Archive for Ağustos, 2008

Olmadı Paşam

FST Ağustos 31st, 2008

ataturkun-diktatorlukle-hicbir-ilgisi-yok.jpgYeni Genelkurmay başkanımız adet olduğu üzere ve belki de ister istemez devir teslim, 30 Ağustos derken 2-3 konuşma yapıp epey mesaj vermek zorunda kaldı. Geçen senelere göre “acaba darbe sinyali alabilir miyiz” iştahı kalmamış da olsa, 22 Temmuz, Ergenekon  ve kapatılmama davası tokadıyla feleği şaşmış bir kesim satır aralarından “aha, paşa mesaj verdi, laiklik dedi” diye saçmalarken ve bazı detaylarda debelenirken, İlker Başbuğ ilginç birşey demiş:

Sakarya Meydan muharebesi ne zaman oldu? 1921 Eylül. Büyük Taarruz ne zaman? 26-27 Ağustos. Arada 10 ay var… Bir defa şunu iyi anlayamıyoruz. Atatürk gerçek bir siyaset adamıdır, hem büyük bir liderdir. Atatürk’ün diktatörlükle hiçbir ilgisi yok. Atatürk’ün kanuna, hukuka, yasalara, sisteme uymayan hiçbir hareketi yok ama bugün hala ’Atatürk diktatör’ diyenler var. Onu okusalar, öğrenseler, şunu yaptı, şöyle yaptı deseler… Sakarya Zaferinin üzerinden 10 ay geçmiş. Meclis’te ne kadar baskı var biliyor musunuz? ’Ordu niye duruyor, niye taarruz etmiyor?’ Korkunç baskı var, ağır eleştiriler var.” Orgeneral Başbuğ, gazetecilerin ısrarlı soruları karşısında, “Biz 30 Ağustos’u konuşuyoruz. 30 Ağustos’un siyasi boyutlarını, mali boyutlarını konuşuyoruz” diyerek, güncel konulara girmedi.

Öncelikle gazetecilerin paşanın 30 Ağustosla ilgili teknik mesajlarına pek kulak asmadıkları anlaşılıyor. Öyle ya, Paşa Sakarya diyor, Meclis diyor berikinin aklı başka yerde. Neyse diktatörlüğe geleceğiz de 10 ay denmiş, ben kaba bir hesap yaptım,  Eylül 1921 ile 26 Ağustos 1922 arasında neredeyse 11-12 ay var. İlker Paşa herhalde net hesabı yapamamış. Diktatörlük konusunda da hatalı, bizzat Atatürk  İlker Başbuğ’u yalanlıyor. Atatürk’ün sevdiğim yanlarından biri gerçekçiliğidir. Bakın tarihçi Mete Tunçay’ın başka ilginç şeyler de söylediği şu mülakatta ne deniyor:

Fethi Okyar, Serbest Fırka dönemini anlatırken yazıyor: `Mustafa Kemal bana dedi ki: Gençliğim Abdülhamit baskıcılığına karşı bir isyan hareketleriyle dolu geçti, bugün bir yere geldik, gözlerimi kapatsam arkamda bırakacağım bir diktatör manzarasıdır.` Arkamda bırakacağım diktatörlüktür diyor,

Yine, Avni Özgürel ile Vakit gazetesinde yapılan bir mülakatta da aynı konudan biraz daha gerisiyle bahsediliyor:

Atatürk, Fethi Okyar’a “Bir Fransız gazeteci geldi. Konuştuk, görüştük, ülkesine gitti, gazetesine yazdı. Benim için diktatör diyor” der. Fethi Okyar da “Estağfrullah” diyor. Atatürk de “Hayır, doğru. Öldüğüm zaman arkamda bırakacağım manzara bir diktatörlük manzarası..” der ve Okyar’dan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurmasını ister. Yani Atatürk içinde bulunduğu siyasi fotoğrafın farkındadır.

Görüldüğü üzere Atatürk manzaranın farkında ama herhalde bugün sayın genelkurmay başkanı dahil birçok insan bundan haberdar değil. Atatürk açıkça ‘kıvırmana gerek yok Fethi, bak okul arkadaşı olmamıza rağmen sen bile benim karşımda korkudan titriyor, estağfirullah filan diyorsun, alenen diktatör manzarası sergiliyoruz, şu işi halledelim, sen Fırkayı aç, ben koltuk çıkarım merak etme, al, kardeşim de senin partiye girecek’ diyor. İşler o şekilde gelişmedi ama daha ne olsun? Atatürk’ün kendi sözü ortadayken İlker paşanın şu sözleri hiç uygun düşmemiş.

Ben doğrucu adamım, uyarmak boynumun borcu.

Plazma

FST Ağustos 27th, 2008

plazma21.jpgHatırlanırsa bu yılın başında hepimiz yeni bir oluşumla müjedelenmiş, ülkenin istikbali içinbir kere daha umutlanmıştık. CHP’nin yağız delikanlısından kazık yedikten sonra tunç yüzlü Anadolu insanına bel bağlayan Yaşar Nuri hoca siyaset bayrağını tek başına açmış, ne işler karıştırdığını bir türlü çözemediğim, son yılların hızlı ulusalcısı Yaşar Okuyan da kendisiyle işbirliği yaptığını ilan etmişti. O zamanki yazımın sonlarında şöyle demişim: “Ben ümitliyim arkadaş, iki Yaşar bir araya gelince AKP’yi toz ederler. Bak CHP’nin süngüsü düşmüşken muhalefet bayrağını dalgalandıracak iki yiğit çıktı, biz de neşemizi bulduk.” Hakikaten de tüm yurt sathında ümit dalga dalga yayılmıştı. Gel gör ki iki Yaşar’ın partisi geçtiğimiz günlerde sıkıntıya girmiş, Yaşar Okuyan Yaşar Nuri Hoca için ağır sözler ederek partiden ayrılmış. Yalnız ayrılsa iyi, giderayak malların paylaşımını da istemiş:

HYP Genel Merkezi’ndeki eşyaların yüzde 90’ının kendisine ve ekibine ait olduğunu savunan Okuyan, avukatları eşliğinde mal tespiti yaptırmaya hazırlanıyor. […] Okuyan, koleksiyon değeri olan 8 tablosunun yanı sıra Öztürk’ün kullandığı büro mobilyaları ile plazma televizyonu da istiyor. Okuyan, büro mobilyalarının büyük bölümünün birleşmeden sonra kendisinin genel başkanı olduğu Hür Parti’ye ait olduğunu öne sürüyor. Okuyan ve ekibi, partideki eşyaların dökümünü çıkartarak, kendilerine verilmesini istedi. Listedeki eşyalar normal paylaşımla Okuyan ve ekibine verilmezse, mahkeme aracığıyla mal tespiti istenecek.

Bu nasıl iş, Yaşar Nuri hoca büyüklük yapıp seni partiye alacak sen de uyduruk bir vesileyle partiden ayrılırken masa, sandalye, televizyonun hesabını yapacaksın. Ama Yaşar Nuri hocada da kabahat var, sen önüne geleni bir televizyon alıverdi diye partiye doldurursan onlar da ilk fırsatta seni böyle arkadan vururlar.Hocam sana aynı nasihatı tekrarlıyorum: Partiyi pırtıyı bırak, derhal Ayşe Özgün’ü bul, hangi kanalı istersen kapıyı açacaklardır size, kokana karıları konuk et, hem “kafamdaki boya abdeste engel olur mu” diye soru soranlara arada bir fırça çeker stres atarsın, hem de biz ekran başında mest oluruz.

Bunu yaparsan söz gidip 106 ekran bir plazma alacağım, programı oradan izleyeceğim.

Ne Bakıyorsun

FST Ağustos 27th, 2008

srk.jpgDerinsular Serdar bey ara veriyormuş, baktım birilerine kızmış. Kızdığı yazıyı ben de görmüştüm, Kemalist ekibin dindar insanlara bakışını anlatıyordu, bir de ingilizce yazan Türk bir blog yazarı altın madalyalı güreşçinin kazandığı maç sonrası secdeye kapanmasından utanmış ve çözebildiğim kadarıyla “yobaz herif mundar etti güzelim madalyayı” anlamında birşeyler söylemiş. Serdar bey de orada bazı yorumlar yapmış, blogcu ve yandaşlarına bırakın bu işleri de biraz adam olun şeklinde nasihatler etmiş ancak anladığım kadarıyla karşıdakilerin “Yeah let’s also be tolerant of those who puke at the sight of such bullshit” türü lafları üzerine de boşa kürek çektiğini anlamış. Aslında Serdar bey bu işleri iyi bilir, bu tür adamlar ortalıkta sürüyle, son iki yılda kazanımlarının kayba dönüşmesiyle iyice de azgınlaşmış vaziyetteler. Kendi yarım akılları ve hayal dünyalarındaki ‘çağdaş’ görüntüye uymayanlara alenen hakaret etmeyi hak zanneden bu tiplerden heryerde bol miktarda var. Kıyafetiniz bir köylüyü andırıyorsa, hanımsanız ve başınız örtülüyse, entel olmayan sakallı biriyseniz, islam diniyle ilişkili sayılabilecek bir tavrınız varsa aşağılanmanız gayet normal görünür. Başı açık bir hanım otomatik olarak alim, başı örtülü ise cahil addedilir, başı açık örtülü olana akıl vermeye, yol göstermeye kalkar. Ye kürküm ye düzeni yanında kafalarından uydurdukları şablonlarla insanları yargılarlar. Dolayısıyla bunlara kızıp ara vermeye gerek yok, yoksa Serdar bey tipik bir ulusalcıdan makul hareket mi bekliyo? Aslında bu anormal karşılanacak bir durum olurdu.

