Archive for Mayıs 12th, 2008

Gez Dünyayı

FST Mayıs 12th, 2008

kuturakifw5.jpgSon günlerde Konya üzerine yazılar dikkatimi çekiyor. Elbette bunlar Mevlana, etliekmek, fırın kebabı üzerine olsa burada dikkate alacak değilim ama konu “Konya’da lokantaya gittim, rakı içirtmediler” olunca ilgimi çekti. Neden ilgini çekti ki, derseniz, efendim bendeniz ortaokul ve lise yıllarımı Konya’da geçirdim. Az çok bu güzide şehrimizi yakından tanırım. Hatta yakın zamanda kelepir olduğunu zannettiğim bir otomobili almak üzere ziyaret ettiğimde de bu şehrimizle ilgili gözlemlerim oldu. Ondan da belki bahsederim ama şu içki meselesine biraz daha detaylı bakalım, bu önemli zira. Benim için önemli değil tabii de, bazıları bunun öyle olduğunu zannediyor.

Son yılların liberal kanat yazarlarından Eser Karakaş yine bir grup liberal ahbabıyla Konya’ya konferansa gelmiş, iki çift lafın ardından adet olduğu üzere ekip Konya’nın ünlü bir lokantasına buyur edilmişler. Orada yenip içilmiş, herşey yolunda giderken siyah naylon torbalarda getirilen içkiler bir anda Eser beyin tepesini attırmış. Bu çağda bu nasıl kafa vezninde şikayetlenen Eser Karakaş şöyle diyor:

Akşam yanımızda isveçlilerle beraber gittiğimiz çok şık lokantada da normal olarak içki servisi yapılmıyor ama anlaşılan lokanta sahipleri tembihli ve bizi ayrı bir camekan salona alıyorlar, bu salona mutfaktan şarap şişeleri siyah torbalar içinde, sanki eroin ya da silah taşınıyormuş gibi getiriliyor ve servis şişeler bezle kaplanarak yapılıyor; ben bir kadeh rakı talep ediyorum ama boşuna, anlaşılan rakının kadehte görünümü lokanta sahiplerinin hoşgörüsünü ve kabulünü aşıyor.

Konuştuğum garson, Konya’nın merkezinde yanınızda kadınlarla gidilebilecek, beş yıldızlı oteller dışında içkili lokanta olmadığını söylüyor; içki şişelerinin mutfaktan bizim özel salona siyah naylon torbalar içinde taşınması beni çok huzursuz ediyor, kalkıp gitmek istiyorum ama İsveçli konuklara ayıp olmasın diye yapamıyorum.

Eser Karakaş bunları yazdıktan sonra kendisine bir destek de Radikal yazarı İsmet Berkan’dan gelmiş. İsmet bey 25 sene evveline atıfla şunları söylüyor:

[…]Hayır tabii ki değil ama bundan 25 yıl önce spor muhabiri olarak gittiğim Konya’yı, Erzurum’u, Kayseri’yi çok iyi hatırlıyorum. Yoldan geçerken alelacele karnınızı doyurmak için girdiğiniz herhangi bir lokantada yemeğin yanında bir şişe de bira içerdiniz. Şimdi ‘Bira var mı?’ diye soramıyorsunuz bile.

Yahu bilmesek inanacağız, İsmet Berkan ben o yıllarda ortaokul talebesiydim nerede Konya’da önüne gelen lokantada bira içiliyormuş? Alaattin tepesinin karşısında otobüs duraklarının yanında Teksas Pavyon diye bir yer vardı, bir de Meram yolunda bir iki içkili restoran hatırlıyorum gerisi boş laf. 25 sene evvel Konya dediğin yer orta halli bir kasaba irisiydi, Ramazanda açık lokanta bulamazdın, geçtik önüne ilk çıkan lokantada bira içmeyi. Tekel bayisi filan vardı ama içkili lokanta çok azdı. Şimdilerde ise durum değişmiş, Akyokuş’ta, Ankara yolunda bir alay “yanınızda kadınla” gidebileceğiniz içkili lokanta var. Konya çağdaşlaşıyor, siz saçmalıyorsunuz. Konya tabiriyle söylersek “bilin de mi gonuşun, bilmen de mi gonuşun?”. Bu arada lokantadaki bir diğer konuk Şahin Alpay da konuya müdahil olmuş ve şöyle şeyler söylemiş:

