bir yer seçip daire şeklinde çimlerin üstüne oturduk. Boğaziçi’ni gören herkes bilir; okulun merkezi sayılabilecek bu çim alan özellikle güneşli günlerde hep kalabalıktır. Kampüs, gelip geçen başkalarının yanında her zamanki gibi eğlenen, şakalaşan, frizbi oynayan, gitar çalıp şarkı söyleyen pek çok öğrenciyle o gün de hayli kalabalıktı ki bu kalabalığa o gün çimlerde mayolarıyla güneşlenen birkaç kimse de dahildi. T.A. da çimlere çıktığımızda üzerindeki file elbiseyi çıkarıp dersi dinlerken bir yandan da bikinisiyle güneşlenmeye karar verdi. Bu, kampüste daha önce rastlamadığım bir görüntü değildi. Üniversitenin kütüphanesinde çalışırken sıkılıp tişörtünü çıkartan, yurt penceresinde üstsüz sigara içen kızları ve benzeri örnekleri burada geçirdiğim dört sene boyunca görmüştüm. T.A.’nın çimlerdeki dersimizde bikiniyle oturmasını da o gün hiçbirimiz yadırgamadık. Çok değil, bundan sadece iki yıl önce, örtülü arkadaşlarımız da T.A. gibi yarı çıplak arkadaşlarımızın yanında çimlerde oturuyorlar, T.A.’nın tenini yakan güneşin altında farklı şekillerde de olsa birlikte terliyorlardı ve kimse birbirinin kıyafetini yadırgamayı aklından geçirmiyordu.

T.A. çocukluğunun ve yetişme döneminin önemli bir kısmını yurt dışında geçirmişti. Okulda kendisini nispeten rahat hissetse de dışarıda üzerine dikilen bakışlardan şikayetçiydi.
- Ben … şehrinde de aklıma esince uç şeyler yapıyordum, diyordu. Ama orada herkesten farklı giyinince, farklı davranınca kimse dönüp bakmıyordu bana. Burada ise sürekli izleniyorum.

4. Sene 2003. İngiliz arkadaşım E.U.’nun kardeşi S.U. çok merak ettiği Türkiye’ye geldi. S.U. önceki yıl ablasından etkilenerek Müslüman olmuş ve o da ablası gibi başını örtmeye başlamış. S.U. Cambridge Üniversitesi’nin, monoteistik dinleri inceleyen Dinler Bilimi bölümünde okumaktaydı ve başını örtmesi 11 Eylül’den sadece bir hafta öncesine rastlamasına rağmen etraftan olumsuz hiçbir tepki almamış olmasını sevinçle anlatıyordu. Ablası E.U. da şimdi İngiltere’de bir devlet lisesinde öğretmenlik yapmaktaydı ve giyimi okuldaki kimseyi rahatsız etmiyordu.

Ne var ki 11 Eylül sonrasını İngiltere’de sorunsuz yaşayan S.U. Türkiye’de sokağa daha çıkar çıkmaz, yargılayan bakışlarla karşılaştı. Gittiğimiz yerlerde de kınayıcı bakışlar devam edebiliyor, hatta bazen sözlere dökülüyorlardı. S.U.’nun üstüne başına eleştirici gözlerle bakan bu insanlardan bizimle konuşanlar onun İngiliz olduğunu öğrenince birden değişiyorlar, S.U.’yu küçümsemek yerine bu sefer şaşkın, bazen de hayran bakışlarla süzüyorlardı.

S.U. daha önce hiç, üzerindeki kıyafetle yargılandığı bir ortamda bulunmamıştı. Türkiye’de onu bazen yeren, bazen alkışlayan, ama nereye gitse hep giyimiyle değerlendiren, hep kıyafetini konuşan şekilci zihniyetten kısa zamanda bunaldı. S.U. Türkiye’ye geldiğinde ablası gibi Türkçe’yi sökmeye hevesliydi. İngiltere’ye döndükten sonra da Türkçe çalışmaya devam etmeyi planlıyordu. Ama Türkiye ve Türkçe’ye ilgisini S.U. ülkemize geldikten bir süre sonra kaybetti. Bilmediği kelimeleri, gramer kurallarını, Türkçe’ye dair öğrendiği her şeyi kaydettiği defterini İngiltere’ye dönerken evimde bıraktı. (Bu defteri hâlâ saklıyorum.)

5. Sene 2005. Kanadalı arkadaşım P.M. Türkiye’ye beni ziyarete geldi. İlk kez geldiği bu ülkeyi, insanlarını merak ediyor, bu yüzden İstanbul’u toplu taşıma araçlarıyla gezmek, burada geçireceği süre boyunca Türklerle mümkün olduğunca yakın olmak istiyordu.

Bir akşam durakta otobüs beklediğimiz sırada hava serinleyip sertçe bir rüzgar esmeye başlayınca P.M. çantasını açıp, o gün satın aldığı oyalı Türk yemenisini çıkardı, bunu üçgen şeklinde katlayarak başına örttükten sonra, Rusya, Kanada gibi soğuk yerlerde birçok kadının yaptığı gibi, çenesinin altından bağladı. Beklediğimiz otobüs hayli dolu gelmişti. P.M. ile otobüsün ön tarafındaki boş yerlere sıkıştık. Başka yer bulamayan P.M. otobüsün akbil kutusuna sıkı sıkı tutundu. Ben ondan biraz daha geride, koltukların arasında duruyordum. Otobüse binenler P.M.’yi öyle itip kakıyorlardı ki aramıza birkaç yolcunun girmesine mani olamamıştım.

