Altı Okka
FST Mayıs 12th, 2008
Dün Hürriyet internet sitesinde sürmanşette “Başbakan tekbiri yanlış mı alıyor” diye bir yazı gördüm. Öncelikle bu kadar önemli görülüp manşete taşındığına göre Tekbir Giyim ile ilgili bir gelişme olabilir diye düşündüm ama yazıyı okuyunca konunun namaza başlarken yapılırken bir hareketle ilgili olduğunu anladım. Namaz kılanlar bilir, ibadetin başı, sonu belli olsun diye eller yukarı doğru kaldırılarak namaza başlanır, sağa sola selam verilerek bitirilir. Herneyse, alaka nedir diyerek yazıya baktım, şöyle deniyor:
[…] Uzun yıllar Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde çalışmış eski bir dostumla beraber televizyondaki haberleri izliyoruz. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kocatepe Camii’nde katıldığı cenaze namazının görüntüleri var. O esnada ekranı biraz daha dikkatli izliyor ve “Bak, görüyor musun? Başbakan yanlış tekbir alıyor” diyor. Ben de dikkat kesiliyorum, ama yanlışın nerede olduğunu fark edemiyorum. Zaten fark edecek yeterince dini bilgiye de sahip değilim. “Ellerinin duruşuna bak” diyerek konuşmasını sürdürüyor.
“Tekbir alınırken ellerin nereye kadar kaldırılacağı bellidir ve kesinlikle parmaklar kulak memelerine değdirilmez. Ama başbakan, parmaklarıyla kulaklarına değdiği gibi, neredeyse okkalamış durumda. Dini bütün bir insanın bunu bilmesi lazım. Zaten birçok lider de aynı yanlışı yapar durur.”
“Ciddi mi söylüyorsun? Tekbir getirmenin bu kadar katı şartları mı var?” gibisinden birkaç soru sorunca da, yerinden kalkıp içeriye gidiyor ve bir kitapla geri dönüyor. Kitabın adı “Kitap ve Sünnete Göre Namaz”. Muhammed el-Dağıstani, Memet Şahin ve Şamil Muhammed isminde üç yazarın kaleme aldığı kitabın 50’den, 54’üncü sayfasına kadar olan bölümleri okumaya başlıyoruz. Ve bir bölüm var ki , istediğimiz yanıtı alıyoruz.
“Elleri kaldırırken başparmak uçlarını kulak memelerine değdirmenin, Resulullah (S.A.V.)’ın sünnetinde yeri yoktur. Sahih olan ise yukarıdaki hadislerde zikredilen üç şekildir. Başparmak uçlarınız kulak memelerine değdirenlerin delili ise senedi, Münkatı olan (Kesilen, aralıklı, arkası gelmeyen), zayıf rivayettir.”
Üç kişinin yazdığı bir kitaptan tatmin olmadığımdan dolayı ertesi gün, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın internetteki sitesine giriyorum. Zira mezhep, tarikat faktörü devreye girip, kitapta yazılanlar ona göre şekillenebilir düşüncesine kapılıyorum. Sonuçta Diyanet’in sitesinde aradığım bilgiye ulaşınca, kuşkularım ortadan kalkıyor. Fotoğraflarla namazın kılınışı bölümünde tekbir için aynen şunlar yazıyor.
“Erkekler tekbir alırken; ellerin içi kıbleye karşı ve parmaklar normal açıklıkta bulunur. Başparmaklar, kulak yumuşağı hizasına gelecek şekilde eller yukarıya kaldırılır.”
Tüm bu bilgilere ulaştıktan sonra, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın parmaklarının o gün yanlışlıkla kulak memesine değdiğini ya da bir bildiği olduğu için bu yolu seçtiğini ayırt etmeye çalışıyorum. Ama çevremde bulunan kime sorduysam da ortak bir cevap alamıyorum. Kimi kulak memesine dokunulduğunu, kimi de temas olmadan kulak hizasında tutulması gerektiğini söylüyor. Anlıyorum ki, tekbir almadaki usuller üzerine toplumda bir buluşma noktası yok. Kimi bilmediğinden, kimi de bağlı bulunduğu cemaatin kurallarından, farklı davranış şekli gösteriyor.
Bu yazının sürmanşet olmasının sebebi ne olabilir? Tayyip Erdoğan namaz kılmayı bilmiyor mesajı mı yoksa namazda alınan tekbirin “toplumda bir buluşma noktası” olması icabederken olamamasının sonuçları mı öne çıkarılıyor? Tekbir almada toplumsal buluşmada bağlı olunan cemaat etkisi neyin nesidir?