Yeni açılmış, alkollü içki ruhsatı henüz gelmemiş olan bir restoranda, rakı değil de şarap servisi yapılması olayının bu denli büyük bir ilgi göreceği doğrusu aklıma gelmemişti. Doğrusu ben 17 yıl sonra 36 saatliğine ziyaret ettiğim Konya kentini, son derece bakımlı, gecekondusu olmayan, yepyeni yolları ve binalarıyla, nüfusun neredeyse % 10′unu oluşturan 80 bin üniversite öğrencisiyle, başörtülü ve örtüsüz kadınların kent hayatında gayet görünür bir yere sahip olmasıyla, geçen yıl 100 ülkeye, 1,2 milyar dolarlık ihracat yapan sanayileriyle, istenen malın bulunduğu süpermarketleriyle modern ve etkileyici bulmuştum. Alkollü içki tüketimi bana göre, modernliğin ya da laikliğin bir ölçüsü değildir. Ama elbette ki, demokratik bir ülkede alkollü içki tüketmek isteyenlerin bu imkânı bulabilmeleri, bu konuda yasak olmaması gerekir. Herkes farklı tercihlere saygılı olmalıdır.

[…] Alkol tüketimi modernliğin bir ölçüsü olmadığı gibi, modernleşme de herhalde alkollü içki tüketiminin özendirilmesini gerektirmez. Aksine, beden ve zihin sağlığına zarar verdiği için alkollü içkilerin özendirilmemesi modernliğin bir icabı olarak görülebilir. Birçok demokratik ülkede televizyonda içki reklâmına izin verilmemesi bundandır. Aşırı alkollü içki tüketiminin bir sosyal sorun olduğu İsveç’te içki satışı devlet tekelindedir; 18 yaşından küçüklere satılmaz. Modernliği ve laikliği tartışılamayacak başka bir ülke olan ABD’de 1920-33 yılları arasında alkollü içki üretimi ve satışı (sağlığa zarar verdiği, çalışanların verimliliğini engellediği, sosyal sorun doğurduğu gerekçeleriyle) bütün ülke çapında yasaklanmıştı. Söz konusu yasaktan kaçakçılığa ve mafyaya kapı açtığı, suç işlenmesini özendirdiği için vazgeçildi. Ama bugün dahi ABD’nin hemen bütün eyaletlerinde alkollü içki konusunda kısıtlamalar var; kimi belediyelerde tamamen yasak.

Bir “tek” rakı içme özgürlüğünün elinden alınmaya başlamasından huylanan dostuma hatırlatacağım bir husus da, 2001-2006 arasında (yani AKP iktidarı altında) Türkiye’de alkollü içki pazarının 4 milyar dolara yükseldiği, rakı tüketiminde % 10 azalma görüldü ise de, bira tüketiminde % 35, şarap tüketiminde % 75 artış kaydedildiği. (Bkz: Referans, 8 Temmuz 2006)

Şahin Alpay konuya daha farklı yaklaşmış. Öncelikle buradan ilginç bir ayrıntıya ulaşıyoruz, işin içinde lokantanın henüz ruhsat almamış yeni bir yer olduğu detayı var. Türkiye’deAKP iktidarı döneminde alkollü içki satışının ciddi ölçüde artması da Şahin Alpay’ın dikkatimize sunduğu bir gerçek. Ancak Şahin Alpay bir noktada kesin olarak yanılıyor. Türkiye’de alkollü içki içmek onun zannettiğinin tersine hem modernliğin hem de laikliğin bir göstergesidir. Hatta açık giyinme ile birlikte tek göstergesidir dahi diyebiliriz. Türkiye’de tarikatçı, müslüman, dindar gibi olumsuz etiketlerden kurtulmak istiyorsanız yapmanız gereken tek şey içki içmektir. Devlet protokolleri, davetler filan birer imtihan meydanıdır. Bakalım içki mi içeceksiniz yoksa bardağa su, kola (şimdilerde şaraba benzeyen elma suyu) doldurup numara mı yapacaksınız. Tanıdığım gizli din taşıyan bir iki subay askerlikten binbaşılığa kadar atılmamayı buzdolaplarında sürekli bulundurdukları açık içki şişelerine borçluydular. Hasılı Türkiye’de modernlik, çağdaşlık demek kadınların açık giyinmesi ve içki içebilmesi demektir. Bunun dışında bir modernlik alameti söylerseniz ben de öğrenmiş olurum.