İrlanda kökenli P.M.’nin yüzü otobüsteki yolculara görünmüyordu. P.M. arkası dönük olduğu için bu yolculara görünen sadece, şimdi P.M.’nin başına kulaklarını soğuktan korumak için bağladığı dallı güllü yemeniydi. Otobüs artık hareket etmiş olsa da, P.M. işlevini henüz tam çözemediği akbil kutusunun önünü fark etmeden kapatmaktaydı. P.M.’nin arkasında dikilen genç bir kız P.M.’ye - Çekilsene ordan teyze, akbilimi basacağım, diye bağırdı.
P.M.’ye adıyla seslensem de o gürültüde beni duymadı, çünkü genç kızla birlikte etraftan bir iki kişi daha ona yüksek sesle bağırıyorlardı.
- Çekil diyorum sana be!
- Çekil be kadın! Duymadın mı kızı?!
- Babanın yeri sandın herhalde burayı.

P.M. Türkçe anlamadığı için bu bağırışlara anlam verememişti. Zaten sesler bir anda, ne onun anlamasına, ne de benim müdahaleme veya P.M.’ye sert çıkanlara bir açıklama yapmama hiç ama hiç fırsat vermeden yükselmişlerdi. Genç kızın sesinin çıktığı ilk anda yolcuların arasından sıyrılıp, iki adım ötemdeki P.M.’ye doğru davransam da, ben daha yetişemeden onu omzundan tutup itmişler, azarlayarak diğer yolcuların arasına göndermişlerdi. Bunların hepsi ancak altı yedi saniye içinde olmuştu.

P.M.’ye akbil kutusunun önünde durduğunu söylediğimde anlayışla başını sallayarak özür diledi. Başımda şapka olduğu ve İngilizce konuştuğum için etraftakiler yabancı olanın ben olduğuma vehmettiler. Hemen önümü açmaya, bana yer vermeye yeltendiler. P.M.’ye karşı ters, küçümseyici bakışları ise değişmiyordu. Onu hiç de nazik sayılamayacak tavırlarla kolundan çekiştirmeye, bir yandan da Türkçe laflar atmaya birkaç durumda daha devam ettiler. P.M.’nin yüzü, Kanada aksanlı İngilizce’si, hareket ve mimikleri yabancı olduğunu bana kalırsa apaçık ortaya koysa da, P.M.’nin başındaki yemeniye odaklanmışlardı bir kere. Yemeni imgesi gözlerini çoktan kalıplaşmış çağrışımlarla öyle kaplıyordu ki onun içindeki zarif, hassas, her an özür dilemeye hazır, üç yabancı dili ana dili gibi konuşan, piyano çalmayı çok iyi bilen, Kanada’daki bir üniversite rektörünün kızı olan, kendisi de akademisyen kadını bir türlü göremiyorlardı.

P.M. kendisine neden böyle muamele edilmiş olduğunu muhtemelen anlamamış ve zannederim biraz incinmiş olsa da, her zamanki nezaketiyle gülümsemekle yetindi, konu hakkında hiçbir şey sormadı, söylemedi. Otobüsten indiğimiz Ortaköy’de ona sergiden kendi başımdakine benzer bir şapka aldım. P.M. aynı P.M. idi, ama onu yemeni ve şapkayla gören insanlarımız bunu zannederim anlayamıyorlardı.

6. Sene 2002, 2004, 2006. Avrupa’nın, Amerika’nın değişik yerlerinde çok sayıda üniversite gördüm, bu üniversitelerin bir kısmında kendim de öğrenci olarak bulundum. Bu kampüslerin hepsinde de öğrenciler başlarında Sih dinine mensup olduklarını belli eden türbanlarıyla, o veya bu gruba ait kıyafetleri, bazen de simge niteliğindeki aksesuarlarıyla; başörtüleriyle özgürce dolaşıyorlardı. Birinin kılığını kıyafetini sorun etmek kimsenin aklına bile gelmiyordu. Türkiye’de özgürlükler konusu açıldığında bu insanlar hemen bana dönüyorlar, çoğu zaman Merve Kavakçı olayını örnek veriyor, hatta Merve Kavakçı’nın ismini bile doğru telaffuz ediyorlardı.
- Türkiye’de bir kadını başında örtü olduğu için Meclis’e almadılar, değil mi, diye soruyorlardı. Ülkenizde devlet dairelerinde, üniversitelerde de böyle bir sorun olduğu gerçekten doğru mu? Türkiye’de kapalı bir kadın hakikaten de öğretmenlik yapamıyor, okula gidemiyor mu?

Soruları böyle devam ediyordu. Şaşırıyorlar, Türkiye’de süregelen yasakların gerekçelerini anlamaya çalışıyorlardı.
- Ama neden, diyorlardı ısrarla. Sebebi ne bu yasakların? Nasıl oluyor da bir insanın giyiniş biçimi, hem de bu derece ciddiyetle, sorun olabiliyor?

Onlara istedikleri gibi açık, kısa bir cevap veremiyordum.