Bunları geçelim de, bu konu beni senelerce öncesine bir Yaşar Nuri Öztürk-Ayşe Özgün programına götürdü. Televizyonda izlediğim 3 programdan biri Açıköğretim dersleri, diğeri iştahlı pumaların geyikleri boğazladığı begeseller iken diğeri kesinlikle Yaşar Nuri Öztürk’ün, Ayşe Özgün’ün konuğu tuhaf sorular soran kadınları azarladığı adını hatırlamadığım şovuydu. Son yıllarda evde Digiturk olduğundan Açıköğretim izleyemiyorum, Yaşar Nuri hoca da siyasete girip Ayşe Özgün şovu bıraktı, ben de artık nadir TV izlediğim anlarda her tür puma, çita, yaban öküzü kovalamacası ile History Channel’da ne rasgelirse onu izliyorum.
Uzatmazsak, Yaşar Nuri hoca bir programda namazda eller nasıl kalkar, nasıl bağlanır türü bir seyirci sorusuna epey gazaplanıp konuğu azarladıktan sonra bu yazarın “toplumsal buluşma noktası” filan zannettiği namazdaki bir takım şekil ve esasların aslında İslam bilginlerince tarih boyunca icat edilmiş Çin İşkencesi metodları olduğunu benim de gayet keyifle izlediğim bir yöntemle ispat edivermişti. Hakikaten de eskiden mahalle camisinde, ilmihal kitabında, namaz hocasında anlatılan namaz kılma usul ve adabının Yaşar Nuri hocanın tabiriyle Çin İşkencesinden farkı yoktur.
Yok tekbirde eller kulaklarakadar kalkacakmış ama kulak memesine değecek miymiş, yoksa değmeyecek miymiş, eller bağlandığında parmaklar bileğin arkasından birleşecekmiş, rükuya gidildiğinde sırtın dümdüz olacak, üzerine sürahi konsa devrilmeyecekmiş, secdede kollar şu açıyla açılacak, otururken sağ ayak dikilecekmiş, otururken dizin üstüne konan eller ne dizden geride ne de ileride olacakmış vs. Hakikaten bir tür eziyet. Halbuki bu ilmihal kitaplarında yazan şeylerin hiçbiri namazın esasıyla ilgili şeyler değil. Yani tekbir alırken bırakın kulak hizasını, elinizi kaldırmasanız, ayakta dururken ellerinizi bağlamasanız bile birşey olmaz. Otururken sağ ayağımı dikeyim derken kalçanızı, topuğunuzu sakatlamanıza gerek yok, nasıl rahat edecekseniz öyle oturun, isterseniz bağdaş kurun. Ne okuduğunuzun da bir önemi yok, hatta namaz bittiğinde selam vermeseniz de olur. Şekle şemale takılmamak lazım.
Hasılı kelam, gazetecinin önemli birşey zannettiği tekbirde el kaldırmanın şartı, şurtu filan yoktur. Sadece prosedür ve protokol gereği üç aşağı beş yukarı standart bir takım fiiller vardır. Sen namaz kılmayı kafaya koymuşsan kulak yumuşağını okkalasan da olur, ellerini kaldırmasan da. İmam Falan şunu yazmış, Hazreti Feşmekan bunu demiş işin teferruatıdır, kimseyi bağlamaz. Hele hele bir takım dini ibadetlerin lüzumsuz detaylarından toplumsal uzlaşma aramaya kalkmak cahillik ve budalalıktır. Ha, şunu da kabul etmek lazım, bir coğrafyada genelde nasıl ibadet ediliyorsa ve bunda insanı yoracak, sıkacak bir taraf yoksa, ona uygun hareket etmek daha mantıklı olur. İlle de dikkafalılık etmek boşa gereksizlik ve başkalarına açıklama yapma sebebi olabilir.