Konya’ya gelirsek, içki filan boş laf, isteyen içki de bulur ama ben size duble etliekmek, ayran tavsiye ederim. Tabii ehil olanlar Aziziye camisinin arkasındaki Tiritçi Mithat ile günde 3-4 saat açık olan fırın kebapçı Hacı Şükrü‘yü de ziyaret edebilirler. Hacı Bey lokantası da iyidir, tirit yanında uykuluk kebabını da öneririm. Üstelik buralara yanınızda kadınla da gidebilirsiniz, ben görmüştüm etrafta çiftler de oturuyordu. Tiritçide belki yoktur, yalan olmasın.

Diğer taraftan meşhur laflarla konuşursak “ama çağdaş ve laik kesimin korkularına da kulak vermek, bunları önemsemek” gerekmez mi? Bittabii, çağdaş kesim şu korkusunun adını adam gibi koyup “kardeşim lafı çevirmeyeceğiz, içki ve kadınlarda açık kıyafet bizim bam telimiz, bu ikisine dokunmayın da ne halt ederseniz edin” dese durum hem gericiler hem de modernler açısından kolaylaşacak. Tarık Akan filan boşa saçmalamak zorunda kalmayacak. Peki şu anda korkan çağdaş kesime ne önerebilirim?

Öncelikle yolunuz Konya’ya düşerse yanınızda bolca siyah poşet bulundurun. Bir etliekmek yahut fırın kebapçıya gittiğinizde çaktırmadan siyah poşete koyduğunuz rakıyı gizli gizli bir pipet yardımıyla içersiniz. Anlaşıldığı kadarıyla bira, rakı olmadan bu kesim adam gibi yemek yiyemiyor. İkincisi de Konya kamuoyunu etkilemek üzere bu işlerde tecrübeli bir ekibe görev düştüğü kanaatindeyim. Evet, anladınız, Cumhuriyet yazarı Deniz Som, Bedri Baykam ve Üsklüdar Şarapçıları. Hatırlarsanız bunlar Üsküdar Belediyesinin açık parkta, bahçede içki içilmesin, elin ayyaşı akşam vakti millete sarkıntılık ediyor filan diye yapmaya çalıştığı düzenlemeye rutin laiklik refleksiyle bir protesto yapmışlardı. Nutuk da okunmuş muydu, geçmiş zaman bilemedim.

Uzatmazsak, bir yere daha işaret edeyim. Ben yabancıların, ister turist ister konferans davetlisi bir mekanda yoksa “ille de şarap, rakı isterim” diye tutturduğuna şahit olmadım, veya benim gördüklerim hep gerici tiplerdi. Adam efendi gibi davet edildiği yere gider, mütebessim bir edayla sohbetini yapar, adı üstünde misafir umduğunu değil bulduğunu yer. Elin gavuru böyle yapar ama bizim gavur farklıdır, diyene de ben diyecek şey bulamıyorum.

Uzattım ama malum geri sayıyoruz, kusura bakılmasın.

Altı Okka

FST Mayıs 12th, 2008

tekbir1.jpgDün Hürriyet internet sitesinde sürmanşette “Başbakan tekbiri yanlış mı alıyor” diye bir yazı gördüm. Öncelikle bu kadar önemli görülüp manşete taşındığına göre Tekbir Giyim ile ilgili bir gelişme olabilir diye düşündüm ama yazıyı okuyunca konunun namaza başlarken yapılırken bir hareketle ilgili olduğunu anladım. Namaz kılanlar bilir, ibadetin başı, sonu belli olsun diye eller yukarı doğru kaldırılarak namaza başlanır, sağa sola selam verilerek bitirilir. Herneyse, alaka nedir diyerek yazıya baktım, şöyle deniyor:

[…] Uzun yıllar Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde çalışmış eski bir dostumla beraber televizyondaki haberleri izliyoruz. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kocatepe Camii’nde katıldığı cenaze namazının görüntüleri var. O esnada ekranı biraz daha dikkatli izliyor ve “Bak, görüyor musun? Başbakan yanlış tekbir alıyor” diyor. Ben de dikkat kesiliyorum, ama yanlışın nerede olduğunu fark edemiyorum. Zaten fark edecek yeterince dini bilgiye de sahip değilim. “Ellerinin duruşuna bak” diyerek konuşmasını sürdürüyor.

“Tekbir alınırken ellerin nereye kadar kaldırılacağı bellidir ve kesinlikle parmaklar kulak memelerine değdirilmez. Ama başbakan, parmaklarıyla kulaklarına değdiği gibi, neredeyse okkalamış durumda. Dini bütün bir insanın bunu bilmesi lazım. Zaten birçok lider de aynı yanlışı yapar durur.”

“Ciddi mi söylüyorsun? Tekbir getirmenin bu kadar katı şartları mı var?” gibisinden birkaç soru sorunca da, yerinden kalkıp içeriye gidiyor ve bir kitapla geri dönüyor. Kitabın adı “Kitap ve Sünnete Göre Namaz”. Muhammed el-Dağıstani, Memet Şahin ve Şamil Muhammed isminde üç yazarın kaleme aldığı kitabın 50’den, 54’üncü sayfasına kadar olan bölümleri okumaya başlıyoruz. Ve bir bölüm var ki , istediğimiz yanıtı alıyoruz.

“Elleri kaldırırken başparmak uçlarını kulak memelerine değdirmenin, Resulullah (S.A.V.)’ın sünnetinde yeri yoktur. Sahih olan ise yukarıdaki hadislerde zikredilen üç şekildir. Başparmak uçlarınız kulak memelerine değdirenlerin delili ise senedi, Münkatı olan (Kesilen, aralıklı, arkası gelmeyen), zayıf rivayettir.”

Üç kişinin yazdığı bir kitaptan tatmin olmadığımdan dolayı ertesi gün, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın internetteki sitesine giriyorum. Zira mezhep, tarikat faktörü devreye girip, kitapta yazılanlar ona göre şekillenebilir düşüncesine kapılıyorum. Sonuçta Diyanet’in sitesinde aradığım bilgiye ulaşınca, kuşkularım ortadan kalkıyor. Fotoğraflarla namazın kılınışı bölümünde tekbir için aynen şunlar yazıyor.

“Erkekler tekbir alırken; ellerin içi kıbleye karşı ve parmaklar normal açıklıkta bulunur. Başparmaklar, kulak yumuşağı hizasına gelecek şekilde eller yukarıya kaldırılır.”

Tüm bu bilgilere ulaştıktan sonra, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın parmaklarının o gün yanlışlıkla kulak memesine değdiğini ya da bir bildiği olduğu için bu yolu seçtiğini ayırt etmeye çalışıyorum. Ama çevremde bulunan kime sorduysam da ortak bir cevap alamıyorum. Kimi kulak memesine dokunulduğunu, kimi de temas olmadan kulak hizasında tutulması gerektiğini söylüyor. Anlıyorum ki, tekbir almadaki usuller üzerine toplumda bir buluşma noktası yok. Kimi bilmediğinden, kimi de bağlı bulunduğu cemaatin kurallarından, farklı davranış şekli gösteriyor.

Bu yazının sürmanşet olmasının sebebi ne olabilir? Tayyip Erdoğan namaz kılmayı bilmiyor mesajı mı yoksa namazda alınan tekbirin “toplumda bir buluşma noktası” olması icabederken olamamasının sonuçları mı öne çıkarılıyor? Tekbir almada toplumsal buluşmada bağlı olunan cemaat etkisi neyin nesidir?

Bunları geçelim de, bu konu beni senelerce öncesine bir Yaşar Nuri Öztürk-Ayşe Özgün programına götürdü. Televizyonda izlediğim 3 programdan biri Açıköğretim dersleri, diğeri iştahlı pumaların geyikleri boğazladığı begeseller iken diğeri kesinlikle Yaşar Nuri Öztürk’ün, Ayşe Özgün’ün konuğu tuhaf sorular soran kadınları azarladığı adını hatırlamadığım şovuydu. Son yıllarda evde Digiturk olduğundan Açıköğretim izleyemiyorum, Yaşar Nuri hoca da siyasete girip Ayşe Özgün şovu bıraktı, ben de artık nadir TV izlediğim anlarda her tür puma, çita, yaban öküzü kovalamacası ile History Channel’da ne rasgelirse onu izliyorum.

Uzatmazsak, Yaşar Nuri hoca bir programda namazda eller nasıl kalkar, nasıl bağlanır türü bir seyirci sorusuna epey gazaplanıp konuğu azarladıktan sonra bu yazarın “toplumsal buluşma noktası” filan zannettiği namazdaki bir takım şekil ve esasların aslında İslam bilginlerince tarih boyunca icat edilmiş Çin İşkencesi metodları olduğunu benim de gayet keyifle izlediğim bir yöntemle ispat edivermişti. Hakikaten de eskiden mahalle camisinde, ilmihal kitabında, namaz hocasında anlatılan namaz kılma usul ve adabının Yaşar Nuri hocanın tabiriyle Çin İşkencesinden farkı yoktur.

Yok tekbirde eller kulaklarakadar kalkacakmış ama kulak memesine değecek miymiş, yoksa değmeyecek miymiş, eller bağlandığında parmaklar bileğin arkasından birleşecekmiş, rükuya gidildiğinde sırtın dümdüz olacak, üzerine sürahi konsa devrilmeyecekmiş, secdede kollar şu açıyla açılacak, otururken sağ ayak dikilecekmiş, otururken dizin üstüne konan eller ne dizden geride ne de ileride olacakmış vs. Hakikaten bir tür eziyet. Halbuki bu ilmihal kitaplarında yazan şeylerin hiçbiri namazın esasıyla ilgili şeyler değil. Yani tekbir alırken bırakın kulak hizasını, elinizi kaldırmasanız, ayakta dururken ellerinizi bağlamasanız bile birşey olmaz. Otururken sağ ayağımı dikeyim derken kalçanızı, topuğunuzu sakatlamanıza gerek yok, nasıl rahat edecekseniz öyle oturun, isterseniz bağdaş kurun. Ne okuduğunuzun da bir önemi yok, hatta namaz bittiğinde selam vermeseniz de olur. Şekle şemale takılmamak lazım.
Hasılı kelam, gazetecinin önemli birşey zannettiği tekbirde el kaldırmanın şartı, şurtu filan yoktur. Sadece prosedür ve protokol gereği üç aşağı beş yukarı standart bir takım fiiller vardır. Sen namaz kılmayı kafaya koymuşsan kulak yumuşağını okkalasan da olur, ellerini kaldırmasan da. İmam Falan şunu yazmış, Hazreti Feşmekan bunu demiş işin teferruatıdır, kimseyi bağlamaz. Hele hele bir takım dini ibadetlerin lüzumsuz detaylarından toplumsal uzlaşma aramaya kalkmak cahillik ve budalalıktır. Ha, şunu da kabul etmek lazım, bir coğrafyada genelde nasıl ibadet ediliyorsa ve bunda insanı yoracak, sıkacak bir taraf yoksa, ona uygun hareket etmek daha mantıklı olur. İlle de dikkafalılık etmek boşa gereksizlik ve başkalarına açıklama yapma sebebi olabilir.

İbadet işlerinde detaya aldırmamak lazım, adam hala eski ilmihal kitaplarına bakıyor banyo yaparken sağ omuza üç tas su dökülecek, kıçını silerken 5 ila 7 kerpiç yahut taş kullanılacak diyor. Yahu heryerde duş denen bir şey var, tuvaletler de 2008 itibariyle iyi kötü gelişmiş durumda, tuvalet kağıdı kullananların arttığını zannediyorum. Öte yandan bunları dedim diye o zaman ait bu uygulamaları küçümsediğim anlaşılmasın. Tersine, bakın bu temizlik işleri dönemine göre devrimdir, en azından taşla maşla da olsa temizlenmek şart koşulmuş. Hele diş temizliği üzerinde iyi düşünmek lazım. Ancak işin özünü kaçırırsanız, evinizde adam gibi ipanayla, Oral-B diş ipiyle dişinizi temizleyeceğinize İstanbul’un göbeğinde elinizde bir odun parçasıyla dişinizi milletin ortasında temizlemeye kalktığınızda “o zaman in o arabadan ve bir deveye bin, tuvalette de kıçını taşla sil, istersen zımpara kullan” derim, kimsenin de gözünün yaşına bakmam.

Hürriyet gazetesindeki yazarın ezanda kulağı var, yarın öbürgün namaza başlamayı düşünüyorsa derhal yanındaki arkadaşından ayrılsın. O adam kılacağı iki rekat namazı da eziyete çevirir. Ertuğrul Özkök ve Bekir Coşkun’dan yardım alıp bu diyanette uzun yıllar çalışmış şahsı altı okka ederek şaka görüntüsünde denize atın, vatana faydanız dokunur. Ben derim ki; 3 vakit, beş vakit fark etmez, sen hele bir cumalara başla, mahallede ölen varsa bedava helva bile yersin, üstelik hutbe sırasında 10-15 dakika kestirmek sağlığa da yararlıdır.

Tayyip bey, sen de tekbiri düzgün al, dini bütün biri olarak dini yarımların gündemini meşgul etme.

Kapat
E-posta ile paylaş