7. Sene 2008. Arkadaşım J.H. ile telefonda konuşuyoruz. J.H. Amerika’da oldukça prestijli bir üniversitede öğretim üyesi. Kendisi 77 yaşında ve ömrünün çoğunu üniversitelerde geçirmiş; akademisyenliği hiç bırakmamış.
- Türk üniversitelerindeki şu örtü sorununu gazetelerden okuyorum, diyor bana. Ülkenizin tartıştığı şeyler çok saçma. İlim insanı oldukları varsayılan bazı öğretim üyelerinin öğrencilerin saçını başını mesele etmesi, bunlarla uğraşılması akıl alacak gibi değil. Milletçe tuhaf bir hezeyanın içindesiniz. Bu hale nasıl geldiniz siz?

Utanıyorum, hem de çok uzun zamandır, utanmaktan artık yorularak utanıyorum; ama yukarıda suçlular gibi isimlerinin sadece baş harflerini yazdığım insanlardan değil.

Popularity: 51% [?]

Sanatçıdan izinsiz düzenleme

FST 8 Mart 2008

5142480.jpgBir ara özgürlükçü demokrat ayağına yatıp “canım Kemalist ulusalcıların korkularını ciddiye alalım, tamam aptalca korkuları var ama sonuçta bunlar da insan, belki gerçekten korkuyordur, tamamı paranoyak, deli yahut geri zekalı değil ya bunların” filan diyordum ama şu Denizli CHP il başkanlığının bir heykel üzerinden ‘AKP Atatürk’ün atının penisini koparmış’ çıkışı ile 4 senedir burada anlamaya gayret ettiğim CHP, laik, kemalist, ulusalcı, ilerici vs. ne ise artık kesimi konusunda ümitlerim azalmaya başladı. Henüz sıfırlanmış değil ama dediğim gibi, şu olay artık direncimi çok zayıflattı. Kısaca habere bakarsak:

Atatürk heykelinde şok tartışma

CHP İl binasında bugün basın toplantısı yapan CHP İl Başkanı Ali Kavak, heykel tartışmasının fitilini ateşledi. Kavak, 1980 ihtilalinden sonra Kıdemli Albay Ahmet Acar’ın belediye başkanlığı yaptığı dönemde, heykeltıraş Prof. Dr. Tamer Başoğlu’na yaptırılan ve 1981 yılında Denizli Belediyesi’nin önüne dikilen heykelin yeni çekilen fotoğraflarını gazetecilere dağıttı.

‘PENİSİ AKP’LİLER KOPARDI’

Ali Kavak, “Kafaları türbanla örten anlayış, şimdi de sanata saldırmaya başladı. Sanatın mahremi namahremi olmaz. Ayrıca, sanatçıdan izinsiz sanatın üzerinde hiçbir düzenleme yapılamaz. AKP’li belediye, Atatürk anıtındaki atın cinsel uzvunu koparıp, boyamış. Kendilerini sanata yaptıkları saldırıdan ötürü kınıyoruz. Atatürk’ün atının cinsel uzvu yakın zaman önce vardı. AKP’liler’in kopardığını ya da koparttıklarını düşünüyoruz” dedi.

Bu iddiayı yanıtlayan Denizli Belediye Başkanı AKP’li Nihat Zeybekci ise, önce çok utandığını ve gazetecilerin bu haberi yapmaması gerektiğini söyledi. Zeybekci, ardından CHP İl Başkanı Ali Kavak’a yüklendi. Göreve geldiği 2004 yılına ait olduğunu iddia ettiği heykelin fotoğraflarını gösterip iddiaları yalanlayan Zeybekci, “Görüyorsunuz heykelde hiçbir değişiklik yok. Böyle muhalefet olmaz. Buna dense dense kepazelik denir” dedi.

[…] DHA’ya konuşan heykelin mimarı olan Mimar Sinan Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Tamer Başoğlu ise “Heykeli ben yaptım. Atatürk’ün bindiği atın cinsel organı da zaten belirgin ve abartılı değildi. Şu son haline çok benziyordu. 2004′te de anıtta düzenleme yapılacağı söylendi ve Denizli’ye geldim. İnceleme yaptım. Bugün atın cinsel uzvunun koparıldığını iddia edenlere gülüyorum, bu kadar da olmaz diyorum. Türkiye bugün atın bilmem neresini mi tartışacak? Heykelimden siyasi rant elde etmeye çalışanları kınıyorum” dedi.

Herşey iyi de koca bir profesörün şu lafını nereye koyalım? Türkiye bugün atın bilmem neresini mi tartışacak derken kendisini fazla iyimser gördüm. Bu site 4 yıldır dimdik ayaktaysa sebebi sadece ve sadece bu ülkede atın önü yahut itin arkası dışında bir konunun gündemde olmamasıdır. Elbette Türkiye atın bilmem neresini tartışacak, bunda ne derin manalar var, tabii bakmasını ve görmesini bilene. Hele de süzme bir çağdaş iseniz atın şeyi üzerine bir çağdaşlık destanı bile yazabilirsiniz. Bu konuda çok şey söylenebilir ama sitenin RTÜK ve internet üst kurulunca takibe alınması şu anda uğraşabileceğim bir iş değil. Resimlere de epey baktım ama kesin bir kanaate varamadım, bir baytar dostumuz aydınlatabilir.