İbadet işlerinde detaya aldırmamak lazım, adam hala eski ilmihal kitaplarına bakıyor banyo yaparken sağ omuza üç tas su dökülecek, kıçını silerken 5 ila 7 kerpiç yahut taş kullanılacak diyor. Yahu heryerde duş denen bir şey var, tuvaletler de 2008 itibariyle iyi kötü gelişmiş durumda, tuvalet kağıdı kullananların arttığını zannediyorum. Öte yandan bunları dedim diye o zaman ait bu uygulamaları küçümsediğim anlaşılmasın. Tersine, bakın bu temizlik işleri dönemine göre devrimdir, en azından taşla maşla da olsa temizlenmek şart koşulmuş. Hele diş temizliği üzerinde iyi düşünmek lazım. Ancak işin özünü kaçırırsanız, evinizde adam gibi ipanayla, Oral-B diş ipiyle dişinizi temizleyeceğinize İstanbul’un göbeğinde elinizde bir odun parçasıyla dişinizi milletin ortasında temizlemeye kalktığınızda “o zaman in o arabadan ve bir deveye bin, tuvalette de kıçını taşla sil, istersen zımpara kullan” derim, kimsenin de gözünün yaşına bakmam.
Hürriyet gazetesindeki yazarın ezanda kulağı var, yarın öbürgün namaza başlamayı düşünüyorsa derhal yanındaki arkadaşından ayrılsın. O adam kılacağı iki rekat namazı da eziyete çevirir. Ertuğrul Özkök ve Bekir Coşkun’dan yardım alıp bu diyanette uzun yıllar çalışmış şahsı altı okka ederek şaka görüntüsünde denize atın, vatana faydanız dokunur. Ben derim ki; 3 vakit, beş vakit fark etmez, sen hele bir cumalara başla, mahallede ölen varsa bedava helva bile yersin, üstelik hutbe sırasında 10-15 dakika kestirmek sağlığa da yararlıdır.
Tayyip bey, sen de tekbiri düzgün al, dini bütün biri olarak dini yarımların gündemini meşgul etme.
Hah yakalandi sonunda! Ben biliyodum zaten bu adam takiyeci. Gosteri olsun diye gidip cuma namazi kiliyor. Dini butun herkesin bilecegi bi tekbir almaktan haberi yok.
Dini siyasete alet edince boyle oluyor iste. Ahh Atam ahh nerdesin!
Kanaltürk’ü Bugün Gazetesi satın almış!!!
Arada bir izleyip gülüyorduk, kötü olmuş…
Hürriyet’in maksadı belli; işine gelince amerikancı der, işine gelince şeriatçı ilan eder insanları, çamur at izi kalsın misali. Bu mesele de yeni bir “alaşağı” operasyonunun küçük bir detayı olmaktan başka birşey değildir.
Hürriyet’e alıştık; onların tavrı bir yana.. Sizin fikirleriniz de -eğer bu konuda samimi iseniz- çok fazla yanlış içeriyor. İslâm insan hayatının her ayrıntısına dokunur. Ki namaz dinin direğidir ve her detayı en hassas bir şekilde ifa edilmelidir (yaşadıklarımdan değil olması gerekenden bahsediyorum). Öyle “ister bağdaş kur, istersen selam verme” havasıyla pikniğe bile gidilmez; meclis bahçesinde mangal yapmanın bile bir adabı vardır, ki namaz inanan için Yaratıcı ile kurulan en sağlam bağdır ve O’na en yakın olunan andır. Böyle derin manaları havi bir ibadeti gayriciddi ve “kafaya göre” tavırlarla geçiştirmek takdir edersiniz ki akıl kârı değildir.
Mesele ibadetin kişi ile Allah orasında olması ve “istediğim gibi yaparım” noktasında ise buna kimse karışamaz; isterseniz hiç kılmazsınız, ama bütün ibadetlerin mezheplerde ufak tefek farklılıkları olmakla beraber çeşitli usulleri vardır ve inanan herkes imkan dairesinde bu usullere riayet etmek durumundadır.
“Bu ‘teferruata’ riayet edilmezse ne olur?” diyecek olursanız size okuduğum bir pasajı aktarmak isterim: “Yalnızca iman ile (kelime-i şehadet) cennete gidilmez mi?” diyecek olursanız; evet, kelime-i şehadet getiren insan cennete gider, ama “yaşanmayan” bir iman nereye kadar dayanabilir, insanı nereye kadar götürebilir? orası şüpheli..
Bu gibi meseleler başlangıcından bugününe kadar en hassas bir şekilde, ehil meclislerde tartışılmıştır. Ve maalesef günümüzde öyle bir seviyeye düşmüştür ki “ben bu konuda cevap vermek zorunda hissediyorum”.. Varın gerisini siz düşünün…
Farkediliyor demeyeyim; ama, egitim onemini vurgulamadan da gecmek istemiyorum.
Suna, “hic kilinmasa da olur” demege ramak kalmis..
Halbuki, RTE’nin hatirina, bu cesareti gosterebilmelidiniz bence..
kanal türkü satın almaları çok sevineceğiniz bişey deği
bütün samimiyetinle söylüyorum.
bu dönem tarihi olarak başları göğe erdirmeyecek.
söylenecek sözü olmama gerçeğini değiştirmiyor.
neylesin mahmut ?. paralı ve yoksul. acıklı ve söyleyecek bir sözü yok.
RC bey,
Açıköğretimden uzak kaldım ama yarışma programlarını unutmayalım. Son derece bilgilendirici ve eğlenceli oluyorlar.
Bu şekilde kılınacağına hiç kılınmasa belki denebilir ama kılana da yol göstermek lazım.
RTE’nin bir hatırı yok bende, ballı bir özerk kuruma yönetim kurulu üyesi olarak atasa düşünürdüm.
Ahmet Ali bey,
Öncelikle, fikirlerimde -bir iki nükteyi geçersek- samimiyim. Namaz ile ilgili verdiğim tarifte de bir hata yoktur. İbadette samimiyet önemliyse sizin “her ayrıntı” dediğiniz şeylerin çoğu ibadeti mekanikleştirdiği, ruhu ortadan kaldırdığı için problemlidir.
Bu tür elleri kaldırma, eğilme, yatma, kalkma gibi işin fiziki yanını çok önemliymiş gibi vurgularsanız, sonuçta başbakan uyduruk bir sebeple Hürriyet gazetesine malzeme olur.
Ben kafaya göre yazmıyorum, bunları okudum, bilirim. Namazımı da çocukluğumda öğrendiğim haliyle mızraklı ilmihal ve hanefi mezhebinin ana akım kitaplarına göre kılıyorum. Ama şunu da biliyorum ki bu şekle dönük şeyler bırakın farzı, sünneti, müstehabı en iyi ihtimalle namazın adabındandır. Yani çoğu yanlış ama falanca imam öyle dedi diye inanılan şeyler. Allah bilir o imam da bunu dememiştir de, “aman vatandaş sofu olsun, başka işle uğraşmasın” diye birileri onun kitaplarına karıştırmıştır.
Bu tartışmalar (nerede nasıl yapıldıysa, bana kimse gel senin de fikrini alalım demedi) kimseyi bağlamaz. Kimin ehil olduğuna kim karar veriyor? Klasik usulde islam bilgisi eğitimi almış olmak birini bana üstün kılmaya, çok açık olan metinleri gizemli hale getirmeye yetmez.
Tartışma denen şey de yapılıp bitmez, her dönemde yepyeni görüşler ortaya çıkabilir.
Diger yazdiklariniza katiliyorum.
Eh.. iste..
“RTE’nin bir hatırı yok bende” deyisinizi buralar tekzip ediyor bence.
Benim gordugum kadariyla, herhangi bir ‘başbakan’in Hurriyet gazetesine “malzeme ol”masinin onune gecmek istemekten farkli bir tercih var burada…
Yine de, bugz-u Muaviye mi, hubb-u Ali mi oldugunun tam olarak acikliga kavusmak ihtiyaci gosterdigini de teslim etmeliyim.
Aslında işin özü şu. Ben Ahmet Ali beye ayıp olmasın diye “başbakanınız … malzeme olur” dememiştim.
Başbakanın Hürriyete malzeme olması dolaylı olarak bana da malzeme sağladığından problem yok.
Bu hareketlerin farzı var, sünneti var ve dediğiniz gibi adab olanları var. Ama siz “selam vermeyi bile” hafife alınca benim aklıma “adab” noktasında hiçbirşey gelmedi. Dediğim gibi “herkes kendi inancını istediği gibi yaşamak noktasında özgürdür” ve bu özgürlük hiç bir beşeri gücün değil direkt olarak yaratıcının sunduğu bir özgürlüktür. Maksadım anlaşılmıştır umarım.