Bu lafları şuraya bağlayacağım, ilginç birşey, sabah tuvalette haberlere göz atarken tam da bu konuyla ilgili bir gelişmeye rastladım. Eğlenceli ve anlamlı bulduğum için sizinle paylaşmak isterim. Hürriyet gazetesinde İzmirde vapurda cereyan eden hadise şöyle gelişmiş:

[…] Cüppe ve namaz takkesiyle dolaşıp Karşıyaka’dan Konak’a giden yolcu vapuruna binmek isteyen A.K. ve B.Ç., iddiaya göre, kendilerine bakıp konuşan topluluk arasındaki CUMOK (Cumhuriyet Gazetesi Okurları) üyesi, emekli işçi Ferhan Vecdi Küçükerbaş ve eşi Sevgi Küçükerbaş’a laf attı.

A.K. ve B.Ç.’nin, ‘Ne bakıyorsun sen?’ sorusuna, Küçükerbaş da, “Sen Türk müsün İranlı mısın? Kılık kıyafet kanunu var. Bu şekilde dolaşamazsınız” cevabını verdi. A.K. ve B.Ç.’nin, “Türkiye’de orman kanunu var. Hayvanlar gibi çıplak dolaşıyorsunuz” demesi üzerine Küçükerbaş, güvenlik görevlilerine gidip durumu anlattı.

Güvenlik görevlilerin haber vermesi üzerine, durdurulan yolcu vapuruna gelen polis, karşılıklı birbirlerinden şikayetçi olan A.K., B.Ç. ve Küçükerbaş’ı karakola götürdü. İfadelerine başvurulan A.K., B.Ç. ve Küçükerbaş, savcının talimatıyla serbest bırakıldı.

Önce cübbeli ve takkeli vatandaşların hakkını teslim edelim. Hakikaten süper espri yapmışlar. Nüktedan adamı severim. CUMOK okuru emekli vatandaşımız ise geleneksel yapıyı bozamamış kendisine sorulan “ne bakıyorsun” sorusuna “yanlış anladınız beyefendi ben arkadaki martıya bakıyordum” yahut “sana bakıyorum ulan, yasak mı” demek yerine “Sen Türk müsün İranlı mısın” gibi benim tuhafıma giden bir cevap vermiş. Bu uyumsuzluk sizin de dikkatiniz çekmiş olsa gerek. Arkadan gelen “kılık kıyafet kanunu var” lafını ise garipsemedim. Zira her duyarlı vatandaş gibi takke ile gezen birine kanunları hatırlatmak görevimizdir. Misal geçen gün ben de birilerine kanunlardan söz eden bir memuru “hani senin şapkan, bu ülkede kılık kıyafet kanunu var” diye uyarmıştım.

Bu kadar da değil, sırf kanun duyarlılığım sebebiyle evimin yakınındaki parkta çekirdek satan seyyar satıcıyı da gizlice yakındaki bir polise ihbar ettim, adam alenen basılı kağıtlardan külah yapıp çekirdekleri buna dolduruyordu. Polise yaklaşıp “memur bey, şuradaki şahıs 3517 sayılı Yazılı ve Basılı Kağıtlardan Kesekağıdı Yapılamayacağına Dair Kanuna rağmen eski bir hayat bilgisi kitabını çekirdek külahı yapıyor, lütfen duruma el koyun” dediğimde polis bir süre suratıma anlamaz şekilde baktı ve “Fethi bey o kanun 2007 yılında kaldırıldı, bu arada istersen bir doktora görün, kafana güneş filan geçmiş olmasın” şeklinde cevap verdi. Eh, kanun kalkmışsa yapacak birşey yok tabii. Ben kalkacağını işitmiştim ama son durumu bilmiyordum. Neyse konuyu dağıtmayalım, her bilinçli çağdaş yurttaş kanunsuzluklara karşı görevini yerine getirmelidir, maksadım bunu vurgulamaktı.

Karşıyaka vapuruna dönersek, olayda bilinçli CUMOK okurunun kendince uygun olmayan bir kıyafet giyinen iki kişi hakkında rahatsız edecek şekilde fısır fısır konuşması Serdar beyin şikayetçi olduğu zihniyetin bir yansıması aslında. Bunlar insanları giyim kuşamına göre değerlendirirler. Aslında kabahat orada değil, II. Mahmut, Atatürk gibi devrimcilerin nedense “yahu devrim yapacağız ne etsek, hah, buldum şalvar yerine pantolon, fes yerine şapka koyalım, cillop gibi modern yurttaşlarımız olur” demesinde bir problem var. Rahmetliler büyük adamdı ama şu hakikati çözemediler de ona yanarım. Bırak adam ne giyerse giysin, ne demişler ‘Bed asla necabet mi verir hiç üniforma, Zerdûz palan vursan eşek yine eşektir’ neticede. Bizde ise eşeğe şapka giydirip kravat takınca devlet memuru olacağı zannediliyor.

A.K ve B.Ç (ikilinin adı niye kısaltılmış ki, CUMOK mensubu Ferhan Vecdi beyin adı F.V.K diye yazılmamış) orman kanunu demekle acaba neyi kastettiler? Kafasına esen karşısındakini sırf giydiğindenb dolayı aşağılayamaz, orman mı burası anlamında mı söylediler yoksa sözün devamındaki ‘hayvanlar gibi çıplak dolaşma’ gereği “siz bizim kıyafetimize laf ederseniz nah böyle taşı gediğine koruz, Hürriyet de sizi haber yapar, yedi düvele rezil, F.S.T’ye malzeme olur olursunuz” mu kastettiler bence meçhul.

İşin polisiye kısmına gelirsek, acaba F.V.K. polise gidip ne söylemiş olabilir. İki ihtimal var, öncelikle ve akla yakın olarak “memur bey, şuradaki iki şahıs devrim kanunlarımıza karşı gelecek şekilde giyinmişler” dediklerini düşünebiliriz. İkinci ihtimal “bize hayvan dediler” olabilir ki, bu durumda işin rengi hakarete doğru değişmiş oluyor. Belki de “bu devrim düşmanları Türkiye’yi ormana benzetip bize hayvan dedi” şeklinde bir terkip yapmışlardır. Ama savcı her ne dendiyse umursamayıp “kızdırmayın adamı, sıcakta bir de sizinle mi uğraşacağım” diyerek gericileri salıvermiş. Ben CUMOK üyesi yerine olsam konuyu Cumhuriyet gazetesine iletip şansımı bir de orada denerim. Hem de “artık hukuka da mı güvenemeyeceğiz, Fetoşun adamları buraya kadar sızmış” türü laflar etme şansı yakalanmış olur, Cumhuriyet bu işe balıklama atlar, Hürriyet artık üstünde durmuyor, Aydın Doğan yelkenleri epey suya indirmiş görünüyor.

Hasılı, bu kafaya kızmaya gerek yok, gereksiz stres olur. Ha, ille de ara verecekse Serdar bey gelsin burada yorum yapsın, kafası dinlenmiş olur.

Ödenek Yetersizliği

FST Ağustos 26th, 2008

etikrr.jpgBirkaç gündür etik kurul denen birşey duyuyorum. Güya AKP bir kurul oluşturmuş, kamudaki etik dışı davranışlar denetlenecekmiş. Yahu ‘minareyi çalan kılıfını hazırlar’, ‘it iti ısırır mı’, ‘hele ayağıma yer edeyim, gör ben sana ne edeyim’, ‘avukat tutma hakim tut’, ‘anamı yargılayan kadı’, ’salla başı al maaşı’, ‘devletin malı deniz’ türü lafların Türk-İslam tarihiyle bu topraklarda kök saldığını bilmesek inanacağız. İşte AKP’nin oluşturduğu bu kurul nihayet birkaç yılın hesabını vermiş, bana biraz kaybettiği koyunların karşılığında sahibine bir tas yoğurt götüren çobanın hikayesini andırdı. Haberde şu söyleniyor:

Kamu görevlilerinin etik davranış ilkelerine aykırı uygulamalarının önlenmesi, kamu görevlilerinin görevlerini yürütürken uymaları gereken etik davranış ilkelerini belirlemek amacıyla Başbakanlık bünyesinde kurulan Kamu Görevlileri Etik Kurulu, 3 yıl boyunca Türkiye’de hiçbir etik davranış ilkelerine aykırılık tespit edemedi.

AKP hükümeti tarafından Başbakanlık bünyesinde kurulan ve kurulduğunda büyük ses getiren Kamu Görevlileri Etik Kurulu yasal sınırlandırmalardan ve maddi yetersizliklerden dolayı sadece konferans düzenlemek ve akademik çalışmalar yapmakla sınırlı kaldı.

29 Eylül 2004 tarihinde ilk toplantısını gerçekleştiren kurul yasal düzenleme gereği Cumhurbaşkanı, TBMM üyeleri, Bakanlar Kurulu üyeleri, Türk Silahlı Kuvvetleri ve yargı mensupları ile üniversitelerle ilgili inceleme yapamıyor. Sadece en az genel müdür veya eşiti seviyedeki kamu görevlileri hakkında inceleme yapabilen kurul yargıya intikal etmiş dosyalara da bakamıyor. Kurulun çalışmalarının atıl kalması 2005-2008 yıllarına ait faaliyet raporunda da göz önüne serildi.

3 YILDA 265 BAŞVURU

Rapora göre kurula 2005 yılından 2008 yılının Temmuz ayına kadar 265 başvuru yapıldı. […] Kurul bu başvuruların çok büyük bir bölümünü incelemeye alamadı. 42 başvuru Bakanlar Kurulu ve TBMM üyeleri, Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, yargı mensupları, üniversiteler ve kurumun görev alanına girmeyen diğer kuruluşlarla ilgili olduğu için incelemeye alınmadı. 36 başvuruyu yargıya intikal ettiği, 19 başvuruyu mevzuatın yürürlüğü öncesine ilişkin olması nedeniyle, 87 başvuru kapsam dışı kamu görevlileri ile ilgili olması nedeniyle, 35 başvuru da genel ve soyut nitelikte olması veya iletişim ve kimlik bilgileri olmaması nedeniyle değerlendirmeye alınmadı.