Konuyla dolaylı ilişkili birşeye daha değineyim, bugün Kanaltürk’te bir canlı yayına rastladım, ümitsizliğim konusunda etkili oldu. Tuncay Özkan ve ekibi yine bir miting düzenlemiş, abuk subuk konuşuluyordu. Kanalı değiştirince şu konuşmayı kaçırıvermişim:

‘Bizkaçkişiyiz’ hareketi, Çağlayan Meydanı’nda ‘Dünya Kadınlar Günü’ mitingi düzenledi. Mitinge katılanlar ‘Türbana serbestlik’ konusunda yapılan yasal düzenlemeye karşı çıkarken, sık sık “Hükümet istifa”, “Türkiye laiktir laik kalacak” şeklinde sloganlar attılar.

“ATATÜRK ADI KONULMAMIŞ BİR PEYGAMBERDİR”

Mitingde ‘Bizkaçkişiyiz’ platformunun kurucusu Tuncay Özkan’dan önce kürsüye çıkan Emekli Hava Pilot Albay Şenay Güray, AK Parti’nin uyguladığı politikaların kadına verilen hakları adım adım ortadan kaldırdığını savundu.

Güray, “Sen ki Atam, can çekişen bir hastaya şifa vermek üzere Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi, bir adı konmamış peygambersin. Sen sarı saçlım, mavi gözlüm nerdesin!” diye seslendi.

Haberi işiten biri “yahu bu kadar da olmaz” deyince ben de “evet, Tanrılık makamı dururken tenzili rütbe olmuş, peygamberlik ne demek, terbiyesizler” şeklinde cevapladım. Bu tımarhane gibi memleketten hala siz ümitvar mısınız bilemem ama şu yorumlara bakınca ben biraz şüpheye düşüyorum.

 CAHİT BENLİ (’buvatanbizim’ tüm yorumları)    08.03.2008 14:22:25
SİZ ATIN CİNSEL ORGANINI KOPARACAK KADAR GERİCİSİNİZ?SİZ ARTIK İŞİN TADINI KAÇIRDINIZ

Ibrahim Aglamaz (’karacahil73′ tüm yorumları)    08.03.2008 14:26:34
Din Tuccarin eline duserse bunda baskasi beklenmez.

kamuran tezol (’kamurantezol’ tüm yorumları)    08.03.2008 14:16:35
Bu ne rezalet dunyaya rezil oluyoruz senelerdir hic bise olmayan heykeli sunnet etmisler bakalim daha neler gorecegiz.

YILDIRIM  BOR (’sakinyorumcu’ tüm yorumları)    08.03.2008 14:15:20
AKP KADINA TÜRBANI GİYDİRİYOR,ATAMIZIN ATINADA DON GİYDİRSİNLER BARİ!

Umut PAZARBAŞI (’IgeL’ tüm yorumları)    08.03.2008 14:13:35
21. yüzyıl Türkiye’sinde çağdışı kalmışlık belirtileri gün geçtikçe dört bir yandan kopup geliyor. Örümcek ağı bürümüş beyinler tarihin tozlu raflarındaki gerilikleri gün ışığına çıkartıp tozlarını insanlığa savurmaya çalışıyorlar adeta.. Ey Türk Milleti! Uyan! Yoksa başka şekilde uyandıracaklar!!!

asim kücük (’bravoseningibileriazbulunur’ tüm yorumları)    08.03.2008 14:11:36
HAYVANLARIN BILE SEYINDEN RAHATSIZ OLAN CAG DISI ZIHNIYET.BUNLAR YAKINDA DISI HAYVANLARADA KAMUFLE YAPARLARSA HIC SASIRMAYIN.

metin fidan (’unutmadim’ tüm yorumları)    08.03.2008 14:09:23
Heykelin “uzvunu”, kopartarak kurtuldular (?) diyelim. Peki,sokakta dolaşan hayvanlara, “DON MU ?” giydirecekler..!
Ne biçim zihniyetleri var anlamadım.
Olaya DİN penceresinden bakınca da; “ALLAH-Ü TEALA’NIN YANLIŞLARINI DÜZELTME !!!” işini,AKP’LİLER üstlenmişe benziyor (?

ceren aydın (’useless’ tüm yorumları)    08.03.2008 14:08:44
Bu olay Atatürk’ümüze ve onu sevenlere yapılmış en çağdışı, en rezil,en terbiyesiz olaydır.Yazıklar olsun bizi geriliğe sürükleyen bu yobazlara!!!

Omer Faruk (’OmerrFarukk11′ tüm yorumları)    08.03.2008 14:58:07
Yobaz kısmı heykenden bile tahrik oluyor, ahlaki çöküntü içine giriyor.
Allah sokaktaki kızlarımızı, kadınlarımızı korusun.
Amin!

Sinan Öztan (’azapgil’ tüm yorumları)    08.03.2008 13:31:22
Bu olay çağdışı kafaların ve hep belden aşağı düşünenlerin işidir.O zaman cinsel organları görünmesin diye eşeklerede don giydirelim.1940′lı yıllarda Malatya’daki Atatürk anıtında Atatürk’ün yanında bulunan gencin cinsel organı bir yaprakla kapatılmıştı.

Pozitif Bilim (’AylinB’ tüm yorumları)    08.03.2008 13:28:10
Kadınbudu köfte, dilberdudağının adını sakıncalı gören zihniyet Heykelide sünnet eder… Zaman onların zamanı, daha bunlar başlangıç. Daha 1 yıl olmadı, siz 4 yıl sonrasını bir düşünün…

Şimal Mai (’beyda’ tüm yorumları)    08.03.2008 13:26:12
ZAVALLI ZİHNİYET… SÜNNET EDECEĞİNİZE TÜRBAN TAKSAYDINIZ?