Başbakanın malzeme olması noktasına gelince, eğer kendisini “hatasız kusursuz bir müslüman olarak tanımlıyorsa bu tür yanlışları yüzüne vurulur ve yüzü kızarır. “Ben de herkes gibi bir insanım yanlışlarım olabilir” derse bizde anlarız ki başbakan samimi bir insandır, kendini beğendirmek seviyesinden uzaktır, hatalarını kabul edebilmektedir vs. Herkes yanlış yapabilir. Keşke başbakanımızın en büyük günahı “tekbiri yanlış alıyor olması” olsa, keşke sadece bu açıdan malzeme olsa…
Takdir edersiniz ki bu konularda “nas”lar tayin edilirken hiçbirimizin fikri alınmadı. Biz belki bu konuda keyfiyetimize göre “nas”lara dayanarak bazı manalar istihrac edebilmek makamına erişebiliriz. Yani ben okudum demekle ancak “sathi” bilgiye vâkıf olunabilir. Din ilimleri, daha doğrusu İslâmî usûller, insaflı kafirlerin bile itirafları ile sabit olduğu üzere, en ince noktasına kadar tedkik edilmiştir. Bunun içindir ki “mezhepler arasında ki farklarda çok hassas noktalara dayanır; kanın abdesti bozması veya bozmaması nüktesi bile bu noktada çok manidardır. Benim bu konudaki bilgim sathi olduğundan yorumlarımda eksik veya yanlış bulunabilir, yine en iyisi “bilenlerden” sual etmektir.
Haklısınız medeniyet sürekli terakki ettiği, yeni olay ve olgular olduğu için, eldeki verilerin yorumu da değişiklik arzetmektedir. Temizlik noktasındaki örnekler doğrudur; bugün hiçbir hocanın “taşla temizlenin” dediğini duymadım. Dinin yorumlanması da çok hassas usullerle tesbit edilmiştir bildiğim kadarıyla. Tecdid için “icma-i ümmet” yolu açık bırakılmıştır İslam’da ama bugün hemen bütün İslam alimleri bu yolun “gerekli keyfiyet bulunmadığı için” kapalı olduğunu ifade etmektedirler. Bununla birlikte her cemaatin “ihtiyaca göre fikir beyan ettiği” de doğrudur; bu kanımca yanlış değildir çünkü bu bir ihtiyaçtır keşke bu konularda herkesin güvenebileceği, merkezî bir makam olsa.. ama yok ve bunun için de her insan, halledemediği meseleleri ilmine güvendiği bir hocaya sormakta ve onun görüşlerine göre hareket etmektedir.
Demek istediğim “bu konularda tecdid ya da yeni yorumlar getirmek herkesin yapabileceği birşey değildir”.Siz, “ben kendimde bu ehliyeti görüyorum” diyorsanız o başka mesele. Bu meseleler Zekeriya Beyaz ile Beyaz Şov’da tartışılır olduktan sonra ayağa düşürülmüştür; din gır gır konusu edilmiştir.
Başbakan’a ne derseniz deyin “bana ayıp olmaz”, hele bir de doğru söylüyorsanız sevinirim.
Ben kimseyi gözü kapalı sevmiyorum. Başbakan benim başbakanım, rahatlıkla söyleyebilirim ki “AKP’ye oy verdim” ama AKP’nin “günahlarını sırtlanmadım”. Daha iyi bir parti görsem onlara verirdim oyumu. “Oyumu kime verdim” muhabbeti genellikle fanatik durumlarda olur, ama burada yalan söylüyor olmamak için, ben “sadece oyumu verdim” diyorum, kimseyle bir ortaklığım, kimseden bir çıkarım yok.
Gördüğümü yazıyorum. Yanlış görüyor olabilirim, yanlışlarım körü körüne ve kasti yanlışlar değildir, bunun bilinmesi yeter. (tabi doğru ve yanlış kavramlarının şeffaflığı konusunda birşey söyleyemem)
Ahmet Ali bey,
Ben bu ‘makam’lar konusunda oldum olasi itirazlara sahip olageldim.
Sozkonusu makamlar, genelde –ve benim baktigim yerden– zamanin siyasi erki (ya da daha sonra ortaya cikan siyasi erk) tarafindan sahiplenen gorusler degil midir?
Bu durumda, makam bagislanan kisinin (amiyane tabirle) siaysi erke yalakalik yaptigini soyleyemezsek de, siyasi erk tarafindan secilmis olmalari onlarin otoritesine –bu dolayli yoldan– golge dusurmez mi?
Kaynak belli. Kuran.
Diger bir iki kaynak ise hayli zaman sonra –metodik olarak– incelenmege baslanmis, dolayisi ile, yoruma acik olmagi bir yana birakin, eldeki datanin saglikliligi konusunda da hep soru isaretleri olmus.
Ana kaynakta yazilanlar belli ve okuyabilen herkesin ulasabilecegi bir yerde. Ana kaynagin kendisinde yazili olanlarin derinlemesine incelenmesi sonucunda ’sathi olmayan’ nereye varilabilecegini merak ediyorum –batinilik sectigimiz ya da kabul ettigimiz bir bakis degilse.
Bu cumledeki anahtar terim “insaflı kafirler” olsa gerek. Ve, bir secicilige isaret eder. Yani, kabul etmeyenler “insaflı olmayan kafirler” sayilir ve gozardi edilir –bazan da yoksayilir.
“Hadi oradan gidin isinize! Zerre kadar kandan ihtilaf (habbeden kubbe) cikarmakla ugrasmayin. Herkes bildigi gibi yapsin” demek acaba neden akla gelmemistir?
Gelmisse neden yeterli olamamistir?
‘Bilenler’ neyi bilebilir?
Ahmet Ali bey,
Hafife almak demeyelim ama tekbir alırken eli kulağa değdirmeyi farz zanneden biri için “selam verilmese bile olur” herhalde ilginç görünecektir.
Bu arada diğer yazdıklarınıza uzun cevaplar vermek istemiyorum, pek vaktim de yok.
Sadece kendiniz söylediğiniz için belirteyim, din Zekeriya Beyaz onu şovda kullandığı için değil, zaten tarih boyunca gırgıra dönüştüğü için bu kadar kolay eleştirilebiliyor.
Bence bunun üzerinde düşünmek lazım.
Selamlar.
Resul Bey;
Kavramlar üzerinde bir uzlaşma olmayınca “her kafadan bir ses” çıkıyor. Belkide böylesi daha iyidir.
Sizce herkes bildiğini yapmıyor mu?
Kur’an’ı kitap olarak herkes düzgün anlayabilecek olsaydı, tedrici olarak inmez ve O’nun canlı bir temsilcisi (Peygamber) olmazdı. Diğer kaynakların “güvenilmez olanlarına” -genel olarak- itibar edilmemiştir diye biliyorum.
FST;
Ben tekbirde parmakların değmesi meselesini “farz zannetmiyorum”; doğruyu söylemek gerekirse değip değmemesi gerektiği konusunda okuduğum ilk tartışmada bu vesileyle burada oldu. Benim itirazım, hükmü ne olursa olsun namazı oluşturan parçaların hafife alınması noktasındadır. Namazda şekilden ziyade “ihlas ve ihsan” önemli olsa da, bir ibadetin şekline dahi tam riayet (bilerek) etmeyenin ihlas ve ihsanı ne kadar olabilir?
Benim bu yorumlarda dinden kastım sadece İslam, diğer dinlere ve diğer milletlerin tavrına değil de bizim kendi dinimiz konusundaki durumumuza temas etmek istemiştim. Aksi durumda söylenecek her söz “bir sabit olmadığı için” doğru olacaktır ya da tam tersi… Ama İslam konusunda inananlar için bir sabit vardır; doğrulardan ve yanlışlardan söz edilebilir.
Daha fazla vaktinizi almayacağım.
Selamlar.
Ahmet Ali: Benim itirazım, hükmü ne olursa olsun namazı oluşturan parçaların hafife alınması noktasındadır.
Üslup biraz Y.Nuri gibi fırçalama tadında ama hafife alma yok bence..
FTS “Otururken sağ ayağımı dikeyim derken kalçanızı, topuğunuzu sakatlamanıza gerek yok, nasıl rahat edecekseniz öyle oturun, isterseniz bağdaş kurun.”
İbadetler ille de eziyetli yada konforlu yapılacak diye bir şey yok…
namazda oturuşta sağ ayağı dikmek sünnet değilmiydi…Bu arada bağdaş kuranada hiç rastlamadım…
Ahmet Ali bey,
Yok, ben Hürriyet köşe yazarını kastetmiştim, sizi değil.
Rica ederim, niye vakit alasınız, bunlar önemli konular.
TT,
Evet, konforlu veya eziyetli olmasına gerek yok ama “ille de eziyetli olursa sevabı çok olur” diyenler olabiliyor.
Sağ ayak ve bağdaş kurma konusunda teknik bilgiyi daha sonra vereyim. Öte yandan alışılagelmiş namaz kılma biçimi değişsin anlamında değil “böyle bile olabilir” anlamında söylüyorum.
bence cok sacma bir site
İyi