Değerlendirmeye alınan dosyalardan hiçbirinde ise etik davranış ilkelerine aykırılık tespit edilmedi. Kurulun 2007 yılına ait 4, 2008 yılına ait 8 dosyayı incelemesi ise halen sürdürüyor. Faaliyet raporunda başvurularla ilgili yapılan değerlendirmede ise yasadan kaynaklanan birçok nedenle başvurulara ilişkin inceleme ve araştırmaların sonuçsuz kaldığı belirtildi.

BAĞIMSIZ BÜTÇE TALEBİ

Kamu Görevlileri Etik Kurulu’nun raporunda faaliyetler için Başbakanlık bütçesine konulan ödeneğin yetersiz olduğundan da yakınılarak kurulun faaliyetlerini etkin olarak sürdürebilmesi için bağımsız bir bütçeye ve bunu sağlayacak teşkilata gereksinim olduğu belirtildi.

Herkes “efendim, nasıl olur, bu kurul boşa mı oluşturulmuş, bu ne verimsizlik, ortalıkta bırakın etiği resmen çuvalla hırsızlık yapılıyor, adam kayırma, rüşvet, torpil, kamu kaynaklarının israfı gırla” filan derken benim aklım kurul üyelerinin maaşlarına takıldı. Kurulla ilgili kanun da şu linkte, bir uzman yorumcumuzun kabataslak hesabına göre bu kurula girenler net 5000 YTL gibi bir maaş alıyorlar. Muhtemelen ıvırı zıvırıyla, gezmesi tozmasıyla bu rakam iyice şişiyordur. Kanuna göre 11 üye seçiliyormuş, bunların sırf maaşı 4 yılda milyonları bulur. İnsanın ağzının sulanmaması mümkün değil. Ha, diyeceksiniz ki, bir kurul bu mu, canım hepsini nasıl sayayım, Türkiye şahane bir özerk, üst, alt, yan kurul cenneti, AKP’ye zamanında rampalayanlar herhalde ayda bir ev alıyorlardır. Bu kurula önem vermem işin etik boyutundan dolayı. En azından kulağa hoş geliyor, mesela 93 kişi alınacak sansür kurulu da yağlı kapı olmakla birlikte sansür kelimesinin menfi bir tarafı var.

Gelelim Etik Kurulunun 3 yıllık bilançosuna. Öncelikle sonuç sevindirici. Türkiye’de etik ihlalinin görülmemesi hepimizi sevince boğmuş olmalı. Gerçi o kadar istisna var ki adamların soruşturacağı kimse sayısı parmakla gösterilebilir. Yine de iş iştir, kemali ciddiyetle 265 dosya içinden 219 dosyayı ayırıp 46 tanesini incelemişler. Bunların da 34 tanesi beraat etmiş, kala kala 12 dosya kalmış. Benim kanaatim bu kamu yöneticilerimize de iftira atıldığı yönündedir. Bir de şu var, acaba suçsuz bulunan yönetici ile ilgili şikayette bulunan (muhtemelen adı vs. yazılı) diğer memur, şahıs hakkında iftira cezası veriliyor mu? O konuda bir açıklama göremedim.

Sizin de dikkatinizi çekmiştir, arada tuhaf bir cümle var “maddi yetersizliklerden dolayı sadece konferans düzenlemek ve akademik çalışmalar yapmakla sınırlı kaldı.” deniyor. Benim anlamadığım maddi yetersizlik varsa nasıl konferans düzenleniyor, akademik çalışma (ne demekse) yapılıyor? Kurulun üstüne vazife değil ki bu işler? Allah bilir bu konferans için bir sürü masraf edilmiş, akademik çalışma adıyla da eş dost beslenmiştir. Allahtan maddi yetersizlik varmış, demek para bulsalar konferansın üstüne panel, uluslararası sempozyum gibi ahbap çavuş toplantılarına dünyanın parası harcanırdı.

Zaten yazının sonunda ‘bağımsız bütçe ve teşkilat’ lafı geçiyor. Bunun Türkçesi “Yedik ama gözümüz doymuyor, şurada vatandaşın üzerindeki yırtık da olsa bir don mudur, tam seçemedim, hah, onu da bir zahmet alsak, aksi takdirde etik denetim yapamayız” şeklinde düzeltilebilir. Teşkilat ne iş yapacak demeyin, muhtemelen 80-100 kişiyle başlayıp Ankara’da Diyanet İşleri Başkanlığı camisinin önüne bir etik gökdeleni dikmeye kadar işi vardıracaktır. Etik kurulunun olmayan işi için teşkilat ve bütçe istemesi ise Alaturka Etik olarak adlandırılabilir.

Kısaca, AKP lüzumsuz faaliyetler dizisine bir yenisini daha eklemiş, 4 yıldır ne yaptığı belli olmayan bir kurul hesap veriyoruz diye vatandaşı salak yerine koyan bir rapor hazırlamış. 3 yılda etik ihlaline rastlanmamış, konferans verilmiş, akademik çalışma yapılmış, bütçe lazımmış, teşkilat kurulsunmuş vs. Türkiye’ye etik, ciddiyet, kural gibi laflar bir gömlek büyük gelir, bu sebeple AKP ille de yandaşlarını beslemek istiyorsa boşa ek masrafla milletin parasını çarçur etmesin, bu 11 adamı mevcut kurumların yönetimine getirsin oradan nemalandırsın. Yok “AKP dindar adamların partisi, orada kul hakkına, yetim malına, milletin vergisine el uzatılmaz, bu resmen yağmacılıktır, önceki hükümetler bu sebeple eleştirilmiyor muydu” diyorsanız orası ayrı. Enayilik etmek yasak değil tabii ki.

Ha, bu nemalanmadan biz niye istifade etmeyelim deniyorsa, bakın o noktada hemfikirim ve daha gerçekçi bulurum. Haydi ben sıraya giremedim 8-10 milyar maaşlı bir kurula koyamadınız, yahut belediye kaldırım taşı söküp takma ihalesini vermediniz, bakın önümüz kış, doğalgaz zammı da otomatiğe bindi, 2 ton kömür isterim arkadaş, yanında da 3-4 aylık makarna stoğu olursa hayır demem.

Business Class

FST Ağustos 25th, 2008

business.jpgBugün bir ahbabım haberdar etti, bir iç hat seferinde buiness class denen yerde tartışma yaşanmış, Milliyete göre haber şöyle:

Ilımlı İslam ve mahalle baskısı uçakta da kendini gösterdi. Türk Hava Yolları’nın TK 0685 sefer sayılı Gaziantep-İstanbul uçağında Business Class’ta seyahat eden iki yolcu, şarap yüzünden birbirine girdi.

14.45’te kalkması gereken Gaziantep-İstanbul uçağında Business Class’ta yolculuk eden konuklara ikram edilen bir kadeh şarap ortalığı karıştırdı. Dua ettiğini ve şarap kokusundan rahatsız olduğunu söyleyen bir yolcu, daha önce uyardığını ifade ettiği bir gazeteciye bağırmaya başladı.

Olaya tanık olanlar tartışmanın neden çıktığını anlayamadan bağırışmalar küfüre dönüştü. Kabin ekibinin müdahalesine karşın sakinleşmeyen sinirli yolcu, “Şarabı içme dedik, leş gibi kokuyor. Git bir saat sonra evinde iç, rahatsız oluyorum” şeklinde konuşunca ön kısımdaki birçok yolcu kendisine tepki gösterdi.

Aralarında eski Fenerbahçeli futbolculardan Engin Verel ve Ogün Altıparmak’ın da bulunduğu yolcuların tepkisi üzerine ifadelerini daha da sertleştiren şahıs, ağıza alınmayacak küfürler etmeye başlayınca olay büyüdü. Engin Verel’in, “Burası Atatürk’ün cumhuriyeti” sözleriyle daha da alevlenen tartışma, kabin amirinin arka bölümden yolcuları Busines Class’a alıp sorun çıkartan şahsı başka koltuğa oturtarak çözmesiyle yatıştı. Siniri dinmeyen yolcu, “Bu gazeteciler kendilerini bir şey zannediyorlar” diye söylenmeye devam etti.

Ilımlı İslam ve mahalle baskısı mı? Burada ılımlı olan nedir, duacı herif alenen cıngar çıkarmış. Mahalle baskısı da yanlış, bakın cazgırlık yapan dinciye derhal ‘Atatürk’ baskısı uygulanıvermiş. Zira business class denen yerin mahalle sakinleri şarapçı çağdaşlardır, dua gibi bir yenilik getirmek isteyene baskıyı uygulayıvermişler. Diğer taraftan bir kadeh şarabın ettiğine bakın. Şişede durduğu gibi durmaz derler ya, kerata koca uçağı karıştırmış.

Dua ettiği iddia edilen şahıs (uçak korkusuyla mı ediyordu acaba, durduk yerde dua edecek hali yok ya) şarap için kokuyor demiş. Benim bildiğim şarap pis kokan birşey değildir, koksa koksa onu içen adam kokar. Kola, meyve suyu içen de zamanında yıkanmazsa leş gibi kokar neticede. Bu arada rakı fena kokmaz, bak onu bilirim. İçtiğimden değil, yanlış anlamayın, ama kokusu iyidir. Kokoreç kokusunu da severim. Şarap içilen yerlerde ben koku filan almıyorum, demek ki uçaktaki vatandaşımızı rahatsız eden koku adı verilmeyen gazeteciye ait. O da muhtemelen yarın bir köşe yazısıyla durumu açıklar. Duacı yolcu herhalde şarap içmek dinen yasak, öyleyse mutlaka kötü kokuyordur diye düşünmüş olsa gerek.

Engin Verel diye eski bir futbolcu da konuya farklı bir açıdan yaklaşarak “burası Atatürk cumhuriyeti” demiş. Yani şunu mu kastediyor, Atatürk Cumhuriyeti bir tür meyhane midir, ayırt edici özelliği şarap içmek midir? “Beyefendi, burasi içki içilmesi serbest olan bir bölge, arzu ediyorsanız başka yere geçin, ayıp oluyor” türü bir cümle kurmak yerine ülkenin ilk cumhurbaşkanı ve yönetim şekline atıf yapması garip kaçmış. Kaldı ki Atatürk cumhuriyetinde esas olan Rakı ve leblebidir, daha birkaç gün evvel Yalova’daki törenlerde bunu bir kere daha gördük. Şarap da nereden çıkıyor? Şarap asla çağdaş Cumhuriyetin içeceği olamaz. Durduk yerde icat çıkarmayalım.

Son olarak bir “business” lafı var, demek ki burada iş adamları yolculuk ediyor, gazetecinin, emekli futbolcunun işi ne ola ki? Bunların gazete patronları eşşek mi, bir saatlik yola adam gibi ekonomik bilet alsalar gitmeyecekler mi? Türk patronu da çok savurgan canım. Görgüsüzlüğün manası yok. Yalnız konuyla ilgili ben Ertuğrul Özkök’ten bir yazı bekliyorum, malum Ramazan geliyor, kendisi iftarı ‘iyi bir şarapla’ açmanın uzmanıdır. Şu aralara başbakana da ne olur bir meyhanede kadeh kaldırsa türü akıllar veriyor, onunla da birleştirir konuyu.

Bir de şunlar vardı, bir eylem daha patlatsalar da gülsek. Zamanında teklif de etmişim. Misal Gaziantep’e gidip yolcuları birer şişe şarabı kafaya dikerek karşılayabilirler. Artan şarapları da fukara Antepli akşamcılara bırakırlarsa işe sosyal boyut da karıştırılır.

Belediye Seçimleri ve Kriterler

FST Ağustos 24th, 2008

koltuk.jpgBaşbakan Erdoğan yaklaşan belediye seçimleri vesilesiyle bazı açıklamalar yapmış. Tüyü bitmedik yetime de atıfta bulunmuş. Güya AKP bu seçimde aday kriterlerine dikkat edecekmiş. Niye söylediğini anlamadım binaların sıvası ile ilgili birşeyler yanında, “Açık söylüyorum. Haksız makam ve mevki isteyen, haksız şöhret isteyen lütfen bizden uzak dursun. Millete hizmet etmek isteyen başımızın üstündedir.” de demiş Tayyip bey. Bu genel kriteri de AKP yöneticilerinden biri detaylandırmış, gülmeniz için aktarıyorum:

Necati Çetinkaya, AK Parti olarak belediye başkanı adaylarında aradıkları nitelikleri daha önce bir kitapçıkta yayınladıklarını hatırlattı. Çetinkaya, AK Partili adayda aradıkları özellikleri şu şekilde sıraladı:

“Birincisi ehliyet sahibi olarak, liyakat sahibi olarak. Vizyonu olarak, vizyonla birlikte misyonu olarak. Dürüst olarak. Göreviyle ilgili en iyi eğitimi almış olacak. Çevresinde sevgiyle ve saygıyla anılan bir tip olacak. Halkın teveccühüne layık olacak, halkın gönlünde yer edinmiş olacak. Bu adayımızdır dediğimiz zaman, ‘Ha işte bu yerine oturdu’ denilecek. En önemlisi, paraya tamahı olmayacak. Dürüst olacak, çalışkan olacak, paraya tamahı olmadığını, geçmişteki çalışmalarıyla ispat etmiş olacak. Adaylarımızı, o illerde ileri gelenlere soruyoruz, vatandaşlara soruyoruz. ‘Bu arkadaş nasıl biri diye? Yani iğneyle kuyu kazar gibi, adayımızı belirlemek için araştırma yapıyoruz.”

Bu vasıfları taşıyan adaylar arasından AK Parti’nin adayını tespit edeceklerini dile getiren Necati Çetinkaya, 29 Mart yerel seçimlerinde AK Parti’ye rekor düzeyde aday başvurusu beklediklerini ifade etti.

Yahu şu lafları yiyen çıkar mı artık? Süleyman Demirel bile bıraktı medya önünde palavra atmayı. İğneyle kuyu kazacakmış, halkın gönlü, teveccühü falan feşmekan. “AKP rüzgarı esiyor, eşşek koysak kazanırız, nitekim birçok yerde koyduk kazandık, çeşme akarken testiyi doldurmaya bakın, işinize gelirse” deseniz millet daha inandırıcı bulur, hakiketen de işin aslı odur. Bu arada ben de kendimi ölçtüm bakalım sayın Çetinkayanın kriterlerine uyuyor muyum diye:

1- Ehliyet sahibi olmak: Epey eskimiş de olsa B sınıfı ehliyetim var. Geçenlerde neden yaptıklarını anlamadığım bir polis kontrolünde değiştirmem istendi, emniyete gittim, bir sürü prosedür, masraf bir daha uğramadım. Hasılı bu maddeden tam puan aldım.

2- Liyakatli olmak: Bu yukarıdaki maddenin aynı anlamlısı değil mi? Belediye başkanı olmanın ayrı bir ehliyeti mi oluyor?

3- Vizyonu olmak, vizyonla beraber misyonu olmak: Diyelim vizyonum var ama misyonum vizyonumla birlikte değil de ayrı, ne yapacağım? Bir de vizyon, misyon nedir şu lafların adam gibi tanımını, birbiriyle farkını bilen varsa anlatsın, kafayı yiyeceğim.

4-Dürüst olmak: Kastedilen yalan söylememek, verdği sözü tutmak filansa herhalde orta civarında geçer not alırım.

5- Çalışkan olmak: Bu olmadı işte. Parmak kıpırdatmaya mecalim yok.

6- Göreviyle ilgili en iyi eğitimi almış olmak: Belediye başkanlığının okulu mu var, nasıl eğitim alınacak? İki yıllık mahalli idareler okulları var, oraya mı kayıt olacağız?

7- Sevgi ve saygıyla anılan ‘tip’ olmak: Saygı kısmını bilmem, genelde pek takan olmaz ama sevenim vardır, 2-3 kişi çıkacağını zannediyorum. Yalnız adaylığım kesinleşirse sevenimin bir anda binleri bulacağını tahmin ederim. Tip olarak da yarı kel, gözlüklü, kısa, hafif göbekliyim. ‘Sayılan bir tip’ genelde böyle olduğundan bu maddeyi de aşarım herhalde.

8- Halkın teveccühü, gönlü vs: Halk ile kastedilen il, ilçedeki tüm oy verme yeteneğindeki vatandaşlarsa çoğuyla merhabam yoktur, kimseyle ahbaplık etmem. Halkımız ancak kendilerine maddi çıkar sağlayacak kimselere teveccüh göstereceğinden ve şimdilik kimsenin bana işi düşmediğinden bu madde ile ilgili net birşey söyleyemeyeceğim.

9- ‘Ha işte yerine oturdu’: Hayatımda hiç makam koltuğu benzeri birşeye oturmadım. İki defa döner tekerli sandalye edindim, birinin tekerleri kırıldı, diğeri de gıcırdayıp duruyor. Evde eski bir iskemlede oturuyorum. 23 Nisan çocukları bile o pofuduk koltuğa oturdu, benim sandalyede oturmaktan kıçım nasır oldu. ‘Ha işte yerine oturdu’ derler mi bilmem ama bir vesileyle gördüğüm büyük adam koltuklarının içinde kaybolacağımı zannediyorum, bu madde bana yaramaz.

10. En önemlisi paraya tamahı olmayacak: Bu niye en önemlisi anlamadım. Dürüstlük maddesiyle çelişiyor. Parayı severim ama nedense o beni sevmez. Genel olarak çulsuz sayılabilirim, belediye başkanı olursam da maaş, lojman, makam arabası dışında bir isteğim olacağını zannetmiyorum, maaş 8-10 kağıt olsa 5 yılda 500 Milyar filan birikir, eh ne güzel, Allah bereket versin. Demek ki müteahhit rüşvetine tamah etmeme gerek yok, bu maddeyi de geçiyorum.

Görüldüğü üzere ideale yakın bir adayım, Necati bey görse herhalde ağlayarak boynuma sarılırdı. Şimdi, genel olarak bir toparlayıp gerçek dünyaya dönersek, ne başbakan ne de Çetinkaya’nın sözlerinin vatandaşa gaz verme dışında anlamı yoktur. Geçmiş uygulama ve elbette gelecek seçimler de tam tersine haksız makam ve mevki isteyen, milletin sırtından geçineceklerin günü olacaktır. Şu halde ben gerçekçi bir belediye başkanı adayı tanımı yapayım da bu tür saçmalıkları dinleyenlere bir kılavuz olsun. Bunlar siyaset okulunda öğretilmez, orada bol palavra atılır:

-Belediye başkanı adaylığına niyetliyseniz biran evvel AKP il, ilçe, belde yönetimine yaklaşın. Şimdiye kadar girmediyseniz, şansınız düşük olacağından tepeden inmeye bakın. Ankara yolunu biraz aşındırırsanız yerel siyaset tüccarlarını aşıp yukarıdan malı götürmenin yollarını bulabilirsiniz.

-Yerel gazetelerde parayla haber yaptırın. Ciddi pozlarda resminizin yer aldığı anlamsız beyanatlar verin. Yerel medya üç kuruşa bir hödük için bile “şehrimizin tanınmış simalarından Fethi Sipahi Tan güzide beldemizin tüm Türkiye ve uluslararası alanda tanıtımı için kabak festivali ve esnaf panayırının canlandırılması gerektiğini belirtti. Önümüzdeki seçimlerde belediye başkanlığı adaylığı konusundaki soruya ‘bunlar yersiz iddialardır, biz göreve talip olmayız, ama yüce milletimiz isterse bundan kaçacak değiliz’ şeklinde cevap veren Tan, esnafın kan ağladığını ve geçici işçilerin bir an evvel kadroya geçirilmesi gerektiğini ekleyerek ‘halkımızın teveccühü ile bir görev tevdi edildiğinde şehri nurlu ufuklara doğru uçurmazsam en adi şerefsizim’ diyerek medya önünde yemin etti.” şeklinde haber yapabilir.

-Muhtemel AKP mensubu rakipler için karalama kampanyası yapılmalıdır. Bunlar genelde şehrin tanınmış müteahhitleri olur, yaptıkları inşaatlar kötülenebilir, çürük iş yaptıkları, üçkağıtçı oldukları (ki genelde yalan söylemiş de sayılmazsınız) ilave edilebilir. AKP adayı şehirdeki lüzumsuz bir akademisyen de olabilir. Malum bizde doçent ve profesörler kadrolu eleman oldukları ve kendilerinden hiçbir iş istenmediğinden genelde belediye başkanlığı, milletvekilliği gibi anlamsız ama yağlı işlere talip olurlar. Türkiye’deki siyasi partiler de hem akademisyenler ayak oyununda uzman olduğundan hem de ağızları boş lafa alışık olduğundan, biraz da imaj için bunları aday yapmaya hevesli olabilirler. Bir ihtimal de, üst yönetimin iki rakip AKP’li müteahhiti küstürmektense akmaz kokmaz bir adamı (akademisyen) aday yapması daha akıllıca olabilir. Eğer bu tür bir aday karşınızda ise akademiyenlerin belediye yönetimi gibi önemli bir işi beceremeyecekleri üzerinde durun. Bir de Türkiye özelinde her akademisyenin kirli çamaşırını dökebilirsiniz, illa ki ya intihal yapmıştır ya da onu sevmeyen bir öğrencisi kolaylıkla bulunabilir. Yerel medyaya parasıyla bir haber sızdırmanız yeter.

-Halkımız parayı, çıkarını sever. Halka karışıp herkese birtakım vaatlerde bulunmak şarttır. Kilit insanlarla kulis yapıp sizin en ideal aday olduğunuzu ilgililerin kulağına kaçırmaları için onlara bazı ikramlarda bulunmanızda mahzur yoktur. Benim gibi bazıları iyi bir akşam yemeğine dahi fit olabilir.

-Tüm bunlar için para gerekir, ancak paranızın olmaması önemli değildir, muhtelif finans kaynakları bulabilirsiniz, misal saf bir zengin bulup “başkan olduğum takdirde senin filanca mevkideki tarlayı imara açacağım” şeklinde destek sağlayabilirsiniz. Seçildikten sonra verdiğiniz bütün vaatlerden döneceğiniz için detaylara takılmanıza gerek yok. Ha, tarlayı imara açarsanız şık olur, hele de sizin biradere oradan iki parsein ucuz yoldan verilmesi söz konusu olursa tadından yenmez.

Uzun lafın kısası AKP yöneticilerinin söyledikleri içinde doğru tek yer yok, belediye başkanı olmak için gerekmeyen, hatta engel olan şartlar dürüstlük, paraya tamah etmemek, liyakatli olmak gibi şeylerdir. Esas olan anasının gözü olmak, parti yönetimiyle yakın olmak, sıkı bir yalancı olmak, verdiği sözü asla tutmamak, parası yahut paralı ahbapları olmak, mümkünse cahil olmak gibi özelliklerdir. Yani bu seçimlerde yine AKP birçok belediyede nabza göre şerbet veren, yandaşını doyurup besleyen, ağzı laf yapan tuzu kuruları aday yapacak, eşşek, odun dikse hatta belki de o sebeple gene birçok yeri alacaktır. Zira bizim vatandaşımız da dürüst adamı sevmez, herkesin hileli bir işi, beklentisi, menfaati vardır, dürüst adam halkın işine yaramaz.

Şimdi gelelim başvurular nereye yapılıyor konusuna, AKP il başkanlığına mı gidiyoruz yoksa direk Ankara’ya mı parayı yatırıyoruz? Ben de bu adaylık seçimi sürecinde, kalmışsa bir parça şeref, onur, merhamet, insanlık gibi duygularımdan kurtulmaya çalışayım, nereye gitsek ayakbağı oluyorlar.

Türkün Gücü

FST Ağustos 23rd, 2008

leam.jpgTürkün gücü tüm dünyaya gösterildi, alnımız açık, başımız dik olimpiyatlardan dönüyoruz. Tekvando federasyon başkanı Metin Şahin kazanılan bir gümüş ve bronzun ardından Türkün gücünden bahsediyor, haber şu:

Pekin Olimpiyatlarında ilk kez tam takım katıldığımızı hatırlatan Metin Şahin, “Bir kere 4 sporcu ile katılmamız büyük bir başarı. Çocuklarımızı olimpiyatlara çok iyi hazırladık ve motive ettik. Benim için iyi mücadele vermeleri ve söke söke madalya almaları çok önemli. Bu Türkiye tarihinde bir ilk, ilk kez ilk günde iki madalya birden aldık. Tüm dünya bizi izledi ve alkışladı. Türk’ün gücünü tüm dünyaya gösterdik. 2008 Türk tekvandosunun altın yılı oldu. Büyük başarılara imza attık. Emeği geçen herkese ve Türk halkına teşekkür ediyoruz” dedi.

İşin aslı o maçları ben de izledim. Gümüş madalya alan hanım kızımız işin gerçeği iyi mücadele etti, altını da alabilirdi ama karşısında şimdi, hangi kavimden olduğunu bilemediğim çekik gözlü gençten bir kız vardı, gençliğimdeki karate fimlerinden de hatırlayıp “nasıl bizim ata sporumuz güreş ise Kore, Çin, Japon milletinin ata sporu da karate, tekvando, judodur, binaenaleyh bu kız bizimkine altın madalyayı kaptırmaz” dedim ve etrafımda heyecanla tezahürat yapan haziruna fazla heyecanlanmamalarını tavsiye ettim. Nitekim çok pasif bir maç oldu, uçan tekme, dönen tekme, parende atıp rakibe çift dalma gibi filmlerden alışık olduğumuz tekniklerin hiçbiri sergilenmeksizin maç vasat bir skorla sona erdi.

Bronz alan oğlan ise tam fiyaskoydu, bırakın Türkün gücünü göstermeyi, Türkün adını rezil etti. Evet madalya alınmıştır ama mahcubiyetten yüzümüz yerden kalkmadı. Bir defa bizim eleman yarı final öncesi maçta yenildi ve madalya şansını kendini yenen rakibin bir sonraki maçtaki galibiyetine havale etti. Daha sonra çıktığı şans eseri çıktığı son madalya maçında fevkalade vasat bir maçın sonunda son 2-3 saniyede tekme yememek için resmen minderden kaçarak tüm salonun yuh sesleri arasında bronza ulaştı. Evet, ünlü Türk sözü ‘erkekliğin onda dokuzu kaçmak, biri de hiç ortalıkta görünmemekmiş’ kavlince tüm dünya da Türk’ün erkeklik gösterisini izlemiş oldu.

Türkün gücü dünyaya gösterilmiştir, tabii biz gümüş ve bronz altın aldığımıza göre herhalde altın alanlar Kore’nin gücünü güneş sistemine göstermiş olsa gerek. Diğer taraftan madalya durumuna göre bakıldığında misal Jamaika’nın da dünyaya Jamaika’nın hızını gösterdiğini söylemek mümkün. Bir de şu var, bazıları “yahu bu madalyaların kaçını öz be öz Türkler almış, yarısı devşirmelerin” diyor. Hakikaten de altın madalya alan güreşçimiz Türkçe bilmeyen Dağıstanlı (ve sakallı) bir sporcu. Gümüşlerin ikisi malum siyahi Türk Elvan’a ait. Görebildiğim kadarıyla madalya alamayan Çin asıllı masa tensiçimiz, siyahi bir iki tane daha uzun mesafe koşucumuz filan da varmış.

Peki bunda bir poblem var mı? Türkiye cumhuriyetini oluşturan ve kendisini soyca Türk sayan, anadili Türkçe insanlar bu durumu kabullenmekte zorlanıyorlar. Hatta ikinci gümüşünü alan Elvan’a yarış sonrası bir Türk bayrağı dahi tedarik edilemememiş.  Hatırlarsanız bu kızcağıza ilgi gösterilmemiş, itilip kakılmış, hatta bir antrenmanında kendisini ayı kovalamıştı. Şimdi bir sürü memur kendisinin kazandığı madalyadan rant elde etmeye bakacak. Öte yanda 4-5 senedir doping, sansasyon rekoru kıran koşucumuz Süreyya Ayhan da “ben öz be öz Türküm, ben koşsam herkese nal toplatırdım” diyerek konuya müdahil olmuş. Bekara karı boşama diye bir laf var, onu hatırladım. Yahut yengemin bıyığı olsa eniştem olurdu da denebilir. Güreşte altın alan sporcumuzu ise soyca Türk yiğitler aralarına kabul etmemiş, kendisine nice ayak oyunları yapmışlar. Hasılı, ilkel kabile dayanışması, soy sop milliyetçiliği hala Türkiye’de baskın unsur olduğundan yabancı düşmanlığı her alanda olduğu gibi burada da etkili oluyor.

Halbuki ne olmalıydı, bizdeki memur sporcular (şimdi olduğu gibi) devamlı yenilmeli, saman alevi gibi başarılı olup bir daha bunun ardını getirememeli, sistemli çalışma, disiplin gibi şeylerden uzak durulmalı, ama durmadan hamasi, aptalca nutuklar atılmalıydı. Sırtı yerden kalkmayan pişkin güreşçi, finale dahi çıkacak azme sahip olmayan koşucu, “attım ama gitmiyor” diye zevzeklik yapan disk atıcı, yüzmede 5 olimpiyatta sıfır çekip kendi alanında büyük bir başarıya imza atan Derya Büyükuncu gibi ‘altın’ yüzücü, hedef yerine kuş indiren okçu tüm dünyaya Türkün gücünü göstermiştir. Tüm dünya da “vay anasını ne güçlü, üstün milletmiş, bravo, başka ülkeler, halklar külliyen beyinsiz, zayıf, yatalakmış, Türklere bakıp biraz ders öğrensinler” demiş olsa gerek.

Bazı kanı bozuk, Türklük şerefinden mahrumlar konuyu açtığımda “bırak Fethi bey bu palavraları, Türkün bir halt filan olduğu yok, dışarıdan bakınca uyuşuk adamların doldurduğu mezbeleliktir manzara, dünyanın da Türkleri iplediğini zannetme, ancak salaklıklarımıza bir taraflarıyla gülüyor olabilirler” diyorlar. Bunları kabullenmem söz konusu değil elbette. Bakın biz Türklerin dünya uygarlığına kazandırdığı değerler var. Eee, neydi, dur bulacağım, hah, yoğurt, turşu, bulgur pilavı, hilal şeklinde saldırı, bel kündesi, lokum, şiş kebap var misal. Tüm dünyaya insanlığı, temizliği de biz öğrettik, biz olmasak pis pis kokacaklardı, bakmayın şimdi koktuğumuza artık esas olan doğallık, organikliktir. Bu üstün meziyetlerimizi inkar etmek mümkün değildir.

Sonuç olarak, hiç madalya alamamış olsaydık bile olimpiyatlarda Türkün gücünü bizleri asla umursanayan dünyaya göstermiş olacaktık. Yalana vergi yok, istediğin kadar palavra at, problem değil.

200 YTL

FST Ağustos 22nd, 2008

yunusemre.jpgBugün okuduğum bir haber üzerine şüpheye düştüm. Türkiye’de paraların üzerindeki Atatürk resimleri sinsi bir hamle ile kaldırılıyor mu acaba? Okuyun bakalım siz ne diyeceksiniz:

Yunus Emre’li 200 TL geliyor

Türk lirasından yeni ibaresi kalkıyor. Yeni ibaresi kaldırılmış madeni paralar 1 Ocak’tan itibaren kullanılmaya başlanacak. 1 Ocak 2009′dan sonra 200 TL’lik banknotlar çıkacak.

Hazine Müsteşarlığı’na ait Yeni Türk Lirası ve Yeni Kuruşta Yer Alan Yeni İbarelerinin Kaldırılmasına ve Uygulama Esaslarına İlişkin Tebliğ Resmi Gazete’de yayımlandı.

Tebliğe göre, halen kullanılan 1 YTL ile 50, 25, 10, 5 ve 1 Ykr madeni paralar 31 Aralık 2009’da tedavülden kaldırılacak. Bu kapsamda 1 TL ile 50, 25, 10, 5 ve 1 Krş madeni paralar ise 1 Ocak’tan itibaren kullanılmaya başlayacak. Halen tedavülde olan 1 YTL ile 50, 25, 10, 5 ve 1 Ykr madeni paralar, tedavüle çıkarılacak yeni madeni paralarla 1 Ocak-31 Aralık 2009 tarihleri arasında birlikte kullanılacak.

1 Ocak ile 31 Aralık 2009 tarihleri arasında YTL ve Ykr madeni paralar Merkez Bankası ve Ziraat Bankası şubelerince kabul edilecek ve değiştirilebilecek. Tebliğ 1 Ocak 2009’dan itibaren yürürlüğe girecek.

YUNUS EMRE VE NENE HATUN RESİMLERİ

YTL’den TL ye çevrilecek yeni banknotların üzerinde Yunus Emre, Nene Hatun gibi Türk tarihinde önemli yer tutan düşünür, kahraman şair ve sanatçı kişilerin resimleri bulunacak. Yeni yılda kullanılmaya başlanacak 200 TL’lik banknotun önümüzdeki Ekim ayında tanıtılacağı belirtiliyor.

Yanlış anlamadıysam, bu paraların üzerine Atatürk dışında bazı kişilerin resmi konulacakmış. AKP hükümeti buna cesaret edebilir mi? Bekleyip göreceğiz ama ben en geç 1-2 gün içinde hükümetten bir yetkilinin medya önüne çıkıp “yanlış anlaşılmış, haddimize mi düşmüş paradan Atatürk resmini kaldırmak, tarihte önemli yer tutanların paranın önünde değil arkasında yer alması uygundur. Kamuoyunu yanıltmak isteyenleri esefle kınıyoruz, hatta samimiyetimizi göstermek için Adnan Menderes gibi Atatürk’ü koruma kanununu daha da şiddetlendireceğiz, icabında idam cezasını geri getireceğiz” diyecektir. Demezlerse günlerini göstereceğimizden kimsenin kuşkusu olmasın. Daha önce de konuyu işlemiş ve sert tepki göstermiştim, hatırlarsınız.

Daha ben ayaktayım, yıkılmadım. Hele de Yunus Emre gibi tarikatçi birinin resmi paraya konursa ortalık karışır, benden söylemesi.

Not: Endişelerimde yalnız değilim, Hürriyet yorumcularının çoğunluğu da benim gibi düşünüyor. Bazıları “salaklık etmeyin” demiş ama çoğunluk benden yana. Bu arada yorumlar beşyüzü aşmış, demek ki konu önemli.

 semra kayıral     22/08/2008 - 15:20
.BEN ATATÜRK RESMİ OLAN PARA KULLANMAK İSTİYORUM…….ŞIK OLMAMIŞ….

ÖMER KIYGI     22/08/2008 - 15:13
O resimler arka yüzüne basılıyor saf mısınız yaa.

ali ortac     22/08/2008 - 15:09
kabul edilemez !

Murat Bozkır (’mbozkir’ tüm yorumları)        22.08.2008 14:51:30
Cumhuriyet’ten bu yana sadece çok kısa bir dönem bazı kişisel çekişmeler sebebiyle İsmet Paşa kendi resmini koydurmuştu paranın üzerine. Gelen tepkiler üzerine kısa sürede kaldırılmıştı. Yazıklar olsun bu hükümete ve yazıklar olsun buna sesini çıkartmadan izleyen halka. Bunu da görecekmişiz demekki!

Soner İnce (’sonerince’ tüm yorumları)     22.08.2008 14:51:16
Bence Aziz Nesin olmalıydı.

Sabahattin  Aslan (’kral5′ tüm yorumları)     22.08.2008 14:51:16
bu asla kabul edilemez bu fikiri ortaya atanları ve destekleyenleri şiddetle kınıyorum tc bu kadar basit kurulmadı bu kadar basit teslim edilemez nedir bu atatürk düşmanlığı zaman gelir bunların hesabı sorulur türkiye nereye götürlmek isteniyor

Savas Savasan (’savo2007′ tüm yorumları)     22.08.2008 14:50:48
Çok üzgünüm… Çok……

zehra  demirler (’uzakyolunsonundayim’ tüm yorumları)     22.08.2008 15:09:06
yunus emre cumhuriyet öncesidir.
cumhuriyet sonrası birinin resmini koysalarya..
mesela yakın dönem politikacılardan

ali akın (’aliakin’ tüm yorumları)     22.08.2008 15:08:43
1-Atatürk’ün geçmişte resmini kaldırıp kendi resmini koyan kimdi ve HANGİ PARTİDENDİ?2-Bir yüzünde Atatürk resimi mutlaka olacaktır daha paralar çıkmadan görmeden bu ne ön yargıdır?3-F.Sultan Mehmet, Yunus Emre vs. Atatürk’ten çok çok önce yaşamış insanlar.Bize faydaları olmuş.Atatürk’ün yeri ayrı.

Hulusi Akkurt (’sozluyorum’ tüm yorumları)        22.08.2008 14:47:08
BU BÜYÜK REZALET. HEMDE TÜRK PARASI KORUMA KANUNUNA AYKIRI.

Feride Sarıhasanoğlu (’fsho’ tüm yorumları)     22.08.2008 14:44:18
Bu ne saçmalık nasıl Atatürk’ün resmi olmaz.Yakında paraların üstünde günümüzün başkan resimlerini görürseniz şaşırmayın.Acınacak haldeyiz….

isa isa (’dilbilimsel’ tüm yorumları)     22.08.2008 14:43:48
Atatürkü unuttturma politikası.

ŞAH-I MERDAN (’sahmerdan1985′ tüm yorumları)     22.08.2008 14:43:04
Devlet dairelerinden indirirsiniz, paraların üzerinden kaldırırsınız, kolaysa gelin yüreğimizden de sökün Mustafa Kemal’i.

ALİ ELDEM (’kureseltehlike’ tüm yorumları)        22.08.2008 15:28:23
kesinlikle ATATÜRK resmi olmayan bir parayı hiç kimse düşünemez.

Fatih Selim (’fatihselim2008′ tüm yorumları)        22.08.2008 15:48:18
Paranın üzerindeki resimden çok değerinin tartışılması gerek. Ben yurt dışında 1 milyonluk banknotu göstermiştim, millete gülme krizi gelmişti yıllarca önce. Para, Atatürk’ün veya bir başkasının resmi var diye değerli olmuyor. Bırakın bu saplantılarınızı..

murat boğatekin (’bulltekin’ tüm yorumları)        22.08.2008 15:34:17
Bağzı arkadaşlarımız “Ben ATATÜRK resmi olmayan parayı cebime koymam” diye saçma yazılar yazmışlr, bu kadar şekilci olmanın manası nedir. amerikan başkanlarının, ingiliz kraliçesinin, resminin olduğu paraları cebinize koyuyorsunz. yunus emrenin resminin olduğu parayı cebinize niye koymuyorsunz

“Bu tür işlere aç olan…”

FST Ağustos 22nd, 2008

nurseli-idiz-ata-ile-poz-verdi.jpgAçlık, sefalet önemli bir problem ve insanlık bunların çözümü için çalışıp gayret gösteriyor. Bugün bir konu için internette gezinirken “cumhuriyet kadınları yola çıktı” başlıklı bir haberde de açlık konusunun işlendiği dikkatimi çekti. Hayırdır diyerek baktığımda bir iki aydır kulağıma çalınan ama pek de ilgilenmediğim bir konuyla karşılaştım. Son zamanlarda ikide bir magazin haberlerine yansıyan, Tansu Çiller’e benzemek için suratını değiştirmeye çalışıp ucubeye dönen kız da bu projeyle ilgiliymiş meğer. Nereden bileyim, ben hep ciddi işlerin peşinde olduğumdan projeyi gözden kaçırmışım. Neyse, projenin mimarı Nurseli İdiz ve Sisi lakabıyla meşhur Seyhan Soylu imiş, Sisi hanım projenin menejerliğini de üstlenmiş. Konuyla ilgili bir mülakatta şöyle yerler var:

*Nereden aklınıza geldi böyle bir proje yaratmak?

N.İ.: Seyhan’ın bazı işleri vardı Trakya’da. Beraber gittik. Orada çeşitli yerlerde Atatürk’ten izlere rastladık. Sonra ben, onun ayak izlerini takip edip etmediğimizi sorguladım ve bu projeyi hayata geçirmeye karar verdim. Amacımız; mesleklerinde ilk olan Cumhuriyet kadınlarına şapka çıkarmak. Halide Edip Adıvar veya Sabiha Gökçen gibi birkaç ismin dışında bu kadınların çoğunu tanımıyoruz. İlk kadın büyükelçi, ilk alfabenin yazarı, ilk kadın savcı, ilk kadın doktor gibi kişilerin hayatlarından kesitler taşıyor bu proje. 1923-1940 arasında yaşamış bu kadınları, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde düzenleyeceğimiz defilelerde birbirinden ünlü mankenler temsil edecek. Dönemin kostümlerini ise ünlü modacılar hazırlıyor. Bir saatlik gösterilerde, barkovizyonda bu kadınların hayat hikayeleri anlatılacak. Ayrıca Atatürk’ün onlar için söylemiş olduğu sözlere de yer vereceğiz. Kadınların herbiri mankenlerden biri tarafından canlandırılacak.

* Nasıl bir ön çalışma yaptınız?

N.İ.: Nutuk’u tekrar okudum. Atatürk’ün kendi cümlelerini okuduğunuz zaman, ne kadar derin bir felsefesi olduğunu görüyorsunuz. Kaç kişi Nutuk’u okumuştur merak ediyorum.

Seyhan Soylu: Nurseli Hanım çok güzel metinler hazırladı. Biz, herhangi bir parti veya siyasi görüş gözetmeden bu toprakların içinde yaşamış her kadını önemsiyoruz. Laiklik propagandası da yapmıyoruz. Bu; sanatsal bir proje.

* Siz herhangi bir kadını temsil edecek misiniz defilelerde?
N.İ.: Afife Jale’yi temsil edeceğim. Gösteri, Atatürk’ün temsil edileceği bir mizansenle bitecek. Her gösteride bir başka ünlünün Atatürk’ü canlandırmasını istiyorum. Benim Atatürk kılığındaki fotoğraflarımdan davetiye yaparak, aktörlere yolladık.

nus2.jpg* Benzediniz mi sizce Atatürk’e?

N.İ.: Gözüm, bakışım belki benzemiştir. Onun dışında benzemek gibi bir şey düşünülmedi, haşa! Erkek oyuncuların bile ona benzemesi, o karizmayı yaşatması güçken; bir kadının benzemesi beklenemez! Benim amacım Atatürk’e fizik olarak benzemek değil, Atatürkçülüğün altını çizmekti. Atatürkçülüğün de kadını, erkeği olmaz zaten!

 En çok Haluk Bilginer’in canlandırdığı Atatürk’ü beğenmişsiniz. Geçenlerde ‘Dur Yolcu’ dizisinde, Arda Kural da Atatürk oldu…

N.İ.: Atatürk enflasyonu yaşanıyor bu aralar. Ben çok beğenmedim Arda Kural’ı. Olay makyaj değil. Önce, o kişi olabilmek lazım.

* “Filmi çekilse Atatürk’ü çok iyi oynarım” demişsiniz. Bir aktris, Atatürk’ü oynayabilir mi?

N.İ.: Erkekler varken benim oynamam ne derece tercih edilir ki? Kimse kalmazsa, oynarım.

*Atatürk’le fotomontaj tekniğiyle poz verdiğiniz fotoğraflarda Sabiha Gökçen’i çıkarıp, yerine kendinizi koyduğunuz yönünde de bir haber çıktı gazetelerde…

N.İ.: Ne münasebet? Çıkarmak mümkün olabilir mi? Tarihi değiştiremezsiniz. “Biz de birer Sabiha Gökçen’iz, birer Bedia Muhavvit’iz” demek için yaptık onu! O kadar dangalak değilim ben! Bu kadar aptal olmamı da beklemesinler.
Gazeteciler projeyi bilmeden eleştirdi!

Gazetecilerin eleştirisi aslında farklı bir işe ama Nurseli hanım onu es geçmiş. Şu linkteki manzara kabak gibi ortada. Öte yandan, arada dikkat ettiniz mi, “erkekler bile” denmiş. Bariz bir şekilde erkeklerin kadınlardan üstün olduğuna vurgu yapılıyor. Olmadı Nurseli hanım, hem Atatürk’ten söz ediyorsunuz hem de kadınları “bile” diye aşağılıyorsunuz. Ayıptır. Atatürkçülüğün kadını erkeği olmaz diye lafı çevirmeye kalkmayın. Hiç erkek kalmazsa ben oynarım demişsiniz ki, bakın o noktada haklısınız. Malum, siteyi izleyenler bu şerefli göreve benim de talip olduğumu hemen hatırlayacaktır. Yani size sıra gelmesi zor. Hele de şu verdiğiniz pozla bırakın Atatürk’ü rahmetli sihirbaz Mandrake’yi bile canlandırmanız sürpriz olur. Dangalak olmadığınızı belirtmeniz de iyi olmuş, söylediklerinize bakan biri tersini düşünebilirdi. Tabii Atatürk’e benzeme işi Türkiye’de çok dikkatli olunması gereken bir nokta, adamın başı belaya girebilir.

Peki projede kimler ne rol üstlenmiş? Bir sürü isim sayılıyor. Sonra mülakatta 1930 ve 1940′lar deniliyor, hakem Lale Orta ile başbakan Tansu Çiller’in burada işi ne? O da meçhul. Tutarsız bir alay laf. Detaylara inildiğinde, projenin fiilen başladığını görüyoruz. Misal, Tekirdağ Saray ilçesinde ilk etkinlik yapılmış, canlandırma Sabiha Gökçen ile de kalmamış, Gökçen’in uçağı da canlandırılmış. Uçağın yanında okunan 10. Yıl marşı herhalde büyük coşkuya sebep olmuştur. Tabii kimsenin aklına benim gibi ‘bu uçak kaça patladı, projeyi kim finanse ediyor, bizim kasabaya hangi mankenler gelecek’ soruları üşüşmemiş olacak ki haberin detaylarında bunlara yer verilmemiş.

ciller1.jpgSadece belediye başkanı Tansu Çiller taklidi yapan mankenin elini sıkarken “ilk ve son kez bir başbakanın elini sıktım. Sayın Çiller görev yaptığı dönemde Saray’a hiç gelmemişti” demiş, bu tuhafıma gitti. Bir defa elini sıktığı kişi başbakan değil bir manken. İkincisi niye son kez olsun, belki yarın Tayyip Erdoğan Saray’a çıkar gelir elini sıkar, neden olmasın? Başkan mankenleri görünce ne diyeceğini şaşırmış anlaşılan. Bir de haberleri karıştırırken (o kadar çokmuş ki) ilginç bir yer daha gördüm. Nurseli İdiz yine bir mülakatta şöyle diyor:

Peki, projenize dönersek…
Şöyle bir şey yaptık; Mesleklerinin ilki Cumhuriyet kadınları! İlk Türkiye Güzeli, İlk Dünya Güzeli, İlk Kadın Pilot, İlk Mimar, İlk Sendikacı… Bunları biliyor muyuz? Hayır, bilmiyoruz. Birkaç tanesinin ismini sayamıyoruz bile. Ve Atatürk bütün bu dünyanın oluşması için ilk ilk adım atan kişi. Bütün sözlerini topladık. Nasıl bunlara zaman buldu? Bu sözleri nasıl söyledi? Belli ki aynı zamanda çok önemli bir edebiyatçı Atatürk.

* Son Büyük Taarruz’un Atatürk kitap okuduğu için geciktiğini dinlemiştim Sunay Akın’dan.
Türkçe-Fransızca çeviri yapanların hatalarını düzeltiyormuş kitaplarda. Tüm bunları bilmiyoruz. Atatürk kadınlara dünyadan çok önce haklar vermiş. Bugün ben oyuncuysam onun sayesinde, onun anlayışı doğrultusunda kadın olarak varlığımı ortaya koyuyorum…

Atatürk’ün çok kitap okuduğu, bunların kenarlarına notlar aldığını biliyoruz. Gerçi konuyla ilgili Namık Kemal Zeybek’in soru işaretleriyle dolu bir konuşmasını zamanında burada ele almıştım ama Atatürk’ün tercüme editörlüğü yaptığını ilk kez işittim. Büyük bir hatip olduğunu kabul etmek lazım ama büyük bir edebiyatçı mıdır, onu ehline sormak lazım. Bir panelde “en büyük iktisatçı da Atatürk’tür” sözünü işitmiştim ama edebiyat konusunu Nurseli hanım ilk kez gündeme getiriyor.

cumhkadinlar.jpgİyice uzattım, kapatırken yazının başında bir açlık lafı edilmişti, ona değineyim. Nurseli İdiz bir başka mülakatında da işin açlık kısmına şöyle değinmiş:

`Cumhuriyet Kadınları` projesi kapsamında toplam 50 gösteri yapmayı planladıklarını söyleyen İdiz, Türkiye`yi dolaşacaklarını ve özellikle bu tür işlere aç olan Anadolu izleyicisine ulaşacaklarını belirtti.

Anadolu insanı hangi tür işlere açmış anlamadım. Bugün artık en ücra kasabamıza kadar dükkan açan esnafımız derhal 3-5 manken getirip sokakta kısa bir iç çamaşırı defilesi düzenlemiyor mu? Anadolu delikanlısı, orta yaşlısı, boşta gezeni, yankesicisi, avare emeklisi vs. sokak defilesi etkinliğine hücum edip sanat ihtiyaçlarını kah birbirlerini itekleyerek, kah cep telefonuyla bu tarihi anı ölümsüzleştirerek gidermiyorlar mı? Bunun açlıkla ne ilgisi var?

Ha, sanata her zaman gereken önemin verilmesini savunmuş, çağdaşlık yolundan ödünü olmayan bilinçli bir yurttaş olarak fikrimi soruyorsanız, ben bu projeye varım arkadaş. Anadolu insanı sanata, defileye, Nutuktan orijinal parçalara açtır, 20 civarında mankenle (ki resme bakılırsa Anadolu insanının en azından delikanlı kesiminin bu etkinliğe büyük ilgi göstereceğini şimdiden söyleyebilirim) çıkılacak sefer büyük bir projedir. Acaba 50 ilçe arasında bizim ilçe var mı, şu listeyi bir elde etmeye çalışayım.

Bu arada az evvel biraz kestirmiştim, rüyamda Aksak Timur’u gördüm, kabrinde dört dönüp “yarabbi fırsat ver şu Anadoluya bir daha gideyim, bu işlenen zulümler yanında benimki komedi kalacak, madara olacağım” diyordu, heyecanla uyanmışım. Hayra yormak lazım.

79. Yıl

FST Ağustos 20th, 2008

adatepe1.jpgTürkiye’de Cumhuriyet, Atatürk’ün filanca vilayete gelişi, doğumu, ölümü gibi konularda etkinlikler yapılırken küsuratlı yıldönümleri de en azından tam sayılılar kadar önemli olur. Gerçi, bu yılki durum 2008 sebebiyle biraz farklı, cumhuriyetin kuruluşunun 85 veAtatürk’ün ölümünün 70. yıldönümleri oluyor, şu halde bu yıl kutlama ve anmaların her yıl olduğu gibi ‘daha anlamlı’ olmasının ötesine geçmesini bekleyebiliriz. Peki başlıktaki 79.yıl neyin nesidir derseniz bu Atatürk’ün Yalova’ya gelişinin yıldönümü anlamına geliyormuş. Haber şöyle:

Atatürk’ün ”Benim Kentimdir” dediği Yalova’ya gelişinin 79. yıldönümü Yürüyen Köşk’te düzenlenen törenle kutlandı. Yalova Belediyesi, anlamlı gün için Kiev’de 7 bin YTL’ye yaptırdığı Atatürk’ün son balmumu heykelini Yürüyen Köşkü’n balkonuna çıkarttı. Ulu önderin manevi kızı Ülkü Adatepe, Belediye Başkanı Barbaros Binicioğlu, Şair ve Bestekar Aşkın Tuna, Sinema ve Tiyatro Sanatçısı Salih Güney ile çok sayıda davetlinin katıldığı törende, davetlilere Atatürk’ün sevdiği yiyeceklerden dereotlu baklava favası, zeytinyağlı enginar, fasulye ve bulgur pilavı, karnıyarık, sahanda kuzu pirzolası, tereyağlı irmik helvası ile rakı ve leblebi ikram edildi.

Gecede Atatürk’ün Balmumu heykeli Yürüyen Köşk’ün balkonuna çıkartılınca havai fişek gösterisi yapılıp, ellerinde Türk bayrağı bulunan davetliler 10. Yıl Marşı söylendi. Atatürk’ün Nutuk’undan orjinal pasajlar dinletildi.

Devlet Sanatçısı Umut Akyürek Atatürk’ün sevdiği şarkıları verdiği konserle seslendirdiği Rumeli Türküleri’nin yanı sıra Yemen Türküsü gibi eserlerin okunduğu gecede duygu dolu anlar yaşandı.

Manevi babasının yapılan son balmumu heykelinin yanına giderek saçını okşayıp elini tutan Ülkü Adatepe, “Bu kadar benzerlik olur” diyerek, heykeli görünce çocukluk gönlerini yaşadığını söyledi. “Bir an için o günlere geri döndüm” diyen Atatürk’ün 76 yaşındaki manevi kızı Ülkü Adatepe, “O’nunla burada geçirdiğim günler gözümde canlandı. Hem üzüldüm, hem sevindim. O’nunla geçirdiğim günler için sevindim, O’nu bu kadar erken yaşta kaybetmenin getirdiği üzüntüyü yaşadım” diye konuştu.

Bence balmumu heykel için biraz erken davranılmış. Bir yıl daha beklense de Atatürk’ün Yalova’ya gelişinin 80. yılı bu heykel balkona çıkarılsa coşku daha anlamlı olurdu. Balmumu heykel yeni yaptırılmış, 7.000 YTL deniyor, bu para bana pek fazla görünmedi. Hayır, tabii ki Atatürk heykeli için 7 milyon da normaldir, kimse bunu sorgulayamaz ama geçtiğimiz yıllarda Torbalı belediye başkanı kendisi, eşi ve Atatürk’ün birarada olduğu bir heykele 150.000 YTL ödemişti. 7.000 ona kıyasla ucuz kaçmış. Demek ki balmumu demire göre daha ucuz, yahut da İzmir Torbalı belediyesi iyi bir kazık yemiş. Bu arada heykel neden Kiev’de yaptırılmış? Atatürk’ün sevdiği belde yetkililerine böyle anlamlı bir günde yurtdışına para kaptırmak hiç yakışmamış. Beni Türk hekimlerine emanet ediniz sözü ortadayken ve Türkiye’de nice heykeltraşlarımız mevcutken Kiev’de heykel yaptırmak nasıl bir “anlamlı” iştir, hayret doğrusu. Bu heykelin bir benzeri de Londra’da yanılmıyorsam, bir ara mevzu etmiştik. Hatta Venizelos’un da vardı, küçük bir de problem yaşanmıştı.

Herneyse, dikkatimi çeken iki de bir balkon lafı geçmesi. Bu heykel balkona mı dikilmiş yoksa evin içinde de halk görsün diye balkona mı çıkarılmış? Çok sayıda davetli deniyor, eğer oradakilere kuzu pirzola, rakı, leblebi ikram edilmişse protokol maliyeti balmumu heykelinkini epey katlamıştır. Öte yandan bir yandan ikramlardan atıştırırken Nutuk’tan okunan ‘orijinal’ parçalar da dinlenmiş. Artık o zamanlar çekilen bir telgraf metni mi okundu, bir savaş hatırası mı rastladı bilinmez. Yalnız Yemen Türküsü ‘gibi eserler’ acıklı olduğundan gecenin coşkusunu biraz gölgelemiştir, Yalova’daki daha neşeli hayat ile uyumlu olmamış.

Son olarak da Ülkü Adatepe’nin gözleri artık iyi seçemiyor galiba. Bu resme göre heykel Atatürk’ten ziyade Frank Sinatra’ya benzemiş gibi duruyor. Başkalarına da benzetilebilir ama “bu kadar da benzerlik” durumu söz konusu değil. Koca Atatürk’ü kalkıp Yılmaz Büyükerşen’e değil ucuz olsun diye Kiev’li heykeltraşlara ihale edersen olacağı bu elbette.

Sonuç olarak tüm Yalova halkının “Atatürk’ün Yalovaya Gelişi” bayramını kutlar, nice 79 yıllar temenni ederim.

(Not: Metindeki yiyecekler içindeki bakla favası haberin orijinalinde baklava olarak yazılmıştır, dikkatli meze uzmanlarının gözünden kaçmamış, uyardılar. Hürriyete de insanlık adına duyurmak lazım. Hele Yalova belediyesi bakla yerine dereotlu baklava yapıp Atatürk adına insanlara dağıttıysa bu ülkeyi ayağa kaldırması gereken bir olaydır.)

Next »

Kapat
E-posta ile paylaş