Konuyu bir fıkrayla sonlandıralım. Geçenlerde yollamışlar, evvelce de duymuştum ama güncellemişler anlaşılan:

Adamin biri bara girer ve kendisine bir icki soyler. Barmen bir robottur.
Adama mukemmel hazirlanmis bir kokteyli cabucak servis yaparken sorar
‘IQ’un kac?’Adam ‘150′ diye cevaplar..
Robot adamin IQ seviyesine gore sohbete baslar, uzun uzun, quantum fizigi, kuresel isinma, biyoteknoloji, ekonomi, insanligin yaradilisi gelisimi uzerine konusur..
Adam robotun bilgisinden etkilenerek kendi kendine ‘Bu gercekten inanilmaz’ diye dusunur ve robotu denemeye karar verir.

Bardan kalkar, tekrar kapidan girer bara gelir ve yeni bir icki soyler.
‘IQ’ un Kac?’
Adam ‘100 civari’ diye cevaplar.
Robot bu kez uzun uzun sohbete baslar ama bu kez futbol, borsa, arabalar, kadinlar, hakkinda sohbet acar. Cok etkilenen adam robotu bir kez daha test etmeye karar verir ve ekrar kalkar.

Yeni bir musteri gibi bara yaklasir bir icki daha soyler. Robot cabucak servis yaparken sorar:
‘IQ’ un kac?’.Adam, imm, sanirim 50 civari’ der.
Bunun uzerine robot, adama son derece yavas bir bicimde anlayacak sekilde slogan atmaya baslar:
Turki-ye laik-tir laik ka-la-cak, taay yip baksana kac kisi-yiz saysana..

Popularity: 47% [?]

Traş Şart

FST 5 Mart 2008

gillette_fusion.jpg2-3 sene evvel izlenimlerde bir haberden söz ettiğimi hatırlıyorum, herhalde eski arşivlerde kaldı, kimbilir nerededir, Zonguldak’ta havaalanı varmış ama dağın önüne yapıldığı için uçak inemiyormuş türü birşeydi. Dağın kesilmesi gerekiyor dendiğinde “yahu bunu nasıl hesaplamamışlar, Aziz Nesin sağolaydı hadlerini bildirirdi” şeklinde dalga geçenlere ben de buradan “bu devlet icabında Zonguldak’ta yanlış yere yapılan havaalanı için memurları cezalandıracağına dağı da keser, Kayseri ve Konya’ya deniz de getirir, yelkenleri atlastan gemi yüzdürür. Siz ne zannettiniz bre gafiller, benim yedi ceddim Kafkaslardan And dağlarına kadar at koşturmuş, mızrakla nice oyunlar yapmıştır ” diye bir vakit kükremiştim. Meğer o zaman gülüp geçilen konu gene gündeme gelmiş. Bugün madem mahalli haberlerden tutturduk, Zonguldak TSO sitesinde gözüme çarpan şu haberi de ele alıvereyim dedim. Yaşasın yerel basın:

[…] Zonguldak Valiliği, Isparta`daki uçak kazasının ardından yeniden tıraşlanması gündeme gelen Zonguldak Havaalanı`nın yakınındaki Bostancılar Dağı`nın traşlanabilmesi için yardım kampanyası başlattı.

Küçük uçaklar için uçuşlara hazır hale getirilen Zonguldak Havaalanı`na büyük uçakların iniş kalkış yapabilmesi ve uçuş güvenliği amacıyla Bostancılar Dağı`nın tıraşlanması yeniden gündeme geldi. […] Hem uçuş güvenliği hem de bölgedeki sanayi, kültür ve yolcu potansiyeli açısından daha büyük uçakların iniş kalkış yapabilmesi amacıyla önem taşıyan tıraşlama işleminde ortaya çıkacak maliyetin de bölge halkından toplanması kararlaştırıldı. 235 metrelik dağın tıraşlanması için Halk Bankası`nın Zonguldak ve Çaycuma şubelerinde hesap numaraları açtırılarak bölge halkından para toplanmaya başlandı. Tıraşlanması için, kurum ve kuruluşların makinelerinin yanı sıra bölge iş adamları ve esnaftan teçhizat donanımından faydalanacaklarını anlatan Zonguldak Valisi Yavuz Erkmen, kampanyayı çalışma esnasındaki yakıt ihtiyaçları için başlattıklarını söyledi. Erkmen, yıllardır mücadelesini verdikleri havaalanının çevresinde bulunan 235 metre yüksekliğindeki Bostancılar Dağı`nı tıraşlamayı kararlaştırdıklarını söyledi.

Söz konusu proje kapsamında özellikle tıraşlama işlemi sırasında 2 milyon metreküp gibi bir hafriyatın taşınması söz konusu olduğunu anlatan Erkmen, şöyle konuştu: “Bu taşımayla ilgili yakıt giderlerinin karşılanması için Zonguldak, Bartın ve Karabük`ü kapsayan bir yardım kampanyası başlattık. Araştırdık ve normalde 5- 6 milyon YTL`ye yapılması planlanan işi biz, Bartın ve Karabük`ü de içine alan bir kampanyayla imece usulüyle 1 milyon YTL`ye kapatmak istiyoruz. Böyle bir işi müteahhitlik hizmeti olarak yaptırmaya kalksanız 5- 6 milyon YTL`ye malolur. Ancak, sadece yakıt masrafıyla halledebileceğiz. Bunu bölge kentleri olarak hep birlikte başarabilecek güçteyiz. İlgili kurumlara yazı yazdık. Zonguldak bölgesinin gerek Filyos bölgesindeki yatırımlar, gerek turizm ve yolcu potansiyeli bakımından hak ettiği yere gelmesi için büyük uçakların rahatça iniş yapabileceği bir havaalanının hayalini gerçekleştirmek istiyoruz.”

Vali Erkmen, Zonguldak Halk Bankası Merkez ve Çaycuma ilçesi şubesinde “Zonguldak Valiliği Havaalanı Hesabı“ adı altında merkezde “07000016“ numaralı YTL, “58000011“ numaralı avro, Çaycuma`da ise “07000007“ numaralı YTL hesabına vatandaşların para yatırabileceğini sözlerine ekledi.

Sayın valim, sayın garnizon komutanım, basınımızın değerli temsilcileri, sevgili yurttaşlarım… neyse kaptırmayalım, görüldüğü üzere vali işi epey ciddiye almışa benziyor. İmece usülüyle yanlış yere yapılan havaalanının önündeki dağın “traşlanması” işi bu, boru değil. 5-6 milyonluk iş 1 milyona kapatılacak, zevzeklik etmek yerine adamın elini öpmemiz lazım. Bakalım bölge halkı pamuk eli cebe atıp Çaycuma şubesini paraya boğacak mı?

Yalnız valiye bir iki ipucu vereyim, ne de olsa ben de girişimci adamı severim. Şimdi bu Zonguldak havzasının adamı kesin “binmeyeceğim uçağın havaalanının dağının traşına ne para vereceğim, zamanında düzgün yere yapaydılar, gemiye biner geze geze giderim İstanbul’a, yahut Akçakoca-Düzce üzerinden otobana sardırdım mı uçaktan önce varırım” diyerek para ödemeye yanaşmaz, İmece Projesini suya düşürür. Halbuki tek parti dönemimizde parası olmayan vatandaşımızın gönüllü olarak yol yapımında çalıştırılması uygulaması ne güne duruyor?

Bu kurnaz vatandaştan kuruş çıkmayacağı kesin olduğuna göre Vali derhal Zonguldak-Bartın havalisinde “tüm vatandaşlar ellerine Gilette 5 bıçak, Permatik 3 Bıçak, Sapına kadar Derbi, Wilkinson, bunları bulamayan dededen kalma ustura almak suretiyle Bostancılar Dağını traş etme şerefli görevini yerine getirecektir” dese ne lazım gelir? Hatta her 20 kişilik traş ekibinin başına Zonguldak Berberler ve Kuaförler Odasından görevli gelecek birer berber getirilmesi de uygun düşer. Bu arada vicdanlı arkadaşlarımızın yukarıda verilen banka hesap numaralarına yardımda bulunması da hoş olur.

Tabii “yahu Fethi bey sen de 4 senedir burada traş yapıyorsun, biri YTL diğeri Euro iki hesap numarası versen de imece usulüyle destek olsak” diyenlere şimdiden teşekkür ederim. Hesap numaram: FST, Akbank Çankaya Şubesi, 865-15000000 YTL, 865-9000 EURO

Son söz: Traş Adana’da Şart Ey Edip, Adana’da Pide ye, Zonguldak’ta traş yapma.

Popularity: 39% [?]

Azmin Sonu

FST 5 Mart 2008

tuvalet.jpgAz evvel haber aktardığım yerel gazeteyi şöyle bir inceledim, ilginç şeyler var. İnternet sağolsun en ücra köy ve kasabaya kadar olaylardan haberdar olabiliyoruz. Misal Şu habere bakın, bir devlet okulu, üstelik de güya daha prestijli olduğu iddia edilen Anadolu lisesinde tuvalet skandalı yaşanmış.

Anadolu Lisesi’nde tuvalet rezaleti

Ereğli Anadolu Lisesi’nin tuvaletlerinin bakımsızlığı ve temizlenmeyişi öğrenci velilerinden tepki topladı. Lisenin zemin katındaki erkek öğrenci tuvaletlerinin bazılarının kapısı sökülmüş ya da kırılmış olmasından şikâyetçi olan öğrenciler ve öğrenci velileri, tuvaletlerin kötü koku nedeniyle kullanılamaz durumda olduğunu belirtiyorlar.

700’ü aşkın öğrencisi bulunan okulun tuvaletlerinin uzun süredir bakımsız olduğunu belirten bir veli gazetemize şu açıklamayı yaptı:

“Bir gün oğlum okuldan erken geldi. Nedenini sorunca ishal olduğu için kendini eve zor attığını söyledi. “Tuvalete neden okulda gitmediğini” sorunca şok olacağım bir cevapla karşılaştım. Çocuk “Baba tuvaletlerin kapısı yok ki” dedi. İkinci bir şoku da ‘Ne zamandan beri böyle’ dediğimde yaşadım. Çocuk ‘Ben bu okula başladığımdan beri hep böyleydi’ demez mi? İnanamadım okula kendim gittim, erkek öğrenci tuvaletlerini bir bir gezdim. Gördüklerim karşısında şaşkınlığımı ifade edecek kelime bulamıyorum. Gerçekten de zemin kattaki tuvaletlerin kapısı ya hiç yok ya da kırık bir vaziyette kenarda duruyor. Ayrıca kokudan içeriye adım atma imkânı yok. Üst kattakilerin kapısı var ama oralarda da temizlik namına bir şey aramayın.

Ereğli’nin en başarılı çocuklarının okuduğu bu okulda erkek öğrenciler için toplam 6 kabin var. Bunun da ikisinin kapısı yok. Bu çocuklara böyle temizlikten ve bakımdan uzak bir ortamda ne öğretebilirsiniz?”

Memleket-Ereğli

Baba oğulun diyalogları çok hoş ve anlamlı. Yalnız, tuvalet rezaleti yeni birşey değil elbette, benim talebeliğim zamanında da tuvaletler berbattı, hatta 40 yıllık boruların biri içerde sigara içen arkadaşın üstüne patlamıştı da epey gülmüştük. Demek ki taşraya doğru çıktıkça okulların durumu değişmemiş görünüyor. Gerçi niye değişsin, bir sebebi yok ki değişmesi için, öğretmen aynı öğretmen kafa aynı kafa. Devlet memuru ve ballı imkana sahip eğitimci modelinin geleceği yer bundan öte olacak değil ya. Hele ki gözden ırak il, ilçe ve kasabalarda.

Öte yandan bu şirin ilçemizdeki tuvaletteki delik bana ünlü bir özlü sözümüzü hatırlattı. Acaba “azimle uçan duvarı delermiş” sözünün Konya’nın Ereğli kazasında realiteye dönüşmesi mi söz konusudur? Bu azimli öğrencinin bulunup kendisine bir berat takdim edilmesi tavsiyemdir. Tabii müdürün benim kadar makul davranıp kendisine duvarı ve bonus olarak iki kapıyı ödetmeyeceğini söylemem hayalcilik olur.

Bu olay hepimize ders olsun, azmin nelere kadir olduğunu bir daha hatırlayalım. Ha, unutmadan, “Bu çocuklara böyle temizlikten ve bakımdan uzak bir ortamda ne öğretebilirsiniz” diyen veli dostum, sen çocuklara birşey öğretildiğini mi zannediyordun, gerçekçi ol. Senin çocuğun çağdaş ve laik mi ona bak, gerisine kulak asma.

Bir de ishal için bir kaşık kuru kahveyi aç karna yedir, anında cırıltıyı keser. Kabız ise nane çayı ver.

Popularity: 46% [?]

İyi ki doğdun Mertol

FST 5 Mart 2008

mertol.jpgAnadolu coşuyor, ayakta anlaşılan, dün Eskişehir derken bugün Konya’dan bir haber yolladılar, bir futbolcumuzun doğum günü kutlanmış. Bize ne demeyin, önemli adam ne de olsa kamusal alana mal olmuş insanlar normaldir, senin benim gibi değil ya. Yalnız bu futbolcunun durumu benim eskiden beri ilgilendiğim bir konuyla da ilgili olduğundan haberi paylaşmak istedim:

Bugün doğum gününü kutluyor

Brezilya asıllı oyuncu Mertol Karatay (Batista) 33 yaşında.

4 Mart 1975’te Brezilya’da dünyaya gelen tecrübeli Konyasporlu Batista (Mertol Karatay) futbolcu bugün 33 yaşına merhaba dedi. Takımın en yaşlı futbolcusu olan başarılı orta saha oyuncusu Batista, takımdaki en genç oyuncu olan 3. kaleci Eray Birniçan’dan tam 13 yaş büyük.

Türkiye’ye ilk kez 1996-97 sezonunda Gaziantepspor için gelen buradaki başarılı futboluyla dikkatleri üzerine toplayıp 2001-2002 sezonunda Galatasaray’a transfer olmuştu. 3 yıl Galatasaray’da başarıyla top koşturan Batista daha sonra Ukrayna’nın Shakhtar Donetsk takımına transfer olmuştu. 5 Ağustos 2005’te Konyaspor için yeniden Türkiye’ye gelen Batista, Ocak 2007’de Türk vatandaşı olup Mertol Karatay ismini almıştı.

Turkcell Süper Lig’de 161 müsabaka oynayan ve 8 gol atan Mertol Karatay, örnek futbolcular arasında gösteriliyor.

Memleket

Mertol Batista Karatay. Doğrusu güzel isim olmuş. Mertol son 10-15 senenin çağdaş isimlerinden olsa gerek. Mert ol, adam ol gibi bir anlamı olmalı. Karatay nedir, bir at türü mü derken, Konya’da bir semt olduğunu öğrendim. Bu da uymuş. Konyasporlu futbolcunun soyadı Kadıköy olacak değil ya, Karatay, Meram olması daha uygun olurdu. Allahtan ipin ucunu kaçırıp etliekmek, tirit, fırın kebap dememişler.

Örnek futbolcu Mertol, doğum günün kutlu olsun. Reşat, Mehmet, Gökçek, Mert ve diğer tüm Brezilya, ABD, Hint, Çin asıllı ama asıl ismiyle vatandaş olması uygun görülmeyen Türk sporcular, size de iyi çalışmalar, hayırlı işler bol güneşler dilerim.

Sünnet meselesini unuttum sanmayın, kulağınızı çekerim ha.

Popularity: 35% [?]

Ümit Verici Gelişme

FST 3 Mart 2008

ayyas.jpgBir dostumuz uyararak “Eskişehir’de neler oluyor, sen bu işe meraklısın” dediğinde sevindirici bir gelişme ile karşılaştım. Malum daha önce de konuya el atmış, Eskişehir gibi İzmir’den sonra çağdaşlığın ikinci kalesindeki gelişmelerden üzüntülerimi beyan etmiştim. Ancak şu haber çağdaşlık adına ümit verici bir gelişme sayılabilir:

 Atatürkçü Düşünce, Çağdaş Yaşamı Destekleme ve Türk Gençleri Birliği’nin organizasyonunda türban karşıtı eylem yapıldı. Valilik Atatürk anıtı önünde gerçekleştirilen eyleme ilgi olmadı. Maç olduğu gerekçesiyle ilgiyi artırmak için 17:00 sularında gerçekleştirilmesi planlanan eylem, yeterli ilgi olmayınca 45 dakika geç başlatıldı. Yaklaşık 600 kişinin katıldığı eylemde ilginç görüntüler yaşandı.

Eylem öncesi Atatürk ve Kuzey Irak’ta şehit olanlar ile Devrim şehitleri için bir dakikalık saygı duruşunda bulunup İstiklal Marşı okundu. İlköğretim ve lise öğrencilerine hükümet karşıtı pankartların taşıttırıldığı eyleme ilgi olmayınca, bir organisazyoncu eline aldığı megafonla caddeden geçen vatandaşları mitinge davet etti. “Lütfen eyleme katılın”, “Cumhuriyetimizi koruyalım”, ” Sesimizi duyaralım” şeklindeki ifadelerle yapılan davete vatandaşlar iştirak etmeyip cadde kenarından biraz seyredip evinin yolunu tutarken, iki sarhoş vatandaş eyleme alanına geldi.

Ellerine Türk bayrağı alan iki sarhoş vatandaş, eylem alanında oynayıp, attıkları ilginç sloganlarla şarkı söyledi. Adeta miting alanında ayılan iki sarhoş şahsın attığı “Muza bu devletin adamıdır”, “Bayrak inmez ezan susmaz”, “Herkez kendi muhitinde konuşsun” şeklindeki sloganlar ile “evlerinde lamba yanıyor” adlı şarkıyı okuması eyleme katılanları kahkahaya boğdu. İki sarhoş kafadar daha sonra oynayarak eylem alınından ayrıldı.

Eylemde başörtüsü karşıtı yerine AK Parti Hükümeti aleyhine slogan atılıp pankart açılması dikkat çekti. Özellikle ilköğretim ve lise öğrencilerine, “Üniversiteler değil AKP yıkılacak”, “İşçi gençlik el ele tam bağımsız Türkiye”, “Haçlı irtica üniversiteye giremez ” ve “Cumhuriyet devrimi kazanacak” yazılı pankartlar taşıtıldığı görüldü.

Samanyolu haberin “görüldü, dikkat çekti” türü lüzumsuzlukları bir yana, rakama dikkatinizi çekerim. Geçen sefer çağdaş kadınların gerçekleştirdiği eylemde 50-60 kişinin toplanabildiği düşünülürse 600 rakamı 10 katlık bir gelişmeyi göstermektedir. Ve en önemlisi, nihayet çağdaş denen kesim adam gibi bir eylem yapmış. Oynamış, gülmüşler. Eyleme katılanlar kahkaha attı deniyor, şu az bir gelişme midir? Öte yandan bazıları “canım, çağdaş mitingine de iki sarhoş yakışırdı, tam isabet olmuş” diyebilir, ben öyle düşünmüyorum. Ortalama bir çağdaş Türk vatandaşı sarhoşken dahi “ezan susmaz” türü laflar edemez. İmam Baykal şeriatı gereğince bu ikiliye kahkahayla gülünmesi ilerici AKP karşıtı hareket açısından bir gerileme sayılabilir.

Geçen yazımda Eskişehir’de ilerici kesim uyurken Kemal Unakıtan ve AKP malı götürecek, Eskişehirpor’u birinci lige dahi çıkarır bunlar demiştim, şimdi şüpheliyim. Eskişehir ayaklanmış arkadaş, kitleler sel olmuş AKP’ye karşı akıyor. Eskişehir’de dün 50 kişi, bugün 600 kişi yarın yüzbinler meydanları dolduracaktır. Bu arada maçın miting üzreindeki etkisi de unutulmasın. Herhalde stadı dolduran onbinler pazar günü evde TV önünde pinekleme ya da pikniğe gitme yerine AKP karşıtı miting alanına hücum ederlerdi. Seçimlerde de öyle olmadı mı? “Bir gün mayosuz gezin” çağrılarına karşın çağdaş yurttaşlarımız deniz kenarındayken gericiler gizlice sandığa gelip oy attılar. Buna dikkat etmek lazım.

Bu arada Muza kim yahu, Eskişehir’li bir Türk büyüğü filan mı? Muza bu devletin adamıdır demiş sarhoşlar. Bir de Evlerinde lamba yanıyor türküsü herhalde AKP karşıtı mitinglerin yeni müziği olacaktır, bu fikri de duyuruvereyim.

İki sarhoşu da tebrik ederim, Deniz Som ve arkadaşlarının Üsküdar eyleminden sonra AKP’ye çok güzel bir mesaj vermişler, bir elde içki diğerinde bayrak, işte çağdaş Türkiye bu hesabı.

Popularity: 46% [?]

« Geri - İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş