Olmadı Paşam

FST Ağustos 31st, 2008

ataturkun-diktatorlukle-hicbir-ilgisi-yok.jpgYeni Genelkurmay başkanımız adet olduğu üzere ve belki de ister istemez devir teslim, 30 Ağustos derken 2-3 konuşma yapıp epey mesaj vermek zorunda kaldı. Geçen senelere göre “acaba darbe sinyali alabilir miyiz” iştahı kalmamış da olsa, 22 Temmuz, Ergenekon  ve kapatılmama davası tokadıyla feleği şaşmış bir kesim satır aralarından “aha, paşa mesaj verdi, laiklik dedi” diye saçmalarken ve bazı detaylarda debelenirken, İlker Başbuğ ilginç birşey demiş:

Sakarya Meydan muharebesi ne zaman oldu? 1921 Eylül. Büyük Taarruz ne zaman? 26-27 Ağustos. Arada 10 ay var… Bir defa şunu iyi anlayamıyoruz. Atatürk gerçek bir siyaset adamıdır, hem büyük bir liderdir. Atatürk’ün diktatörlükle hiçbir ilgisi yok. Atatürk’ün kanuna, hukuka, yasalara, sisteme uymayan hiçbir hareketi yok ama bugün hala ’Atatürk diktatör’ diyenler var. Onu okusalar, öğrenseler, şunu yaptı, şöyle yaptı deseler… Sakarya Zaferinin üzerinden 10 ay geçmiş. Meclis’te ne kadar baskı var biliyor musunuz? ’Ordu niye duruyor, niye taarruz etmiyor?’ Korkunç baskı var, ağır eleştiriler var.” Orgeneral Başbuğ, gazetecilerin ısrarlı soruları karşısında, “Biz 30 Ağustos’u konuşuyoruz. 30 Ağustos’un siyasi boyutlarını, mali boyutlarını konuşuyoruz” diyerek, güncel konulara girmedi.

Öncelikle gazetecilerin paşanın 30 Ağustosla ilgili teknik mesajlarına pek kulak asmadıkları anlaşılıyor. Öyle ya, Paşa Sakarya diyor, Meclis diyor berikinin aklı başka yerde. Neyse diktatörlüğe geleceğiz de 10 ay denmiş, ben kaba bir hesap yaptım,  Eylül 1921 ile 26 Ağustos 1922 arasında neredeyse 11-12 ay var. İlker Paşa herhalde net hesabı yapamamış. Diktatörlük konusunda da hatalı, bizzat Atatürk  İlker Başbuğ’u yalanlıyor. Atatürk’ün sevdiğim yanlarından biri gerçekçiliğidir. Bakın tarihçi Mete Tunçay’ın başka ilginç şeyler de söylediği şu mülakatta ne deniyor:

Fethi Okyar, Serbest Fırka dönemini anlatırken yazıyor: `Mustafa Kemal bana dedi ki: Gençliğim Abdülhamit baskıcılığına karşı bir isyan hareketleriyle dolu geçti, bugün bir yere geldik, gözlerimi kapatsam arkamda bırakacağım bir diktatör manzarasıdır.` Arkamda bırakacağım diktatörlüktür diyor,

Yine, Avni Özgürel ile Vakit gazetesinde yapılan bir mülakatta da aynı konudan biraz daha gerisiyle bahsediliyor:

Atatürk, Fethi Okyar’a “Bir Fransız gazeteci geldi. Konuştuk, görüştük, ülkesine gitti, gazetesine yazdı. Benim için diktatör diyor” der. Fethi Okyar da “Estağfrullah” diyor. Atatürk de “Hayır, doğru. Öldüğüm zaman arkamda bırakacağım manzara bir diktatörlük manzarası..” der ve Okyar’dan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurmasını ister. Yani Atatürk içinde bulunduğu siyasi fotoğrafın farkındadır.

Görüldüğü üzere Atatürk manzaranın farkında ama herhalde bugün sayın genelkurmay başkanı dahil birçok insan bundan haberdar değil. Atatürk açıkça ‘kıvırmana gerek yok Fethi, bak okul arkadaşı olmamıza rağmen sen bile benim karşımda korkudan titriyor, estağfirullah filan diyorsun, alenen diktatör manzarası sergiliyoruz, şu işi halledelim, sen Fırkayı aç, ben koltuk çıkarım merak etme, al, kardeşim de senin partiye girecek’ diyor. İşler o şekilde gelişmedi ama daha ne olsun? Atatürk’ün kendi sözü ortadayken İlker paşanın şu sözleri hiç uygun düşmemiş.

Ben doğrucu adamım, uyarmak boynumun borcu.

55 Responses to “Olmadı Paşam”

  1. Obli Vious 31 Ağu 2008 - 20:01:51

    Hay Tengri.. Sirf “Olmadi Pasam” diyebilmek icin bunca yaziyi kaleme almak, onu da MKA’ya atfedilen bir ‘manzara’ kelimesi uzerine bina etmek..

    Iyi de, ayni MKA’ya atfen su da soylenir:

    – “Sizin için diktatör diyorlar?”
    – “Diktatör olsaydım bana bu soruyu soramazdın.”

    Iste tekzip edilmis oldu.

    Ne olacak simdi?..

    Bu guzelim yazi bosa mi gidecek?

    Yooo.. dogrucu adam oldugunuzu yazmissiniz ya; o yeter.

  2. bliyaal 31 Ağu 2008 - 21:14:31

    Post-Marksist dönek Mete Tunçay da Fethullahçı olduğundan bu yana iyice kafayı yedi. Şu adamla bir tanışamadık gitti, yüzüne karşı “namaz kılıyor musun hoca?” diyemedik.

    E, Hayek de diktatörleri desteklemiyor muydu zaten? Atatürk de diktatör. O zaman ya Atatürk liberal ya da Hayek Kemalist. Kızacak bir şey var mı şimdi?

  3. FST 31 Ağu 2008 - 22:25:20

    Obli bey,

    Iyi de, ayni MKA’ya atfen su da soylenir:

    – “Sizin için diktatör diyorlar?”
    – “Diktatör olsaydım bana bu soruyu soramazdın.”

    Atatürk’ün bu söylediği çok makul değil. Diktatöre neden bu soru sorulamasın? Bu soruyu muhtemelen bir yabancı gazeteci sormuştur, bizim içki sofrası erbabından birinin soru tarzına pek benzemiyor.

    Fethi bey gibi birinci dereceden bir arkadaşına söylediğini ben dikkate alırım.

    Bu guzelim yazi bosa mi gidecek

    Canım niye boşa gitsin, Avni Özgürel ile Mete Tunçay’ın mülakatlarına atıfta bulunmuş olduk, pazar yazısı niyetine okunsun işte.

  4. FST 31 Ağu 2008 - 22:28:39

    Bliyaal,

    Şu adamla bir tanışamadık gitti, yüzüne karşı “namaz kılıyor musun hoca?” diyemedik.

    Bilgi Üniversitesinde değil mi Mete bey, git kapısını çal, sor belki başlamıştır namaza.

    O zaman ya Atatürk liberal ya da Hayek Kemalist. Kızacak bir şey var mı şimdi?

    Kızılan birşey yok, İlker Paşa Atatürk’ün aziz hatırasına uygun düşmeyen bir şey söylemiş, ikaz ettim o kadar. Atatürk liberal olsa, Hayek fethullahçı olsa ne fark eder, ölüp gitmişler.

  5. Obli Vious 31 Ağu 2008 - 22:51:35

    Fethi bey,

    Atatürk’ün bu söylediği çok makul değil. Diktatöre neden bu soru sorulamasın? Bu soruyu muhtemelen bir yabancı gazeteci sormuştur, bizim içki sofrası erbabından birinin soru tarzına pek benzemiyor.

    Gazetecinin yerli mi ecnebi mi oldugu konusunda muhtelif rivayetler vardir. Fakat, yabanci bir gazeteci olmak ihtimali bence de daha kuvvetlidir.

    Fakat, bence cok da onemli degildir. Yani, hem gazetecinin yerli mi ecnebi mi oldugu, hem de bu sorunun sorulabilir olup olmadigi.

    Bence onemli olan, ki zat-i aliniz nedense “Gençliğim Abdülhamit baskıcılığına karşı bir isyan hareketleriyle dolu geçti, bugün bir yere geldik, gözlerimi kapatsam arkamda bırakacağım bir diktatör manzarasıdır” cumlesindeki ‘diktatör manzarası’ terimini boncuk bulmus gibi yorumlamagi tercih etmis gorunuyor, MKA’nin bu cumlede ortadaki realiteden (diktator manzarasindan) memnun olup olmadigidir.

    Cumlenin tamamini okuyunca, bendeniz, MKA’nin bu durumdan memnun olmadigini cikarsiyorum. Nitekim, Fethi beye de bunu (zannedersem) parti denemesinden once, soylemistir.

    Dolayisi ile, demokratik acilimlar denemege calisiyordu.

    Bu deneme daha sonra tutmamistir, su olmustur bu olmustur ayri meseledir; ama, tipik bir diktatorun boyle bir sey yaptigina baska bir ornek benim aklima gelmiyor.

    Sizin bildiginiz bir ornek varsa, lutfeder irsad ederseniz, mesud vu bahtiyar edersiniz.

    Fethi bey gibi birinci dereceden bir arkadaşına söylediğini ben dikkate alırım.

    Fena bir yontem degil. Ama, soylendigi cerceveyi ve ortami da dikkate almak daha uygun olabilir. Aksi halde okuyuculariniz sizin keyfi kanaatler peydahlamak konusunda fazlasiyla zorlamalara saptiginizi dusunmek ihtimali belirebilir.

    Canım niye boşa gitsin, Avni Özgürel ile Mete Tunçay’ın mülakatlarına atıfta bulunmuş olduk, pazar yazısı niyetine okunsun işte.

    Danke :)

    Fakat, keske, Ozgurel, (Hüseyin Avni Ulaş’i cok iyi bilmiyorum, ama) Ali Sukru Bey’in, koyu bir Enver Pasa taraftari oldugu icin, Enver Pasa’nin da yeniden Turkiye’ye donmek uzere olusu baglantisiyla, tasfiye edildigini de ekleseydi cok iyi olurdu.

    Baska bir deyisle, mmaximalist (ve dolayisi ile, o devirde, maceraci) Enver Pasa’nin geri donup ulkeyi ucu acik seruvenlere suruklemesine engel olmak icin, Ali Sukru Bey, minimalist MKA tarafindan tedbiren tasfiye edilmistir.

    Bunun ‘IYI BIR SEY’ olup olmadiginin saglamasini yapmak bize dusuyor.

  6. FST 31 Ağu 2008 - 23:27:25

    Obli bey,

    3 sene önce konuyla ilgili bir yazımdan alıntı yapıyorum:

    http://www.izlenimler.net/2005/07/31/kucuk-prens-ve-yakin-tarihimize-bir-bakis/

    Bu noktada aklıma gelen iki kitaptan notları paylaşmak isterim. Bir tanesi Atatürk’ün ölüm anı dahil yanından hiç ayrılmamış özel kalem müdürü ve sonra genel sekreteri Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarının 389. ve devam sayfalarında yer alan bölüm (Yapıkredi Yayınları, 3. Baskı, Ocak 2005). Burada Serbest Fırkanın kurulması anlatılırken Atatürk’ün bürokrat zorbalığı karşısında halkın içine düştüğü perişanlıktan şikayetlenmesi ile ilgili ilginç notlar yer alıyor. Ülke idaresinde başgösteren sıkıntılar sebebiyle “muhalif” bir parti kurulması için yakın dostu Ali Fethi Okyar’a teklif götüren Atatürk’ün ülkedeki manzarayı tarifi Fethi Bey’in hatıralarında şu şekilde anlatılıyor (S. 392′den aktaran Muharrem Sevil, Türkiye’de Modernleşme ve Modernleştiriciler, Vadi, 1999, s.126):

    “… Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dictature manzarasıdır […] ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese bir istibdat müessesesidir”

    Bana kalırsa, Atatürk Hitler, Stalin türünden bir diktatör olmamakla beraber, kendisinin bizzat Fethi Bey’e şikayetlendiği gibi “manzara” bunu yansıtmaktadır. Nitekim gerçekleştirilen devrimler sırasında kimsenin gıkının çıkmaması, İstiklal Mahkemelerinde 3-5 kişinin işlediği suçlardan dolayı yüzlerce kişinin idam edilmesi, takriri sükun kanunu vs. bu manzarayı gözler önüne serebilir. Dışarıdan görünen, hele Saint Exupery’e ilham kaynağı olan kıyafet devrimi (özellikle şapka devrimi) sırasında bir sürü insanın idam edilmesi başka neyle açıklanabilir? Peki Atatürk’ün bu olaylara bakışı nedir? Gerek Hasan Rıza Soyak’ın gerekse döneme tanıklık eden diğerlerinin hatıraları Atatürk’ün cereyan eden olayları bir diktatörün yapması gerektiği gibi keyifle, ya da zorbalıkla izlemediğini gösteriyor. Mesela Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarının 60-63. sayfaları arasında Recep Peker’in düzenlediği, İsmet İnönü’nün onayladığı sınırsız bir diktatörlük yetki tasarısını inceleyen Atatürk asabiyetle şunları söylemektedir (s.62):

    “[…] Ha işte orada bahsedilen, bütün kuvvetleri nefsinde toplayıp tek partiyi, tabii dolayısıyla devleti ve memleketi kendi başlarına idare edecek olan yüksek meclisin azasını diyorum; onları kim seçecek, bu zorbalar heyeti, kuvvet ve salahiyetini kimden ve nasıl alacak? Hayret […] Bu ne sakat düşüncedir, bu nasıl zihniyettir […] Çocuk, biz öyle bir idare, öyle bir rejim istiyoruz ki; bu memlekette bir gün -eğer dünyada hükümdarlık aleyhine gittikçe artan kuvvetli cereyean muvacehesinde kalanlar varsa- Padişahlığa taraftar olanlar dahi bir fırka kurabilsinler.” (Daha sonra Atatürk Recep Peker ve İsmet Paşa’yı çağırır, taslağı iptal ettirir.)

    Açıkça Atatürk’ün totaliter bir idareye taraftar olmadığı anlaşılıyor. Zaten iki defa çok partili sisteme geçme yönünde deneme yapması, ömrünün son yıllarında İsmet Paşa’nın yerine daha liberal görüşlere sahip Celal Bayar’ı başbakan olarak ataması da dikkate alınmalıdır. Fakat kendisinin bu kanaatine rağmen, büyük ölçüde bir çok konuda kontrolü dışında olduğunu tahmin ettiğim Recep Peker gibi CHP yetkililerinin düşünceleri ülkenin dışarıdan alenen bir diktatörlük gibi görünmesine yetip artmıştır. Atatürk’ün ölümünün ardından ipi artık korkusuzca ele alan CHP’nin estirdiği bürokrasi terörü de bu düşüncemi güçlendiriyor.

    Bunlar çok uzun ele alınabilecek konular ve ben de bir tarihçi değilim. Aklı başında insanlarımızın yakın tarihimizle ilgili çok sayıda belge ve bilgiye ulaşarak kafalarının içini berraklaştırmaya ihtiyacı var. Bugün piyasada Atatürk konusunda 100 kitap varsa 99 tanesi kendisini putlaştırmaya çalışan, kendisi aksini söylemesine rağmen tüm başarıları Atatürk’e mal etmeye kalkan, kendisi bir çok hatalarından ve hatalı olableceğinden bahsederken asla günah işlemesi mümkün olmayan bir ilah gibi gösteren, çoğu yalaka, totaliterlik taraftarı kişilerin eserleridir.

  7. FST 31 Ağu 2008 - 23:31:07

    Ali Sukru Bey’in, koyu bir Enver Pasa taraftari oldugu icin, Enver Pasa’nin da yeniden Turkiye’ye donmek uzere olusu baglantisiyla, tasfiye edildigini de ekleseydi cok iyi olurdu.

    Baska bir deyisle, mmaximalist (ve dolayisi ile, o devirde, maceraci) Enver Pasa’nin geri donup ulkeyi ucu acik seruvenlere suruklemesine engel olmak icin, Ali Sukru Bey, minimalist MKA tarafindan tedbiren tasfiye edilmistir.

    İyi ama Ali Şükrü bey öldürüldüğünde Enver Paşa öleli neredeyse bir yıl oluyordu. Enver meselesi Sakarya Savaşında bitmiştir. Enver’in geri dönmesi nasıl mümkün olabilir?

  8. Obli Vious 31 Ağu 2008 - 23:58:00

    Fethi bey,

    İyi ama Ali Şükrü bey öldürüldüğünde Enver Paşa öleli neredeyse bir yıl oluyordu. Enver meselesi Sakarya Savaşında bitmiştir. Enver’in geri dönmesi nasıl mümkün olabilir?

    Tuuu.. :(

    Haklisiniz. Hafizam bana oyun etmis. Ozur dilerim.

    Yok. Oyle degil tabii ki.

    Ali Sukru Bey’in Enverist damarin (Ikinci Grup) temsilcisi sayildigini, bunun da Birinci Grubu her an alasagi etmek tehdidi anlamina geldigini yazmak ve Meclis’te MKA ile ASB birbirlerinin uzerine –elleri silahlarinda– yurudugunu de kaydetmek gerekiyordu.

    Her ikisinin de Teskilat-i Mahsusa uzerinde/icinde onemli vurucu kadrolara hukmettigini de eklemek lazim.

    Dolayisi ile, evet, tedbiren tasfiye edilmistir; ve, Enver Pasa taraftarligi (yani, siyasi dunya gorusleri –daha dogrusu ufuklari) bu konuda bence belirleyici olmustur; ama, ASB’nin Enver Pasa’yi geri getirmek niyeti oldugundan degildi.

    Tekrar ozur dilerim.

  9. FST 01 Eyl 2008 - 00:10:09

    Dert değil, ben meramı anlamıştım zaten, sadece detaya işaret ettim.

  10. Decker 01 Eyl 2008 - 00:27:53

    “Açıkça Atatürk’ün totaliter bir idareye taraftar olmadığı anlaşılıyor”

    Bu konuda hem o tarafa, hem bu tarafa yorum yapilabilir. Bunun yapilabiliyor olmasi bile, Ataturk’un tam demokrat olmadigini gostermeye yeter. Fethi Bey, Serbest Firka’yi kapatmak istedigini Ataturk’e soylerken, odada olan Inonu Ataturk’un nasil *yarim agizli* “keske kapatmasan” diye cevap verdigini aktarir. Eger damardan demokrat olsaydi, o zaman “hayir devam etmelisin” diye ustelerdi. Ya da sistemi daha bastan demokrat olarak kurardi.. Ataturk’un olumu sirasinda ve olumunden sonra olanlarin sucunu baskalarinin uzerine atmak bana anlamli gelmiyor. Bir kurucunun kendisini asacak duzeni kendisini gerektirmeyecek sekilde kurmasi gerekir, demek bu yapilamamistir. Niyet okumaya gerek var mi? Fiili olanlara bakmak yeterli. Bazilari da surekli “simdi yasasaydi soyle boyle yapardi” diyor, bunlar da yanlis. Ataturk turbana karsidir mesela, Soylev ve Demeclerde kapi gibi paragraflar var, siz dediniz diye soylemiyorum, ama “bugun olsa karsi olmazdi” gibi laflar etmeye calisanlar var. Peki karsiysa ne olmus? Biz bunu soylemeye ugrasiyoruz. 21. yuzyildayiz. Kendi basimiza analiz yapabiliriz. Bugunun dinamikleri cok farkli.

  11. FST 01 Eyl 2008 - 00:44:38

    Decker,

    Ataturk’un tam demokrat olmadigini gostermeye yeter.

    Elbette, herhalde en son söylenebilecek şey Atatürk’ün demokrat olduğudur. Ancak Serbest Fırka hadisesi, sonundaki fiyaskoya rağmen Atatürk’ün dönemindeki tipik diktatörlerden beklenmeyecek tavrı olarak görülebilir. Öte yandan tek sözüyle kelle uçuran, emirleri sorgulanamaz biri olarak diktatörlüğü kuşku götürmez.

    Ataturk’un olumu sirasinda ve olumunden sonra olanlarin sucunu baskalarinin uzerine atmak bana anlamli gelmiyor.

    Burada suç atmaktan ziyade, suçu paylaştırmayı düşünmüş olabilirim, geçmiş zaman ne üzerine bunu yazdım tam hatırlayamıyorum. Yine de ‘Atatürk masumdu, tüm suç İsmet ile Recep’e ait’ basitliğinde olmasa bile belli noktalarda Atatürk’ün ipin ucunu kaçırdığını düşünmemiz için sebepler var. Ama 1938 yılında öldü, ne desek boş.

    ama “bugun olsa karsi olmazdi” gibi laflar etmeye calisanlar var. Peki karsiysa ne olmus? Biz bunu soylemeye ugrasiyoruz.

    Doğru. Ben de ilgili yazının sonunda şöyle demişim:

    “…Bu garipliklerin ortadan kalkması için elbette Atatürk ve icraatları da gayet makul şekilde eleştirilmelidir ki eski defterler artık kapansın, geleceğe salim kafayla yönelebilelim. Her zaman dediğim gibi, 10. Yıl marşını unutup 100. Yıl marşına yönelmenin zamanı çoktan geldi. Artık demir ağlarla değil havayollarıyla, fiber optik ve kablosuz ağlarla yurdun örülmesi gerekiyor. Kafası bunu almayanlara yazıklar olsun…”

  12. Obli Vious 01 Eyl 2008 - 01:12:41

    O gunlerde, ahalinin birinci siradaki derdinin demokrasi oldugunu da dusunemiyorum.

    Bir yanda, Hilafet + Saltanat yanlilari –ki, bunlarin demokratik denebilecek pek bir tarafinin olmadigini soylemek abartma olmaz herhalde; diger tarafta da mandacilardan tutun, komunist ya da degil, bir baska diktatorlugun hayalini kuranlara kadar hayli genis bir tayf var.. var da aralarinda demokratik olan var mi; varsa ben bilmiyorum.

    Bugunden geri donup MKA’nin demokratik olmasini ya da olmamasini onemsemegi, IV Murat’i, yuz metreyi 9 saniyenin altinda kosamadigi icin elestirilmesine benzetiyorum bazan.

  13. Decker 01 Eyl 2008 - 01:52:36

    “Ancak Serbest Fırka hadisesi, sonundaki fiyaskoya rağmen Atatürk’ün dönemindeki tipik diktatörlerden beklenmeyecek tavrı olarak görülebilir”

    Ataturk’un bu denemesi disa donuk bir PR cabasi seklinde de yorumlanabilir aslinda… Insallah bu doneme acik zihinle bakan daha fazla akademisyen olur, ileride daha net cevaplar bulabiliriz.

    “Her zaman dediğim gibi, 10. Yıl marşını unutup 100. Yıl marşına yönelmenin zamanı çoktan geldi. Artık demir ağlarla değil havayollarıyla, fiber optik ve kablosuz ağlarla yurdun örülmesi gerekiyor. Kafası bunu almayanlara yazıklar olsun”

    Buna katilmamak mumkun degil. Katilmak ne kelime, ayakta alkisliyorum!

  14. FST 01 Eyl 2008 - 12:15:01

    Decker,

    Ataturk’un bu denemesi disa donuk bir PR cabasi seklinde de yorumlanabilir aslinda…

    Bununla birlikte muhalifleri bir araya toplayıp son bir temizlik yapılmasına vesile olmasını da unutmamak lazım. Bir taşla 2-3 kuş şeklinde de düşünülebilir Serbest Fırka hadisesi.

    Konuyla ilgil benim gördüğüm en geniş eser Cemil Koçak’a ait:
    http://resim.kitapyurdu.com/kitap/111961/belgelerle%C4%B0ktidarveserbestcumhuriyetfirkasi.htm

  15. FST 01 Eyl 2008 - 12:18:10

    Şu da Fethi beyin hatıraları:
    http://resim.kitapyurdu.com/kitap/104136/ataturkokyarvecokpartiliturkiyefethiokyarinanilari.htm?sa=39472784

  16. FST 01 Eyl 2008 - 12:28:22

    Obli bey,

    O gunlerde, ahalinin birinci siradaki derdinin demokrasi oldugunu da dusunemiyorum.

    Değildi elbette ama Serbest Fırkaya gösterilen sıradışı teveccüh tek parti rejiminin günlük hayattaki iflasının dabir göstergesidir.

    Bir yanda, Hilafet + Saltanat yanlilari –ki, bunlarin demokratik denebilecek pek bir tarafinin olmadigini soylemek abartma olmaz

    Bilakis, İngiltere vs. yaygın şekli, hatta bizzat 1908 meşrutiyeti düşünüldüğünde hilafet, saltanat yanlılarının, ki TCF bu şekilde düşünülebilir, demokrasiye taraftar olduğunu düşünmemiz mümkün.

    Atatürk ve takip eden tek parti döneminde tüm güçler doğrudan Atatürk’ün elinde toplanıyordu, ortalama bir Osmanlı padişahından çok daha güçlü bir adamdı Atatürk. Dolayısıyla saltanat taraftarlarının demokrasi istemesinde bir problem yok.

    Bana kalırsa saltanatsız bir demokrasi tercihe şayandır ama bunun için II. Dünya savaşının bitip totaliter sistemlerin devrinin geçmesi gerekti.

    Bugunden geri donup MKA’nin demokratik olmasini ya da olmamasini onemsemegi

    Demokrat olup olmadığı değil diktatör olup olmadığı önemseniyor.

  17. FST 01 Eyl 2008 - 12:37:23

    Serbest Fırka ile ilgili olarak;

    Şikayetname

    Şikayetnamemi yazdım huzura
    Bizim halimizi bilsin Fethi bey
    Dokunmasın bir şey kalbe fütura
    Bizim halimizi bilsin Fethi bey

    Yaşasın Fethi bey kurdu bir fırka
    İyi namı gitti şark ile garba
    Ne altta sergi var ne dalda hırka
    Bizim halimizi bilsin Fethi bey

    ….

    Sabahtan tahsildar dizilir bir saf
    Ne tüccar kalmıştır ve ne de esnaf
    HER GELEN TAHSİLDAR ETMİYOR İNSAF
    Malımız hacizde bilsin Fethi bey

    ….

    Maaş alanlarda fantazi çoktur
    Parayı kazanan avukat doktor
    Fukara rençbere hiç bakan yoktur
    Bunların halini sorsun Fethi bey

    ….

    Fethi bey de sözlerime bakaydı
    Gaz yağı da ucuzlayıp akaydı
    Şeker-kibrit inhisarı kalkaydı
    Millet sana düacıdır Fethi bey

    ….

    Aşık Mehmet senin sözlerin haktır
    Kimse kıymetin etmiyor takdir
    Vergiye verecek on param yoktur
    Ne satıp vereyim bilmem Fethi bey

    (Şiirin tamamı: Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931, Tarih Vakfı, 2005, s. 246)

  18. Obli Vious 01 Eyl 2008 - 12:53:29

    Fethi bey,

    Değildi elbette ama Serbest Fırkaya gösterilen sıradışı teveccüh tek parti rejiminin günlük hayattaki iflasının dabir göstergesidir.

    Iyi de, gercekci olursak, ne bekliyorduk?

    Osmanli’dan geriye kalan sermaye ne idi?

    Elde is yapabilen, isten anlayan nufus mu kalmisti?

    Almanya’da olduguna benzer, tamir edilip ayaga kaldirilabilecek sanayi mi vardi?

    Dar ul GakGuk’lar gibi, agirlikli olarak beseri ilimler, o da cogu edebiyatimtrak dallar disinda, istifade edilebilir, karin doyuran dallarda insan yetistiren universiteler, sanat okullari filan mi vardi?

    Nakdi sermaye, bankalar, mutesebbisler yaratan destekleyen kurumlar mi vardi?

    Hic birisi yoktu.

    Bu kadar yoklugun oldugu yerde, 10-15 senede ne gibi mucizeler beklemek gercekcidir?

    Gercekci degilse, ahalinin gayr-i memnun olmasini neden yadirgiyoruz?

    SF isbasina gelseydi ne yapacakti –radyonda Kuran okutup ahaliye ninni calmaktan oteye?

    Bilakis, İngiltere vs. yaygın şekli, hatta bizzat 1908 meşrutiyeti düşünüldüğünde hilafet, saltanat yanlılarının, ki TCF bu şekilde düşünülebilir, demokrasiye taraftar olduğunu düşünmemiz mümkün.

    Ingiltere ile o kadar da benzesmiyoruz bence. Bizde, orada oldugu uzere, elinde sermaye ve siyasi erk birikmis bir sinif yoktu. Ustelik, Cromwell gunlerinde, zannettigimiz kadar demokratik filan da degillerdi onlar.

    Atatürk ve takip eden tek parti döneminde tüm güçler doğrudan Atatürk’ün elinde toplanıyordu, ortalama bir Osmanlı padişahından çok daha güçlü bir adamdı Atatürk. Dolayısıyla saltanat taraftarlarının demokrasi istemesinde bir problem yok.

    Bahsettiginiz gucleri MKA’ya bizzat Saray vermisti –malum, Candarli Halil’den beri, hem mulki hem de askeri yetkilerin verildigi tek kisidir MKA. Ve, Osmanli ‘derin devleti’ bunu sonuna kadar (Cumhuriyet’in kurulusundan cok sonralarina kadar) devam da ettirmistir.

    Hilafet yanlilarinin arzularinin ayaklarinin pek de yere basmadigi da ortadadir –Sultan Vahideddin dahil, Osmanli soyunun geri kalaninin iktidari geri almak konusunda ele gelir bir faaliyetinin olmayisi da bunu ayrica desteklemektedir.

    Bana kalırsa saltanatsız bir demokrasi tercihe şayandır ama bunun için II. Dünya savaşının bitip totaliter sistemlerin devrinin geçmesi gerekti.

    Dogru.

    Bizdeki Saltanat sistemi cok fazla kohnemisti. Zaman icinde bir tarafi kohnemis, diger tarafi da (disaridakileri bir yana biraksak dahi) icerde cok fazla muhalif ve gayr-i memnun uretmisti. Bununla sadece Alevi kitleyi de kastediyor degilim; Osmanli aydininin Tanzimat’tan sonraki seyri –Jon Turkler filan dahil– (bence biraz da fazlasiyla irrasyonel olarak) Saray muessesine cephe almisti.

    Demokrat olup olmadığı değil diktatör olup olmadığı önemseniyor.

    Bence diktator olup olmadigini onemsemek de anlamli degil. O gunku sartlarda baska nasil olabilrdi sorusunun cevaplari arasinda, bence, “demokratik olabilirdi” yok cunku.

    Bunu bir realite –hayatin parcasi– olarka kabul edip yola devam etmek bence daha akillica; aksi takdirde surekli ‘halamin biyiklari olmaliydi’ sendromuyla patinajlar cekeriz.

  19. FST 01 Eyl 2008 - 13:57:15

    Obli bey,

    Serbest Fırka gelse ne olacaktı yahut elden başka ne gelirdi meselesi tamam da keyfi bir zorbalık var, bunlar anlamsız, gereksiz, sırf göz korkutmak hatta keyf için yapılan şeyler. CHP ileri gelenlerinin keseyi doldurmak için çalıp çırpmaları, Alevi-Sünni Kürtlere karşı dengesiz katliamlar, Sünnilere karşı uygulanan Menemen türü yıldırma düzmecelerini filan nereye koyacağız?

    Evet, fakirlik, sermaye yok filan da, bunlar yapılan yanlışların bir gerekçesi değil.

    Bence diktator olup olmadigini onemsemek de anlamli degil. O gunku sartlarda baska nasil olabilrdi sorusunun cevaplari arasinda, bence, “demokratik olabilirdi” yok cunku.

    Demokratlık mümkündü, zaten takriri sükuna kadar doğru dürüst işlediğini söyleyebileceğimiz bir demokrasi vardı. Yapılacak şey bu düzenin devamıydı ama olmadı, tek parti diktatörlüğü kuruldu.

    Bunu bir realite –hayatin parcasi– olarka kabul edip yola devam etmek bence daha akillica; aksi takdirde surekli ‘halamin biyiklari olmaliydi’ sendromuyla patinajlar cekeriz.

    Konuyu gündeme getiren ben değilim ki, durduk yerde Atatürk diktatör değildi deniyor, ben de kendi ağzından yalanlıyorum, o kadar. Ne yapalım realite öyle olmuş, olmasa iyiymiş ama olmuş işin kötüsü olmaz denir.

  20. Bulent Murtezaoglu 01 Eyl 2008 - 14:38:16

    Fethi bey,

    Konuyu gündeme getiren ben değilim ki, durduk yerde Atatürk diktatör değildi deniyor, ben de kendi ağzından yalanlıyorum, o kadar. Ne yapalım realite öyle olmuş, olmasa iyiymiş ama olmuş işin kötüsü olmaz denir.

    Bunlar biraz faydasiz isler evet, haklisiniz. O pasa nicin bu ise ilismis onu da anlamak cok zor. Diger taraftan ben olsam sunu cimbizlardim:

    Atatürk’ün kanuna, hukuka, yasalara, sisteme uymayan hiçbir hareketi yok ama bugün hala ’Atatürk diktatör’ diyenler var. Onu okusalar, öğrenseler, şunu yaptı, şöyle yaptı deseler… Sakarya Zaferinin üzerinden 10 ay geçmiş. Meclis’te ne kadar baskı var biliyor musunuz? ’Ordu niye duruyor, niye taarruz etmiyor?’ Korkunç baskı var, ağır eleştiriler var.”

    Bugunku konjonkturde bir asker, kanunlara uygun davranmaya da vurgu yaparak taarruz etme baskisina direnen bir liderden nicin bahseder? Ataturk’un hakikaten oyle olmus olmasi veya olmamasi onemli degil, Ataturk’u kendi anlattigi sekilde ornek alacagini soylemek istemis de olabilir.

  21. Decker 01 Eyl 2008 - 18:22:50

    “Osmanli’dan geriye kalan sermaye ne idi?”

    Zenginlik olsa da olmasa da demokrasi gerekli bir yonetim sekli. Nasil kalkinalim? sorusunun cevabi icin fakir toplum dahi olsa, bu tartismanin saglikli yapilabilmesi icin demokrasi gerekir. Zenginlik icin ozgurluk gerektigini ispatlayan bir ekonomist Nobel odulu aldi bir sure once. Argumaniniz uzun sure once curutuldu demek istiyorum..

  22. FST 01 Eyl 2008 - 23:20:30

    Konuya İbo da müdahil olmuş:

    http://www.sabah.com.tr/haber,2FA1BEA25A86427B8EF52176273AD10F.html

    İbrahim Tatlıses, Zafer Bayramı’nın anlam ve önemini şöyle ifade etti: Atatürk olmasaydı benim adım Abraham Sweetvoice olacaktı!..

    İbrahim Tatlıses, sahne aldığı Kıbrıs Kaya Artemis otelde, 30 Ağustos Zafer Bayramı’na dair ilginç bir yorum yaptı. Dinleyicilerinin bayramını kutlayan İbo, “Zafer Bayramı’mızı kutlamayanlar varsa başka ülkeye gitsinler! Ne mutlu Türküm diyene diyemiyorsa güle güle” sözleriyle alkış topladı.

  23. Obli Vious 02 Eyl 2008 - 01:32:57

    Serbest Fırka gelse ne olacaktı yahut elden başka ne gelirdi meselesi tamam

    Bu ‘tamam’sa, geriye donup demokratiklik arayisini da gedanken elle doyum sinifina koyabiliriz herhalde.

    da keyfi bir zorbalık var,

    Yeni kurulmaga calisilan bir rejimden bahsediyorsunuz degil mi?

    Yani, tutup tutmayacagini kendilerinin de bilmedigi, urkek ve tedirgin adimlar..

    Bir ‘pyrrhus zaferi‘ni elde ettigine bile emin olamayacak derecede ozguvensiz..

    Ne bekliyordunuz?

    Dahasi, nerede otorite vardir ki keyfi zorbalik sergilemez?

    bunlar anlamsız, gereksiz, sırf göz korkutmak hatta keyf için yapılan şeyler.

    Keyf icin yapilanlara bir iki ornek akliniza geliyor mu?

    CHP ileri gelenlerinin keseyi doldurmak için çalıp çırpmaları,

    Bu neden sizi sasirtiyor? Bu tur davranisa istisna teskil edecek bir siyasi erk duymuslugunuz mu var?

    Alevi-Sünni Kürtlere karşı dengesiz katliamlar,

    Bunlar olmasa tabii ki cok daha iyi olurdu.

    Ama, gerekcelerinin arkasinda, Osmanli’nin Avsar Turk(men)lerine yaptigi ile benzer seyleri bulabiliriz.

    Bu tur konularda aniden humanist kesilmek cok hostur da, bana, bu, Manhattan’da oturup, ecdadini kizilderililere sert davrandigi icin elestirmegi hatirlatiyor nedense?

    Sünnilere karşı uygulanan Menemen türü yıldırma düzmecelerini filan nereye koyacağız?

    Bu konuda daha once yazmisligim var. Ama, Menemen Hadisesinin ic yuzunu –dogusu ile batisi ile, ulkenin o gunku siyasasindaki yerini– hala daha cozebilmis degilim. Donemi yasayanlar konuda neredeyse hic konusmadilar. Tenkit eden de yok denecek kadar az. Dolayisi ile, ne tur karmasik bir denklemin neresi oldugunu ben cozebilmis degilim.

    Ama, eger arzunuz, anekdotal bahsedip arkasindan da ‘vah, vah, haklisiniz’ turunden bir seyler demem ise, onu yapabilirim. Fakat, analiz yapmis olmayiz.

    Evet, fakirlik, sermaye yok filan da, bunlar yapılan yanlışların bir gerekçesi değil.

    Haklisiniz. Barutu olmamak, ates edememek icin mazeret sayilmaz topcu icin.

    Demokratlık mümkündü, zaten takriri sükuna kadar doğru dürüst işlediğini söyleyebileceğimiz bir demokrasi vardı. Yapılacak şey bu düzenin devamıydı ama olmadı, tek parti diktatörlüğü kuruldu.

    Niye mumkun olmadi?
    Aniden, sizce, tepedekilerin kan icmek arzulari mi depresti?

    Konuyu gündeme getiren ben değilim ki, durduk yerde Atatürk diktatör değildi deniyor, ben de kendi ağzından yalanlıyorum, o kadar. Ne yapalım realite öyle olmuş, olmasa iyiymiş ama olmuş işin kötüsü olmaz denir.

    “Ataturk mu daha kahraman, yoksa ben mi daha uzun boyluyum”dan oteye gitmeyen tartismalarin anlamsizligi, idraksizligimizi kor dovusune cevirmek oluyor.
    Dunu anlayamayinca da bugune yardimci olmuyor haliyle.

  24. Obli Vious 02 Eyl 2008 - 01:42:07

    Zenginlik icin ozgurluk gerektigini ispatlayan bir ekonomist Nobel odulu aldi bir sure once. Argumaniniz uzun sure once curutuldu demek istiyorum..

    Eminim curutulmustur.

    Curutulmustur muhakkak da, mesela, binlerce senedir ozgurlugun daniskasini (sic) yasanan Inuitler (Eskimolar) nedense pek de zengin olmus gibi gelmiyorlar bana..

    Ya da, Afrikanin gobeginde istedigi sarmasiktan istedigi kadar sallananlar; veya istedigi kangurunun pesinden kosup, istedigi agacin dibindeki kurtcuklari yiyebilen Aborigineler..

    Hadi onu biraktim, bahsettigimiz devirlerde, yanina devlet aygitinin ruzgarinin bile erisemedigi mesela Palandoken, ya da Nemrut dagindaki bir koy nedense pek de zengin sayilamiyordu –hala daha.

    Diyecegim o ki, siz o teoriyi okudunuz mu?

  25. FST 02 Eyl 2008 - 13:25:52

    Obli bey,

    Ne bekliyordunuz?

    Dahasi, nerede otorite vardir ki keyfi zorbalik sergilemez?

    1920-1923 arası meclis ruhu devam etse yeterdi

    Zorbalık şart değil ama diyelim dediğiniz gibi olsun, bunların da düzeyleri vardır. Cumhuriyet dönemi mesela istibdat denen II. Abdülhamit’e kıyasla çok daha vurun kellesini dönemidir.

    Bu tur davranisa istisna teskil edecek bir siyasi erk duymuslugunuz mu var?

    Bunu döneme ait zorbalık ve yanlışlık kalemlerini sayarken zikrettim, başkalarının da böyle yapıyor olması bunu meşrulaştırmaz. Sadece varisi olmadığı için mülkünü hazineye bırakan Atatürk’ün terekesi bile işin boyutunun çok büyük olduğunu gösterir. Ha, ne yapalım kanun herkesin yemesini gerektiriyor diyorsanız, ki o mealde söylediğiniz, o zaman -sizi kastetmiyorum- çıkıp adalet, ahlak, fedakarlık nutukları da atılmasın. Kuralı buydu yenmiş, afiyet olsun densin.

    Keyf icin yapilanlara bir iki ornek akliniza geliyor mu?

    İstiklal mahkemelerinin icraatına bakmak yeter. Bizzat kendisi vatandaşa keyfi bir eziyet olan şapka kanunu sonrası asılanlar içinden epeyi herhalde keyfidir. Misal, diyelim İskilipli Atıf hoca din adamıydı, şu kadının hikayesi herhalde devrimler yerleşsin ciddiyetinden ziyade keyfiliğe girer. Eski maliyeci Cavit beyin idamı, Menemendeki yahudi şu an aklıma gelenler. Sadece öldürülenleri dahi araştırsak kafi de, kaçmak zorunda kalan, hapsedilenler, malı mülkü elinden alınanlar da keyfilik örneğidir.

    Bu tur konularda aniden humanist kesilmek cok hostur da, bana, bu, Manhattan’da oturup, ecdadini kizilderililere sert davrandigi icin elestirmegi hatirlatiyor nedense?

    Ben bunları durduk yerde yazmıyorum, siz birşey söylüyorsunuz ben de karşılık olarak bunları söylüyorum. Cumhuriyet döneminde Kürtlere karşı kırıma varan, sürgünle sonuçlanan işler yapılmıştır. O dönemin şartı şuydu, hümanistliğe gerek yok diye lafı çevirmenin alemi yok. Siz mealen yeni kurulan bir devlet, bunlar yapılmalıydı, kurunun yanında yaş da yanmıştır demeye getiriyorsunuz. Ben de kurunun yanmasına gerek yoktu, 1908 sonrası kurulmaya başlayan ve 1920 sonrası gayet güzel yürüyen demokrasinin TCF ile daha da ileri gitmesi ihtimalinin Atatürk ve yanındakilerinin istememesi ile sona erdirilmesi, tek parti diktatörlüğünün kurulması gerekmezdi diyorum.

    Ha, o öyle olmuş bitmiş, ne desek boş ama en azından halının altına itilmiş pisliklerimizi -siz ve ben bilsek dahi- bilmeyenlerden daha fazla gizlememize gerek yok.

    Sonuçta buralara Atatürk diktatör müydü sorusundan geldik, elbetteki bir diktatördü, Hitler ve Stalin’e kıyasla soft kaldığı doğrudur ve kendisi de bunu kabul etmektedir. Dönemin şartı filan da bunu gerektirmemektedir, dünyada bir iki faşist ve komünist yer dışında diktatörlük de yaygın değildi o zaman, ille de diktatör olunmasına gerek yoktu. Türkiye her hal ve şartta 1923 sonrası bir ilerleme mecrasına girecekti, CHF değil TCF de olsa iş değişmeyecekti. Kürt ve din konusundaki yanlışlıklara belki daha az düşülecekti, bunları bilmek mümkün değil.

    Aniden, sizce, tepedekilerin kan icmek arzulari mi depresti?

    Kan içmek demeyelim ama gerçek bunu gösteriyor, belki de bunu düşünmesi gereken sizsiniz. Kan içmek olmasa da yeni devletin imkanlarından sınırsız yararlanma iştahı da olabilir. İlle de kan istiyorsanız buyrun:

    http://www.dersim.biz/html/mehmet_gunes.html
    http://www.dersim.biz/html/halvoriye.html

    “Ataturk mu daha kahraman, yoksa ben mi daha uzun boyluyum”dan oteye gitmeyen tartismalarin anlamsizligi, idraksizligimizi kor dovusune cevirmek oluyor.

    Görüyorsunuz bu tartışmalarda istenirse öteye de geçiliyor. 85 sene sonra Atatürk diktatör mü sorusunun dahi sorulmasının hala korkutucu etkisi sürüyorsa, Atatürk hala ağır cezası olan bir kanunla korunuyorsa bu konuların tartışılması hiç de anlamsız değildir. Tersine Türkiye’de belki de en kilit nokta burasıdır.

  26. Obli Vious 02 Eyl 2008 - 15:15:35

    Fethi bey,

    1920-1923 arası meclis ruhu devam etse yeterdi

    Bayilirim boyle, tarihe saglama sayilabilecek, ham hayallere..

    Madem oyle diyorsunuz, ben de bir iki tane daha ekleyeyim:

    Osman Bey’in her sene yaptirdigi uzere, mutevazi evini halkin yagmasina acmasi devam etseydi cok iyi olurdu. Yonetenle yonetilen arasindaki varsillik ucurumu o denli acilmazdi.

    Devsirme duzeni yerine, gonullulerin olusturdugu ordu da devam etseydi cok iyi olurdu. Asker sinifi olmazdi, olanlar da Turk/Musluman olurdu; boylece Yeniceri belasi ile daha sonralari ugrasmazdik.

    Falan filan.

    Zorbalık şart değil ama diyelim dediğiniz gibi olsun, bunların da düzeyleri vardır. Cumhuriyet dönemi mesela istibdat denen II. Abdülhamit’e kıyasla çok daha vurun kellesini dönemidir.

    Hah!

    Yine romantik secicilik.

    Hamidiye alaylarini ben kurduydum sanki.

    Dahasi, sizin asagida saydiginiz 3-5 kisi ile mukayese edilemeyecek kadar cok sayida –ve daha yuksek seviyelerde– insanin hayati karartilmistir Sulatn II Abdulhamid doneminde.

    O kadarla kalsa iyi.. Ama, hem Enverizm hem de Kemalizm aslinda Hamidizmin birer devamidir –bunu bildiginizi umit ediyorum.

    Bunu döneme ait zorbalık ve yanlışlık kalemlerini sayarken zikrettim, başkalarının da böyle yapıyor olması bunu meşrulaştırmaz.

    Mesrulastirmak baska bir sey, ama, sanki sadece/yegane ornekmis gibi demonize etmek de dogru degil.

    Sadece varisi olmadığı için mülkünü hazineye bırakan Atatürk’ün terekesi bile işin boyutunun çok büyük olduğunu gösterir.

    Varisinin olmadigi dogru degildir. Sadece kendisi bir varis isaret etmemistir. Bu bir.

    Ikincisi, bahsettiginiz mulk vb –her ne kadar o donemde, mukayeseli olarak az degilse de– kimsenin elinden vurulup alinmis; ya da spesifik olarak MKA’nin refahi icin calisan yapilar degildi. Bu iki.

    Ha, ne yapalım kanun herkesin yemesini gerektiriyor diyorsanız, ki o mealde söylediğiniz, o zaman -sizi kastetmiyorum- çıkıp adalet, ahlak, fedakarlık nutukları da atılmasın. Kuralı buydu yenmiş, afiyet olsun densin.

    Dogru. Ben de, ayni seyleri, Asr-i Saadet denen donem icin soyleyebiliyorum. Ama, o zaman, siz, ‘ne yapayim, elimden ne gelir, ben zavalli ve yalniz bir kovboyum’ turunden icler parcalayan sarkilar terennum ediyorsunuz.

    Bun dediginiz zaman, ben, nazi seylere yonelik elestiri getirebilmenin seciciligini gormeden edemiyorum.

    İstiklal mahkemelerinin icraatına bakmak yeter. Bizzat kendisi vatandaşa keyfi bir eziyet olan şapka kanunu sonrası asılanlar içinden epeyi herhalde keyfidir.

    Dikkatle bakarsaniz, o kanun, rejim muhaliflerine tepkilerini gostermek icin yaratilmis bir firsattir. Tepkilerini gosterenlerin tasfiye edilmesi de tabii ki hesap icindeydi; bu oyuna gelenlerin bir kisminin akibetlerinin pek de hos olmadigi ortadadir ama sayinin ne oldugunu bilmiyoruz.

    Misal, diyelim İskilipli Atıf hoca din adamıydı,

    Baska iliskisi var miydi, neydi? Bunlari hic bir zaman bilemeyecegiz.

    şu kadının hikayesi herhalde devrimler yerleşsin ciddiyetinden ziyade keyfiliğe girer.

    Tersi oldugunu, bunu da tepeden bir emirle yapmadiklarini da yazinin kendisinden goremiyor musunuz?

    Eski maliyeci Cavit beyin idamı,

    Bu bambaska bir meseledir. Klan-ici bir hesaplasma da diyebiliriz.

    Menemendeki yahudi şu an aklıma gelenler.

    Hah. Cok sasirdim.

    Sizin sasirmaniza sasirdim yani.

    Su anki Ergenekon iddianamesinde, hic alakasiz kac insanin ozel hayati (ya da konuyla ilgisiz kisimlari) milletin onune atilip infaz edildigini gormesem, cok daha karabalta olan o donemi ben de bu kadar secici itham edecegim.

    Sadece öldürülenleri dahi araştırsak kafi de, kaçmak zorunda kalan, hapsedilenler, malı mülkü elinden alınanlar da keyfilik örneğidir.

    Yaw, kac yasindaki bir idealistle bunlari konusuyorum ben?

    Hukumet olmak demek keyfilik demek degil midir?

    Dolarin kurunu dusuk tutmak, ya da yukseltmek karari vermek, nihai noktada, keyfi bir karar degil midir?

    Yoksa, siz, butun kararlarin rakamlar tarafindan verildigini dusunenlerden misiniz?

    Butun kararlar hep keyfidir.

    Isabetli olup olmadiklarini ise zaman gosterir.

    Ben bunları durduk yerde yazmıyorum, siz birşey söylüyorsunuz ben de karşılık olarak bunları söylüyorum.

    Durduk yerde yazsaniz da sorun degil. Ama, dengeli beslenmek acisindan daha itinali olsaniz iyi olur demek istiyorum.

    Cumhuriyet döneminde Kürtlere karşı kırıma varan, sürgünle sonuçlanan işler yapılmıştır.

    Hayir. Ozellikle Kurt olduklari icin degildir bu. Kurt olmayanlara karsi da yapilmistir. Cumhuriyet’in icinde ozerk yapilanmalar talep edenlere musamahasi olamazdi (kurulus felsefesi), dolayisi ile, siyasi acidan ‘$irk’ anlamina gelecek talepler/hareketler siddet ile bastirilmistir. Bu heryerde hep de boyle olmustur.

    O dönemin şartı şuydu, hümanistliğe gerek yok diye lafı çevirmenin alemi yok.

    Her turlu alem tertip edebilsiniz tabii ki.

    Ama, ‘alemi yok’larla birbirimizi cevaplayacak olursak, benim de ‘alemi yok’ diyeceklerim olabilir.

    Siz mealen yeni kurulan bir devlet, bunlar yapılmalıydı, kurunun yanında yaş da yanmıştır demeye getiriyorsunuz. Ben de kurunun yanmasına gerek yoktu, 1908 sonrası kurulmaya başlayan ve 1920 sonrası gayet güzel yürüyen demokrasinin TCF ile daha da ileri gitmesi ihtimalinin Atatürk ve yanındakilerinin istememesi ile sona erdirilmesi, tek parti diktatörlüğünün kurulması gerekmezdi diyorum.

    Film bittikten sonra senaryoyu tenkit etmek gercekten hos bir sanat elestirmenligidir. Oturdugunuz yerde, hem isikciyi, hem rejisoru hem de senaristligi topa tutabilirsiniz, aktorleri de yerin dibine batirabilirsiniz.

    Kimse elinizi tutamaz.

    Ama, eldeki malzemeye bakmakta fayda olabilir diyorum –insaf acisindan.

    Devrin ne denli ‘demokratik’ olduguna ornek vereyim:

    [Miran Asiret Reisi, Hamidiye pasalarindan] Mustafa Pasa, Molla Said’e nicin geldigini sorunca, Molla Said:

    “Seni yola getirmege geldim. Ya zulmunu terkedip namaza baslarsin veyahut seni oldurecegim”..

    {Bilinmeyen Taraflariyla Bediuzzaman Said Nursi, Necmettin Sahiner, 9nc Baski, Sayfa 69.}

    Evet. Devrin (sonradan) bastaci edilen ‘din adam’larindan birisi, zamanin guzelligi vesaire ‘alim’i, Said Nursi’nin demokratligi budur: Ya itaat ya olum.

    Alim ve dahi din adami bunu diyor.

    Siz de hala daha yeterince demokratik olmadiklarindan, firsat verilse olunabileceginden dem vuruyorsunuz..

    Ha, o öyle olmuş bitmiş, ne desek boş ama en azından halının altına itilmiş pisliklerimizi -siz ve ben bilsek dahi- bilmeyenlerden daha fazla gizlememize gerek yok.

    Halinin altinda ne pislikler var.. Cikarmamiz lazim tabii ki. Ama, secici davranmak dogru degil.

    Her turlu pisligi cikaralim; cunku bize pislik lazim.

    Sonuçta buralara Atatürk diktatör müydü sorusundan geldik, elbetteki bir diktatördü, Hitler ve Stalin’e kıyasla soft kaldığı doğrudur ve kendisi de bunu kabul etmektedir.

    Diktator olsa neyi cozecegiz, olmasa neyi?

    Dönemin şartı filan da bunu gerektirmemektedir, dünyada bir iki faşist ve komünist yer dışında diktatörlük de yaygın değildi o zaman, ille de diktatör olunmasına gerek yoktu.

    Yeni kurulmus devletleri –o donemde– cok iyi incelemis gibi konusuyorsunuz.

    Türkiye her hal ve şartta 1923 sonrası bir ilerleme mecrasına girecekti, CHF değil TCF de olsa iş değişmeyecekti. Kürt ve din konusundaki yanlışlıklara belki daha az düşülecekti, bunları bilmek mümkün değil.

    Bunun boyle oldugunu ikna edici unsurlarla dile getirmek gerekiyor. Ben, sizinle ayni kanaatte olamiyorum: Birakilsaydi, eskisinden daha da karanlik bir feudal doneme donulmeyecegine dair bir emmare goremiyorum cunku.

    Kan içmek demeyelim ama gerçek bunu gösteriyor, belki de bunu düşünmesi gereken sizsiniz. Kan içmek olmasa da yeni devletin imkanlarından sınırsız yararlanma iştahı da olabilir. İlle de kan istiyorsanız buyrun:

    Kismen okudum. Anekdotal.
    Dersim vb seylerin olmus olmasi hic de hos degil tabii ki.
    Ve, bu insanlarimiza empati yapmak tabii ki gereklidir.

    Ote yandan, Dersim olaylarinin ortaya cikisina yardimci olan unsurlari dikkate almaksizin, tahribe yardimci tarihciligin ne derece dogru olacagini da gozardi etmemeliyiz bence.

    Görüyorsunuz bu tartışmalarda istenirse öteye de geçiliyor. 85 sene sonra Atatürk diktatör mü sorusunun dahi sorulmasının hala korkutucu etkisi sürüyorsa, Atatürk hala ağır cezası olan bir kanunla korunuyorsa bu konuların tartışılması hiç de anlamsız değildir. Tersine Türkiye’de belki de en kilit nokta burasıdır.

    Benim acimdan, MKA’nin diktator olup olmadigi sorusu korkutucu filan degil. “Madem o kadar istiyorsunuz, pekala, diktator sayalim” dersiniz ve bir atimlik barut biter.

    MKA icin cikartilmis ozel kanun da bence dogru degil.

    Ama, sirf bunlar boyle diye, tarihi romanci romantikligiyle okumak, mukayeseli ve genis bakmamak bence dogru degil.

    Faydaya hizmet etmez demek istiyorum.

  27. FST 02 Eyl 2008 - 15:28:59

    Obli bey,

    Ben sizinle şu noktada ayrıldığımı zannediyorum:

    Yeni kurulmus devletleri –o donemde– cok iyi incelemis gibi konusuyorsunuz.

    Siz Cumhuriyetin sıfırdan kurulduğunu ve bu sebeple yukarıda bahsi geçen işlerin ister istemez kabullenilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz. Ben ise Cumhuriyeti Tanzimat (belki daha gerilerden) başlayan hareketin doğal sonucu olarak görüyorum. Siz daha iyisi olamazdı diyorsunuz, ben bu mümkündü diyorum. Sonuçta çok uzatacak birşey değil, olan olmuş.

    Yalnız bu diktatörlük konusunun konuşulması bir atımlık barut değildir, belki de bir sistemin temel dayanağıdır. Konuşulsa ve yıkılsa Atatürk ve hepimiz için daha hayırlı olur gibime geliyor.

  28. Obli Vious 02 Eyl 2008 - 22:16:19

    Fethi bey,

    Siz Cumhuriyetin sıfırdan kurulduğunu ve bu sebeple yukarıda bahsi geçen işlerin ister istemez kabullenilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz. Ben ise Cumhuriyeti Tanzimat (belki daha gerilerden) başlayan hareketin doğal sonucu olarak görüyorum. Siz daha iyisi olamazdı diyorsunuz, ben bu mümkündü diyorum. Sonuçta çok uzatacak birşey değil, olan olmuş.

    Husamettin Arslan’i tekrar ve iyice okursaniz, fikri hazirlik safhasini isterseniz Hz Adem’e goturun, fiili devrimin Cumhuriyet oldugunu, bu bakimdan da ’sifirci’ davranmasinin beklenilir olacagini gorebilirsiniz.

    Dahasi, anlasilan Fransiz devrimine de, Almanlarin bitmez-tukenmez Reich’lerine de pek bakmamissiniz, bakmis olsaydiniz cunku, o donusumlerin de pamuk tarlasinda gul dermek olmadigini gorebilirdiniz.

    Yalnız bu diktatörlük konusunun konuşulması bir atımlık barut değildir, belki de bir sistemin temel dayanağıdır.

    Neden ‘temel dayanagi’ olsun ki?

    Kimse, bugun, cikip Yavuz’un mutevazi turbesini kestigi Aleviler yuzunden yikmiyor. Yavuz’u hatirlayanlar, Imparatorlugu 6-7 sene icinde 2.5-3 katina cikarisi ve ustune de halifeligi kondurmasiyla hatirliyor.

    Ayni seyi Iskender icin de, Attila icin de baskalari icin de diyebiliriz.

    Diyecegim o ki, hem siz, hem ben hem de –yoresel egemenlerden oldugu icin ailece burnu surtulmus oldugundan– ‘travma’ yasamis Dengir Mir Mehmet bey de unutulduktan cook sonra bazi seyler daha sogukkanli degerlendirilebilecek.

    Bunda tabii ki, galiplerin tarihi yazmalarinin cok onemli payi var.

    Ama, key sera sera.

    Konuşulsa ve yıkılsa Atatürk ve hepimiz için daha hayırlı olur gibime geliyor.

    Anladim, bir terapi gerektigini soyluyorsunuz.

    Olabilir.

    Tavuk kesip kafasiyla direklerin etrafinda da donmek ise yarayabilir.

    Ve, yapilana bakinca, yaradigini da dusunmuyor degilim.

  29. Rumuzyok 03 Eyl 2008 - 02:03:44

    Obli Vious Bey,

    Cumhuriyet’in icinde ozerk yapilanmalar talep edenlere musamahasi olamazdi (kurulus felsefesi), dolayisi ile, siyasi acidan ‘$irk’ anlamina gelecek talepler/hareketler siddet ile bastirilmistir. Bu heryerde hep de boyle olmustur.

    Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin varlığı ve derinliği tartışılır. Bana kalırsa, daha belirleyici olan şey, kuruluş felsefesi değil, korkulardı. Cumhuriyet rejimi, kendi etrafına korku kazıkları çaktı, kendisini de bu kazıkların ortasında hapsetti. Bu nedenle, rejim kendisini aşabilecek bir, derinlik kazanamadı. Korku kültürü ile kendisini ve toplumu yoğurdu.

    Andre Tietzse (Avusturyalı (?) Türkolog) Cumhuriyetin ilk 10 yılında Anadolu’da bir seyahatini aktarır. Onun gözlemine göre, daha önceki yıllara göre daha sıkı bir güvenlik rejimini uygulanır olmuş. Gelip geçenler daha sıkı incelenir olmuş. Osmanlı idaresine göre, halkı daha sıkıcı kavrayan bir devlet teşkilatlanması oluşmuş ülkede.

    Belki, 1920ler dünyasında hiper liberal, demokrat bir rejim aramak anakronizm olacaktır; lakin, büyük bir toplumsal dönüşüm gerçekleştirememiş bir yeni rejimin bir kaç ufak tefek değişikliği korumak amacıyla ülkede orantısız baskı rejimi kurması ve siyaseti yok etmesi iyi niyetli bir şeymiş gibi gözükmüyor benim gözüme.

  30. Obli Vious 03 Eyl 2008 - 03:08:44

    Rumuzyok bey/hanim,

    Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin varlığı ve derinliği tartışılır. Bana kalırsa, daha belirleyici olan şey, kuruluş felsefesi değil, korkulardı. Cumhuriyet rejimi, kendi etrafına korku kazıkları çaktı, kendisini de bu kazıkların ortasında hapsetti. Bu nedenle, rejim kendisini aşabilecek bir, derinlik kazanamadı. Korku kültürü ile kendisini ve toplumu yoğurdu.

    Itirazsiz katilirim. Hatta, bir ornek de ekleyebilirim:

    1924′den 1944′e kadar 20 sene boyunca Genel Kurmay Baskanligi yapmis olan Maresal Fevzi Cakmak’in Anadolu sahillerine yol yapimina onay vermedigini duymussunuzdur. Gerekce de, bir savas halinde, sahillerimize cikarma yapacak olan dusmanlarimizin hizla Anadolu iclerine sarkabilecekleri korkusudur.

    O korku yuzunden, sahillerimize yol vurulamamis, denizciligimiz gelisememis, denizcilikle elde edebilecegimiz refahimiz heba olmus gitmistir.

    Bu boyledir de, kimse de cikip “Maresal, Maresal! Sen bunadin anlasilan; hayali korkular gioruyorsun” filan da dememistir; bilakis, ayni korku yuzunden daha uzun yillar boyu sahillere yol vurulmamistir.

    Bugun, geriye baktigimizda korkuyu komik/acikli sayabilir ve dalga da gecebiliriz; ama, o denli buyuk ve herkesce paylasilan bir korkuya yol acan tecrubelerin neler oldugunu bilmiyoruz ama alginin o yonde oldugunu kabul etmek gerekiyor –oyle ya, bahsettigimiz zevat Anadolu’nun disina hic cikmamis kisiler degildiler, birer Osmanli Pasasi olarak Akdeniz havzasinin her tarafini iyi kotu gezmislikleri vardi. Buna ragmen, bu denli icine kapanik (minimalist) bir ulke olmaga razi oluslarini hayli manidar bulurum hep.

    Andre Tietzse (Avusturyalı (?) Türkolog) Cumhuriyetin ilk 10 yılında Anadolu’da bir seyahatini aktarır. Onun gözlemine göre, daha önceki yıllara göre daha sıkı bir güvenlik rejimini uygulanır olmuş. Gelip geçenler daha sıkı incelenir olmuş. Osmanlı idaresine göre, halkı daha sıkıcı kavrayan bir devlet teşkilatlanması oluşmuş ülkede.

    Hic sasirmam. “3 tarafi deniz, 4 tarafi dusman ile cevrilmis” bir ulkede yasiyor olduklarini dusunduklerini biliyoruz.

    Osmanli’dan aldiklari bir suru dersler olsa gerek.. Kimin nereye ne amacla geldigini, nereye gittigini dogru durust takip edememek yuzunden, gidim gidim Israil’in ortaya ciktigini herhalde farketmislerdi. Dolayisi ile, Anadolu’da da benzer bir seyin olmasina izin vermek istemeyeceklerdi.

    Belki, 1920ler dünyasında hiper liberal, demokrat bir rejim aramak anakronizm olacaktır; lakin, büyük bir toplumsal dönüşüm gerçekleştirememiş bir yeni rejimin bir kaç ufak tefek değişikliği korumak amacıyla ülkede orantısız baskı rejimi kurması ve siyaseti yok etmesi iyi niyetli bir şeymiş gibi gözükmüyor benim gözüme.

    Bu konuda hukum vermek bana hep zor gelmistir. Yani, kotu niyet var(di) demek de, yok(tu) demek de zor.

    Var miydi? Tabii ki. Her iktidar murtezikalarini da yaratir. Bu statuko safralari da, kendilerinden beklendigi uzere, yerlerinden kimildamamak icin malum engellemelere basvurur.

    Fakat, butun hikayeyi boyle anlatabilecegimize emin degilim. Sirf bir iki teferruati korumak icin baskici davrandiklarina emin degilim. Korku, yine, fakat cok daha rafine platformlarda Fevzi Pasa’nin korkularina benziyor bence. Ve, tamamini da haksiz bulamiyorum.

    Ama, baskicilik o kadar uzun surdu ve o kadar da yeknesak (ve halka da gerekcelerini anlatmaksizin) oldu ki; ahali artik bir tur illallah noktasina ve sistemin ve hudutlarin ilgasini isteyecek hale gelmis durumda..

    Bu, eger devletin bekasini samimi olarak dusunen birileri varsa, eminim hic karsilasmak istemeyecekleri bir acmazdirlar: Kendi devletine guveni kaybolmus, baska devletlerin sozlerini daha samimi olan bir ahali var simdi.. Yaratmak, yasatmak ve korumak icin uzerine titredikleri millet nerededir sorusu cok aci bir soru olsa gerek.

  31. Rumuzyok 03 Eyl 2008 - 23:46:08

    Obli Vious Bey,

    Rumuzyok bey/hanim,

    Erkeğim.

    1924′den 1944′e kadar 20 sene boyunca Genel Kurmay Baskanligi yapmis olan Maresal Fevzi Cakmak’in Anadolu sahillerine yol yapimina onay vermedigini duymussunuzdur. Gerekce de, bir savas halinde, sahillerimize cikarma yapacak olan dusmanlarimizin hizla Anadolu iclerine sarkabilecekleri korkusudur.

    Bugun, geriye baktigimizda korkuyu komik/acikli sayabilir ve dalga da gecebiliriz; ama, o denli buyuk ve herkesce paylasilan bir korkuya yol acan tecrubelerin neler oldugunu bilmiyoruz ama alginin o yonde oldugunu kabul etmek gerekiyor –oyle ya, bahsettigimiz zevat Anadolu’nun disina hic cikmamis kisiler degildiler, birer Osmanli Pasasi olarak Akdeniz havzasinin her tarafini iyi kotu gezmislikleri vardi. Buna ragmen, bu denli icine kapanik (minimalist) bir ulke olmaga razi oluslarini hayli manidar bulurum hep.

    Fevzi Çakmak’ın düşman işgalini kolaylaştıracağı korkusu ile sahillere yol inşaatına cevaz vermediğini okumuştum. Hatta belki bilirsin. Silah Fabrikasını Kırıkkaleye, Anadolu’nun en içine kurduran da odur: Düşman işgalinden uzak olsun diye.

    Cumhuriyet elitlerinin bazı korkulara sahip olması anlaşılır bir şey. Lakin, bu korkular o kadar patolojik acıklı bir hale geldi ki, ülke içinde politik manevra alanı kalmadı. Hatta daha da ilginci, dış korku, içte halkın sadakatinden duyulan korkuyla birleşip, ülkeyi iyice havasız bıraktı. Bilhassa sosyalizmin-komünizm dışa karşı duyulan korku ile içte halkın sadakatine karşı duyulan korkuyu perçinledi. Çok yakın bir zamana dek bu havayla yaşadık, biraz daha hafiflemekle birlikte, cihet-i askeriyede bu zihniyet hala hakim.

    Osmanli’dan aldiklari bir suru dersler olsa gerek.. Kimin nereye ne amacla geldigini, nereye gittigini dogru durust takip edememek yuzunden, gidim gidim Israil’in ortaya ciktigini herhalde farketmislerdi. Dolayisi ile, Anadolu’da da benzer bir seyin olmasina izin vermek istemeyeceklerdi.

    Benim aktardığım anektoddaki gibi daha sıkı ve yakından bir güvenlik ağı oluşturmanın sebebini Osmanlı’ya ve İsrail’in gıdım gıdım oluşturulmasına bağlamıyorum ben yalnız. Evet onun da payı vardır, pek tabii. Ancak bana kalırsa, Cumhuriyet elitlerinin azınlıkta olması ve halkın gerçekleştirmek istedikleri dönüşümleri karşı tepki vereceğine inanmış olmaları nedeniyle böyle bir yönelime gitmiş olmaları daha olası. Belki Kürtler hususunda, dışa karşı duyulan kuşku daha etkili olabilir. Ancak Anadolu’nun genelinde güvenliğin sıkılaştırılmasının nedeni içte halka karşı hissedilen güvensizlik olabilir.

    Şöyle ki, Menemen hadisesini ve daha önce Anadolu’nun çeşitli yerlerinde baş gösteren dini tonlu isyanları bilirsiniz. Bu isyanlara çevre illerden gelen insanlar katılmışlar. İsyanlar büyümüş. Bana kalırsa, Cumhuriyet rejiminin hafızasında bunun hatırası var. Böyle bir güvenlik aygıtı kurarak, reformlara karşı çıkabilecek isyanların ve hotnutsuzluğun başka yerlere sirayet etmesini engellemek istemiş olabilirler. Bu açıklama bana daha makul geliyor.

    İlerleyen yıllarla birlikte, solun/sosyalizmin halk arasında taban bulmasından korkulan korku baskın çıkmış olabilir.

    Bu konuda hukum vermek bana hep zor gelmistir. Yani, kotu niyet var(di) demek de, yok(tu) demek de zor.

    Ben şöyle düşünüyorum: Cumhuriyet rejimi yeni bir proje olarak, esji rejimin reflekslerine ve korkularına kapılarak, esas yapması gerekenlere (sanayi, bilim vs) pek fazla dokunmadığı için, ancak fazlaca başvurmaması gereken şeyler (Baskı, yıldırma vs) şeylere fazlaca başvurarak ayakta kaldığı için gözümde kısmen başarısız bir proje gibi duruyor.

    Bu, eger devletin bekasini samimi olarak dusunen birileri varsa, eminim hic karsilasmak istemeyecekleri bir acmazdirlar: Kendi devletine guveni kaybolmus, baska devletlerin sozlerini daha samimi olan bir ahali var simdi.. Yaratmak, yasatmak ve korumak icin uzerine titredikleri millet nerededir sorusu cok aci bir soru olsa gerek.

    Doğrudur.

  32. Rumuzyok 03 Eyl 2008 - 23:55:18

    “. Hatta belki bilirsiniz.”
    “…..bulmasından duyulan korku baskın çıkmış olabilir.”

    Olacaktı…

  33. Obli Vious 04 Eyl 2008 - 00:47:38

    Rumuzyok bey,

    Silah Fabrikasını Kırıkkaleye, Anadolu’nun en içine kurduran da odur: Düşman işgalinden uzak olsun diye.

    Dogrudur. O devirde, malum, pirpirlar vardi. Kirikkale’nin semalarinda da hayli anaforlar olurmus. Dolayisi ile, havadan bombalanamayacak bir yer secmisler.

    Lakin, bu korkular o kadar patolojik acıklı bir hale geldi ki, ülke içinde politik manevra alanı kalmadı. Hatta daha da ilginci, dış korku, içte halkın sadakatinden duyulan korkuyla birleşip, ülkeyi iyice havasız bıraktı. Bilhassa sosyalizmin-komünizm dışa karşı duyulan korku ile içte halkın sadakatine karşı duyulan korkuyu perçinledi. Çok yakın bir zamana dek bu havayla yaşadık, biraz daha hafiflemekle birlikte, cihet-i askeriyede bu zihniyet hala hakim.

    Ben, bunlara bir de Kurt meselesini [daha dogrusu, bu spesifik baglamda ‘Dogu Meselesi’ demek gerekiyor] eklemek istiyorum –en uzun soluklu mesele bu oldu cunku. Doguyu millet yaratmak projesine dahil etmekte yasanan gecikme ve basarisizliklar, kanaatimce, sizin yukarida isabetle dile getirdiginiz havasizligin asiri derecede negatif vakuma donusmesine ve cok da uzun surmesine yol acti.

    Tartisilir bir seyler soylemek bahasina da olsa soylemek istiyorum: Eger PKK benzeri bir proje daha onceleri baslatilabilseydi, kanaatimce, teneffus vakti bugunlerden cok daha erken olabilirdi. [Bunu sadece bahsedip gecmis sayin beni; bu konuda teferruatli bir tartisma icine girmek icin henuz zamanin erken oldugunu dusunuyorum.]

    Ancak bana kalırsa, Cumhuriyet elitlerinin azınlıkta olması ve halkın gerçekleştirmek istedikleri dönüşümleri karşı tepki vereceğine inanmış olmaları nedeniyle böyle bir yönelime gitmiş olmaları daha olası.

    Tabii ki, bu, isabetli olmak ihtimali daha yuksek bir onermedir.

    Ben, sadece, o devir yoneticilerinin/kadrolarinin bugunkunlerden cok daha bilincli oldugunu dusunuyorum –yani, etnik yapimizi daha iyi biliyordular bence. Yani, kamufle olmus (olmak zorunda kalmis, birakilmis) etnisitelerin varligini da, yerlerini de hayli detayli biliyordular. Bu da, millet yaratmak projesinde dikkatli/kuskulu/temkinli/tedbirli olmagi dayatiyordu.

    Aksi halde, hic umulmadik bir anda, birilerinin ayaklanmasi sozkonusu olabilir ve disaridan birileri de bunlara arka cikar diye korktuklarini dusunuyorum. Bu ihtimal ve ihtimalin verdigi korku, sozkonusu kadrolari –mecazi anlamda– surekli uyanik yatmak ve eli tetikte olmaga icbar ediyor olmaliydi.

    Bu denli tedirginligin cok uzun surmesinin sinirleri yipratmasi da mukadderdi tabii ki. Yani, olmadik yerde (taraflardan birinin ya da digerinin) sinirlerin bosalmasi ve siddetin patlamasi..

    Belki Kürtler hususunda, dışa karşı duyulan kuşku daha etkili olabilir. Ancak Anadolu’nun genelinde güvenliğin sıkılaştırılmasının nedeni içte halka karşı hissedilen güvensizlik olabilir.

    Tabii ki. MKA’nin bu konuda bir sozu vardir diye hatirliyorum –eger hafizam beni yaniltmiyorsa: ‘Bizi sevmiyorlar’ mealinde bir seyler demisti. Hosuna gitmedigine eminim, ama sasirdigini sanmiyorum; realitenin dayattiklari yuzunden, baska sekilde kolay kolay tecelli edemezdi bence.

    Şöyle ki, Menemen hadisesini ve daha önce Anadolu’nun çeşitli yerlerinde baş gösteren dini tonlu isyanları bilirsiniz. Bu isyanlara çevre illerden gelen insanlar katılmışlar. İsyanlar büyümüş.

    Menemen Hadisesini ben (cogumuzdan) hayli farkli bilirim. Ozunde devlete karsi bir hareket olmadigi gibi, klasik anlamda dindarlarin kalkismasi filan da degildir. Orada, icip icip carsi esrafina (ve alisverise gelenlere) musallat olan bir astegmen (sivilden gelen subay) ve carsi ortasinda musallat oldugu genc bir kizin feryatlari uzerine, bu asagilik herifin isini bitiren carsi esnafi/esraf sozkonusudur. Ankara’ya bildirildiginde once hic onemsenmemistir. Fakat, ardindan (3-5 gun sonra) Doguda yapilacak harekata Batida bir emsal/ortu olsun diye, ibret-i alem olsun diye ‘Menemen Hadisesi’ icad edilmistir. yani, bugunku deyimle, bir psikolojik harekattir.

    Neyse.

    Menemen icin degilse bile, sizin dedikleriniz baska mahaller icin gecerlidir. Yokluklar icinde kivranan ahalinin isyana tesne olmasindan daha dogal bir sey dusunmek de zordur zaten.

    Bana kalırsa, Cumhuriyet rejiminin hafızasında bunun hatırası var. Böyle bir güvenlik aygıtı kurarak, reformlara karşı çıkabilecek isyanların ve hotnutsuzluğun başka yerlere sirayet etmesini engellemek istemiş olabilirler. Bu açıklama bana daha makul geliyor.

    Evet. Ama, fazlasi da var demek istiyorum. Birbirinden farkli etnik mikro yapilar var; yokluk, ‘fakr u zaruret’ var.. Bunlarin farkinda olmamak mumkun degil. Ve, farkinda iseniz de, barut ficisinin uzerinde oturdugunuzun farkindasiniz demektir.

    Kolluk kuvvetleri de, bugun oldugu sekilde, genis imkanlara sahip degiller ve sayica da cok azlar.

    Dolayisi ile, en ufak harekete (orman yangini baslar korkusu ile) orantisiz noktasal tepkiler verildi –ibret-i alem olsun ve daha buyugu olamasin diye.

    İlerleyen yıllarla birlikte, solun/sosyalizmin halk arasında taban bulmasından korkulan korku baskın çıkmış olabilir.

    Bu da olabilir, ama, kurucu kadrolar sozkonusu oldugunda komunizm ya da tonlarinin bir tehdit sayildigini dusunmuyorum –eger daha elverisli bulsaydilar, kendileri olurlardi.

    Daha sonrakiler ise, bilhassa Yalta sonrasi, baskalarinin kavgalarini burada yasamak zorunda kaldiklari icin, daha farkli korkular hissetmis olmalilar –bence.

    Ben şöyle düşünüyorum: Cumhuriyet rejimi yeni bir proje olarak, esji rejimin reflekslerine ve korkularına kapılarak, esas yapması gerekenlere (sanayi, bilim vs) pek fazla dokunmadığı için, ancak fazlaca başvurmaması gereken şeyler (Baskı, yıldırma vs) şeylere fazlaca başvurarak ayakta kaldığı için gözümde kısmen başarısız bir proje gibi duruyor.

    Ben, artik, o kadar emin olamiyorum. [Yani, eskiden sizin gibi, hatta cok daha keskin hukumlerle basarisizliklarina isaret ederdim.]

    Fakat, geriye donup baktigim zaman, mesela, Inonu’nun 30′lu yillarda Dogu’yu (Dogu Akdenizden Dogu Karadenize kadar) hayli detayli gezip hazirladigi raporu ve daha sonra da CHP Parti Mufettisinin (ismini hatirlayamadim simdi) raporunu filan okuyunca, ne denli geri kalmis oldugumuzu, ve ne kadar da kadrosuz oldugumuzu gormek mumkun. Ne dogru durust para var, ne de neyin nasil yapilacagini bilen insan. Insanlar uzerinde o denli bir olu topragi var ki, Dogu’ya Karadeniz’den insan aktarmagi filan dusunmusler –daha aktif olduklarindan hareketlilik getirirler umidiyle (ama, sonra vazgecmisler).

    Bugun artik kimsenin donup bakmaga tenezzul etmedigi, 3 ayda 30 tanesini elimizin tersiyle kurabilecegimiz, kicikirik bir seker fabrikasi, bir dokuma fabrikasini kurmak icin devlet seferber olmus ve ikinarak ancak kurmuslar –cunku, neyin naisl yapilacagini bilen yok. Soracak kimse de yok tabii ki.

    Bunlari uzatabiliriz, ama, gayem pastoral rustik bir Aysecik filmi senaryosu yazmak degil. O gunku kadrolarin, en tecrubeli olduklari konular sadece ve sadece askerlik ve amme idaresi. Dahasi yok. Kendilerinden once kirk sene boyunca konusulmus olan Alfabe Devrimini bile adam gibi yapacak bilgide kadro yok –o yuzden, alfabemizde Q harfi yoktur…

    Muhendis ve teknik adam olmayinca sanayi ve teknoloji olamiyor, tesisler kurulamiyor, seri uretim yapilamiyor; tesisler olmayinca da muhendis ve teknik adam ve sanayi iscisi yetistiremiyorsunuz.. Sermaye de olmayinca, tamamen ‘tut keli perceminden’ durumlari, yani..

    Kritik kutleye ulasmadan olmuyor demek istiyorum. O da, ancak, 50′lerde baslayabildi.. Biraz ABD yardimi, cogunlukla da –bence– SSCB yardimiyla..

    Simdi?

    Simdi, bence, gecmise kiyasla cok iyi yerlerdeyiz. Uretim imkanlarimiz olaganustu sayilacak kadar iyi (Cevre ulkeleriyle kiyaslarsak). Fakat, teknoloji uretmek konusunda geriyiz. O da zaman istiyor.

    Fakat, sonuc olarak, baskinin siddetinin azalmasi icin sartlar cok daha musait hale geldi.

    Kurt sorunu da bir hal yoluna girmek istidadinda.. Daha once bir lutuf gibi verilen, kadin haklarini simdi kadinlarimiz soke soke aliyorlar.

    Sikayetlerimiz hic de az olmasa da, ben memnunum bu durumdan. Ortada, cok canli bir sosyal, ekonomik ve siyasi mucadele var.

    Bu iyi bir seydir.

    Canlilik alametidir.

  34. Rumuzyok 04 Eyl 2008 - 12:21:20

    Obli Vious Bey,

    MKA’nin bu konuda bir sozu vardir diye hatirliyorum –eger hafizam beni yaniltmiyorsa: ‘Bizi sevmiyorlar’ mealinde bir seyler demisti.

    Atatürk’ün bu mealde bir sözü var mıdır bilemiyorum. Ama lafzı farklı lakin aynı anlama gelen bir İsmet İnönü vecizesi vardır. Bursa’da subaylarla toplantı yaparken “İyi dinleyin, halk bize düşmandır” diye daha keskin bir laf etmiştir. Ben, İdris Küçükömer’in “Düzenin Yabancılaşması” kitabında okumuştum bunu.

    Bu da olabilir, ama, kurucu kadrolar sozkonusu oldugunda komunizm ya da tonlarinin bir tehdit sayildigini dusunmuyorum –eger daha elverisli bulsaydilar, kendileri olurlardi.

    İlk kurucu kadronun, komünizm-sosyalizmi derinlikli bilinçli bir şekilde kavradığını zannetmiyorum. Bilgilerinin yüzeysel olduğunu düşünüyorum. Asıl belirleyici olan, bence, sol düşüncedeki enternasyonel öğe. Bu enternasyonel öğe, Cumhuriyetçi kadroyu sosyalizmden uzaklaştırmış olmalı.

    Sosyalizmi sırf felsefi bir düşünce olarak ele almak hata; Sosyalizmin siyasi alanda kendisine bir oyuk oyup kalıcı hale gelebilecek bir politik cereyan olduğunu da hesaplamak gerek. Cumhuriyetçi kadro ise politik taban sıkıntısı çekiyor ve halkı bölünmez biçimde arkalarında görmek istiyor. Halkın sadakati onlar için önemli. Böyle bir ortamda, vücud bulabilecek muhalefit temsil gücü ve çeşitliliği Cumhuriyetçi kadronun işini zorlaştırabilir. Bir de popülerleşip, halkı peşine takarsa, Cumhuriyetçi kadroyu ala aşağı bile edebilir. Bu yüzden dikkat ederseniz, tek parti yönetimi oluşmuştur ülkede. Siyasi dernekler, mason locaları, tekkeler falan filan kapatılmıştır.

    Ne dogru durust para var, ne de neyin nasil yapilacagini bilen insan

    O yetişmiş insan sorunu biraz da Kemalistlerin-İttihatçıların hesapsızlıkları sonucu ortaya çıktı. Yerini dolduramadan gayri-müslimleri kaçırtınca, ticaret ve sanayi tabii çöker. Yetişmiş insan bulunamaz.

    Bugün durumumuz iyi gözüküyor, çevre ülkelerle karşılaştırınca; ama, bunun ne kadarının bizim yönetimin başarısı olduğunu bilemiyorum doğrusu: Çünkü yabancı sermaye bütün bu gelişmeyi sağladı. Ülkedeki para bir çekilsin; kavruk bir ülke haline tekrar geliriz.

  35. FST 04 Eyl 2008 - 14:58:19

    Rumuzyok,

    Yani ne diyorsunuz İlker Paşanın sözüne, diktatörlükle ilgili. Ona mı inanalım, Atatürk’e mi.

  36. Rumuzyok 04 Eyl 2008 - 15:26:27

    Size, cevap verirsem başımı bir şey gelir mi :))))

  37. FST 04 Eyl 2008 - 15:33:17

    Yok yok, en fazla burada bir iki yorumcu başınıza musallat olur o kadar.

  38. Rumuzyok 04 Eyl 2008 - 15:43:23

    Peki Fethi Bey,

    Siz güvence verdiniz ya….

    Ahmet İnsel katılıyorum ben de

    “Atatürk’ü epigonlarından ayıralım”

    :))))

  39. FST 04 Eyl 2008 - 15:56:58

    Peki öyle olsun.

    Bu arada yazıya o zaman Radikal okurları biraz düşük puan vermişler.
    http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=5228

    Halbuki yazı fanatik bir Kemalist için bile makul sayılabilir.

    Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı romanı gibi olmuş, Atatürk’ü yeterince övmedi diye çekilen film oynatılmamıştı yanlış hatırlamıyorsam. RTomanı okuduğumda bunun neresini yasaklamışlar hayret dedim, düpedüz Atatürk’ü öven bir romandı.

    Demek ki onlar gibi bakabilmek için epigon olmak gerekiyor.

  40. Obli Vious 04 Eyl 2008 - 21:16:22

    Rumuzyok bey,

    Atatürk’ün bu mealde bir sözü var mıdır bilemiyorum. Ama lafzı farklı lakin aynı anlama gelen bir İsmet İnönü vecizesi vardır. Bursa’da subaylarla toplantı yaparken “İyi dinleyin, halk bize düşmandır” diye daha keskin bir laf etmiştir. Ben, İdris Küçükömer’in “Düzenin Yabancılaşması” kitabında okumuştum bunu.

    Ben, Cumhuriyet’in ilk senelerinde Adana’ya yaptigi bir seyahatte soyledigi soz olarak hatirlatiyor gibiyim.

    İlk kurucu kadronun, komünizm-sosyalizmi derinlikli bilinçli bir şekilde kavradığını zannetmiyorum. Bilgilerinin yüzeysel olduğunu düşünüyorum.

    1917′de Ruslar icinde ne sayida/derinlikte komunist ya da sosyalist idareci vardiysa, eminim bizde de o 20′lerde kadar vardi ;)

    Asıl belirleyici olan, bence, sol düşüncedeki enternasyonel öğe. Bu enternasyonel öğe, Cumhuriyetçi kadroyu sosyalizmden uzaklaştırmış olmalı.

    Uzaklastirmis olmak ihtimaline katilirim –ama beklediginiz istikametten degil. O tarhlerde, bizde yerlesecek bir komunist yapinin acilim yapacagi enternasyonel hinterlandi Rusya’nin hic de arzu etmeyecegini dusunuyorum. Oyle ya, o hinterland, tam olarak Enver Pasanin ihtilal yapmak icin yola cikmis oldugu alan olacakti..

    Dolayisi ile, bizimkilerin vazgecis sebeplerinden birisi de, buyuk bir ihtimalle Rusya’yi daha fazla urkutmemek olmali. Yoksa, Azerbeycan’in bize katilmak teklifi namalumumuz degil. Digerlerinin de takip etmeyecegini soylemek de kolay degil.

    Sosyalizmi sırf felsefi bir düşünce olarak ele almak hata; Sosyalizmin siyasi alanda kendisine bir oyuk oyup kalıcı hale gelebilecek bir politik cereyan olduğunu da hesaplamak gerek.

    Bunun bir sorun olacagini dusunmuyorum. Yani, bu onu hic de sevimsiz hale getirmez; aksine, daha uzun erimli ve kapsayici olacagi icin cok da makbul olabilirdi.

    Cumhuriyetçi kadro ise politik taban sıkıntısı çekiyor ve halkı bölünmez biçimde arkalarında görmek istiyor. Halkın sadakati onlar için önemli. Böyle bir ortamda, vücud bulabilecek muhalefit temsil gücü ve çeşitliliği Cumhuriyetçi kadronun işini zorlaştırabilir. Bir de popülerleşip, halkı peşine takarsa, Cumhuriyetçi kadroyu ala aşağı bile edebilir. Bu yüzden dikkat ederseniz, tek parti yönetimi oluşmuştur ülkede. Siyasi dernekler, mason locaları, tekkeler falan filan kapatılmıştır.

    Aslinda, eminim eterince incelesek, bu dediklerinizin cok benzerleri SSCB’de de yapilmistir –hatta cok daha keskin ve agir olanlari.

    Dolayisi ile, bizimkilerin komunizmi secmeyislerinin arkasinda, kendileri icin cazibe gormeyislerini gorebildigimi soyleyemem. Sanki, daha cok, menude yoktu bu secenek diyebilirim.

    O yetişmiş insan sorunu biraz da Kemalistlerin-İttihatçıların hesapsızlıkları sonucu ortaya çıktı. Yerini dolduramadan gayri-müslimleri kaçırtınca, ticaret ve sanayi tabii çöker. Yetişmiş insan bulunamaz.

    Iyi de, bu –onlarin baktigi yerden (ki, haksiz olduklarini soyleyemem)– tavadan atlayip atese dusmekten farksiz. Eldeki ekalliyetin bilgisini yerel ahaliye devretmeleri icin gececek zaman icinde istenen sonuca erisilebileceginin garantisi olmadigi gibi (daha once olmadi cunku), yeni ekonomi icinde guclu bir sekilde yer aldiktan sonra cikarilmalari daha da zor olabilirdi.

    Devrimlerin ’sil bastan’ciliginin sebplerinden biris de bu degil midir zaten.

    Bugün durumumuz iyi gözüküyor, çevre ülkelerle karşılaştırınca; ama, bunun ne kadarının bizim yönetimin başarısı olduğunu bilemiyorum doğrusu: Çünkü yabancı sermaye bütün bu gelişmeyi sağladı. Ülkedeki para bir çekilsin; kavruk bir ülke haline tekrar geliriz.

    Yabanci sermayenin ne yapacagi ir tombala.. Bazi yerlerde bir cok iyi olabiliyor, bazilarinda ise sadece somurucu davraniyor.

    Mesela, bilmiyorum yolunuz hic Tayland’a dustu mu? Cok kesif yabanci sermaye var orada, ama Turkiye ile kiyaslayinca daha iyi olduklarini soylemem mumkun degil. Uzakdogu’da herkes hep Hindistan, Singapur, Malezya ve HonKong’a bakar (Cin cok yeni) ama baska ornekler var ve onlar cogu zaman birer yuz karasi sayilir.

    Benzer seyleri, Misir ve diger Afrika ulkeleri icin de soylemek mumkun.

    Diyecegim o ki, Fethi beyi sasirtmayacagim belki ama, yabanci sermayeye acik cek vermek yerine, onu kullanmagi bilmek gerekir. Bizimkiler bu konuda dunyanin en mahirlerinden birisi degildi belki ama, alabildigince acik olmayisimiz bence hic de fena olmamistir.

  41. Rumuzyok 05 Eyl 2008 - 02:45:37

    Obli Vİ

    Dolayisi ile, bizimkilerin vazgecis sebeplerinden birisi de, buyuk bir ihtimalle Rusya’yi daha fazla urkutmemek olmali. Yoksa, Azerbeycan’in bize katilmak teklifi namalumumuz degil. Digerlerinin de takip etmeyecegini soylemek de kolay degil.

    Zannetmiyorum. Anti-komünizm belirleyici olmuş olmalı ve ayrıca Türkiye Batı’nın karakolu olarak kuruldu. İngiltere etkisi de vardır bunda.

    Türkiye’nin açılım yapacağını zannetmiyorum. Rusya 150 milyonluk ülke Türkiye ise 10 milyondu o zamanlar.

    Eldeki ekalliyetin bilgisini yerel ahaliye devretmeleri icin gececek zaman icinde istenen sonuca erisilebileceginin garantisi olmadigi gibi (daha once olmadi cunku), yeni ekonomi icinde guclu bir sekilde yer aldiktan sonra cikarilmalari daha da zor olabilirdi.

    Niye çıkartıyorsunuz ekalliyeti ekonominin içinden? Zaten sayıları 400 bini zor buluyor. Kalsınlar. Keskin Türk milliyetçiliği ile gidiliyordu o dönem. Daha önce olmadı öyle bir sonuç çünkü, Osmanlı devleti baskıladı müslüman kesimi.. Şimdi yeni devlet kuruyorsunuz.

    Bakın şimdi Lübnan en başarılı Arap devleti; başarısınız kendi Hristiyan nüfusunu kaybetmemesine borçlu..

  42. Rumuzyok 05 Eyl 2008 - 02:58:47

    Niye çıkartıyorsunuz ekalliyeti ekonominin içinden?

    Demek istediğim bu kıskançlıkla yoğrulmuş hatalı bir politikaydı. Baskın Oran bunu Fransızların Huguenot’ları ülkeden sürmesine benzetir. Onlar da becerikli Protestan fransızları yok ettikleri için, sanayileşmeleri geç başlamıştır..

  43. Obli Vious 05 Eyl 2008 - 03:37:52

    Uzerinde dusundukce, Turkiye’nin Bati’nin karakollugu gorevinin cok daha sonralari, Yalta sonrasi ortaya ciktigini; o gune kadar Turkiye’ye bir no man’s land sifati verildigini dusunuyorum. Turkiye de, esasen bu role talip olmustur.

    Kimlik ve benligini temsil eden bir suru seyden vazgecmis, mazi ile baglarini olabildigince koparttiginin ispatiyla mesgul bir gayrete girmistir. Alfabe ve dilde devrimler sadece gecmisin gunahlarindan arinmak gayretleri sayilmamalidir; ek olarak, bu araclarla ulasilabilecek cografyalar ile baglarin koparilmak istendigini de ilgilisine (to whom it may concern) gostermek cabasi da vardir.

    Tabii ki, bu cabalara aferin diyenlerin arasinda Ingiltere de vardir (Ingilizlerin kaptigi cografyaya tehdidi minimize ediyordu cunku) –ama, Rusya’nin desteklemedigini (memnuniyetle takip etmedigini) de soylemek bence safdillik olur. Ingiliz ve Rus desteginin bir araya geldigine en iyi delil –bence– bu iki devrimi solcularimizin bunca sevkle sahip cikislarini gostermek mumkundur.

    Rusya’nin yuz kusur milyon nufusu, o tarihlerde cok da onemli degildi. Cunku, Rusya, tipki Osmanli gibi, etnik acidan yamali bir bohca idi; dahasi, bizde oldugundan cok daha yogun bir aclik-kitlik cekiliyordu. Zulum de bizdekinden kat kat fazlaydi.

    Dolayisi ile, Rusya battaniyesinin altindakileri disariya cezbetmek hic de zor degildi –tek problem, birlestikten sonra ne yapilacagiydi: Elimizde birsey yoktu, verecek ya da paylasacak ya da bir araya gelerek ciddiye alinabilecek bir guc olusturamiyorduk. Birlesmek tekliflerini duymazdan geldik. Benim kanaatim bu yoldadir.

    Kemalistlerin anti-komunistlikleri de, bence, Rusyanin ayaklarini yere basisindan sonra sicak denizlere inmek arzularini tekrar dile getirmeleri uzerine zuhur etmis bir savunma kalkanidir. Ruslar, kendi acilarindan can havliyle ve o yuzden de kendi acilarindan hakli olsalar da, bu arzularini bariscil olmayan sekillerde ortaya koymamis olsalardi, TC’nin kurucularinin komunizme o derece ters bakacaklarini dusunemiyorum. Muslumanligi komunizmle bagdastirmak o kadar zor degildi.

    Ekalliyetler meselesine gelince. Once, butun ekalliyetler tasfiye edilmemis oldugunu not etmliyiz. Musevilerden bahsediyorum.

    Rum ve Ermenilerin tasfiyesinde Musevilerin parmaginin oldugu kanaatinde olsam da, bu iki ekalliyetin sicili hic de temiz degildi.. imkan bulduklari anda ‘ihanet’ etmeyeceklerine yonelik guven kaybolmustu.

    Olum kalim raddesinde korkularin yasandigi gunlerde, ekonomik kayba yol acacak bir tasfiyenin denklemdeki yerinin gozardi edilebilir olduguna karar vermenin hic de zor oldugunu dusunmuyorum. Yapilan da odur esasen.

    Lubnan ornegine gelince.. Birincisi, o devirde Lubnan ya da benzeri bir ornek yoktu.
    Ikincisi, simdi de yoktur.

    Din ve mezhep ayriliklarinin fay hatlari yuzunden her 5-10 senede olumcul depremler yasayan bir ulkenin deprem fasilalarinda zuhur eden zenginliginin temel sebebinin idari basarilar degil de bildigimiz cografyasi oldugunu dusunmek zorunda kaliyorum.

  44. Rumuzyok 05 Eyl 2008 - 04:10:51

    Gecenin geç vakti olduğu için kısa tutacağım Obli Vious Bey,
    Kusura kalmayın

    Rusya’nin yuz kusur milyon nufusu, o tarihlerde cok da onemli degildi. Cunku, Rusya, tipki Osmanli gibi, etnik acidan yamali bir bohca idi; dahasi, bizde oldugundan cok daha yogun bir aclik-kitlik cekiliyordu. Zulum de bizdekinden kat kat fazlaydi.

    Osmanlı Devletine en ağır darbeleri vuran Rusya olmuştur. Rusya ile girdiği savaşlarda ardı ardına yenilgiler almıştır Osmanlı Devleti. Tarihi olarak bariz bir üstünlüğü var Rusya’nın.

    İkincisi, Rusya’da iç karışıklık vardı. Ama Türkiye bu karışıklığı kendi lehine kullanabilecek bir ülke değildi, benim kanaatimce. Bu Türkiye’nin güçsüzlüğü değildir, bana göre. Tersine Rusya’nın gücünün bir göstergesi olarak Türkiye Rusya’ya karşı pek bi şey yapamazdı. Nereden bu gücün tezahürünü görüyoruz?

    1917′deki derimden sonra, Rusya’da iç savaş çıktı biliyorsunuz. Batılı güçler, devrimi ezmek için içteki anti-devrimci güçleri desteklediler, farklı etnisiteleri kaşıdılar…vs. Ama sovyet Rusya hepsinin hakkından geldi, bir de ikinci dünya Savaşında Almanya’nın hakkından geldi.

    Kemalistlerin anti-komunistlikleri de, bence, Rusyanin ayaklarini yere basisindan sonra sicak denizlere inmek arzularini tekrar dile getirmeleri uzerine zuhur etmis bir savunma kalkanidir. Ruslar, kendi acilarindan can havliyle ve o yuzden de kendi acilarindan hakli olsalar da, bu arzularini bariscil olmayan sekillerde ortaya koymamis olsalardi, TC’nin kurucularinin komunizme o derece ters bakacaklarini dusunemiyorum. Muslumanligi komunizmle bagdastirmak o kadar zor degildi.

    Evet, bu dediğiniz kısmen doğru, ama 1920′ler dünyasında henüz Rusçuluk ile komünizm özdeş hale gelmemişti. Ayrıca kemalislerin ve ittihatçıların içinde bilinçli anti-komünist şahıslar da vardır: Celal Bayar gibi.

    Rum ve Ermenilerin tasfiyesinde Musevilerin parmaginin oldugu kanaatinde olsam da, bu iki ekalliyetin sicili hic de temiz degildi.. imkan bulduklari anda ‘ihanet’ etmeyeceklerine yonelik guven kaybolmustu.

    Olum kalim raddesinde korkularin yasandigi gunlerde, ekonomik kayba yol acacak bir tasfiyenin denklemdeki yerinin gozardi edilebilir olduguna karar vermenin hic de zor oldugunu dusunmuyorum. Yapilan da odur esasen.

    Rumlar için dedikleriniz doğrudur. Yunanlılarda daha ileri bir milliyetçilik vardı. Lakin Ermeni meselesi daha karmaşık. Ermenilere Osmanlı sadık millet vermiştir bildiğiniz gibi. İkincisi, 1908 Jön Türk Devrimi sırasında, İttihat Terakki ve Ermeni partileri kurulacak yeni rejimin niteliği üzerine ittifaka gidiyorlar. Anlaşıyorlar. Yani Ermenilerin hainlikleri o dönem için tescillenmemiştir henüz.

    Aklıma nerede okuduğum gelmiyor, ama Osmanlı devletinin nasıl kurtarılacağı düşünülürken, Ermeni nüfusunun becerikli-zanaatkar ve sermaye sahibi olmasından hareketle epey faydalı olacağından bahseden kişiler var. Ermenilerle böyle bir ittifak imkansız gözükmüyor benim gözüme. Sonra olaylar farklı gelişmiştir tabii; ama bence Ermeni nüfusunun tasfiyesi bir zorunluluk olarak durmuyordu.

    Buraya kadar Cumhuriyet öncesi dönemden bahsettik.
    Hadin onlar kaçınılmazdı. Lakin sonrasından gelen gayri-müslim tasfiyesi, güvenlikten dolayı değil; basbayağı kıskançlık ve milliyetçilikten dolayı meydana geldi.

    Cumhuriyet sonrasında, Lozan Anlaşması ile büyük şehirlerdeki Ermeni ve Rum cemaatinin varlığı güvence altına alınmıştı. Bunları da tasfiye ettiler, biliyorsunuz.

    Lubnan ornegine gelince.. Birincisi, o devirde Lubnan ya da benzeri bir ornek yoktu.
    Ikincisi, simdi de yoktur.

    O dönem için, İsviçre var, Belçika var. (Din farklı değil kabul iki ülkede de, lakin İsviçre’ye bakarsak, istenirse, çok farklı kökenlerden dillerden gelen insanların gayet başarılı biçimde siyasi birlik olabildiğinin açık kanıtı olduğunu görürüz.)
    Şimdi zilyon tane etnisiteden oluşan Hindistan var vs.

    Din ve mezhep ayriliklarinin fay hatlari yuzunden her 5-10 senede olumcul depremler yasayan bir ulkenin deprem fasilalarinda zuhur eden zenginliginin temel sebebinin idari basarilar degil de bildigimiz cografyasi oldugunu dusunmek zorunda kaliyorum.

    Eh bilgisayar yapamadığımıza göre, dediğiniz doğrudur. Topkrak çıkan zenginlik de çok bela getirir.

  45. Rumuzyok 05 Eyl 2008 - 04:12:06

    “….Ermenilere Osmanlı sadık millet

    payesini

    vermiştir bildiğiniz gibi.” olacaktı

  46. Rumuzyok 05 Eyl 2008 - 04:13:10

    Topraktan çıkan zenginlik de çok bela getirir.” olacaktı

  47. Rumuzyok 05 Eyl 2008 - 04:14:03

    Üstte yanlış oldu.. pardon

    “Ermenilere Osmanlı sadık millet payesini vermiştir”.. oalcaktı

  48. Rumuzyok 05 Eyl 2008 - 04:44:49

    Şu paragrafta bir yeri silmeyi unutmuşum pardon:

    İkincisi, Rusya’da iç karışıklık vardı. Ama Türkiye bu karışıklığı kendi lehine kullanabilecek bir ülke değildi, benim kanaatimce. Bu Türkiye’nin güçsüzlüğü değildir, bana göre. Tersine Rusya’nın gücünün bir göstergesi olarak Türkiye Rusya’ya karşı pek bi şey yapamazdı. Nereden bu gücün tezahürünü görüyoruz?

    İkincisi, Rusya’da iç karışıklık vardı. Ama Türkiye bu karışıklığı kendi lehine kullanabilecek bir ülke değildi, benim kanaatimce. Bu Türkiye’nin güçsüzlüğü değildir, bana göre. Tersine Rusya’nın gücüdür. Nereden bu gücün tezahürünü görüyoruz?

  49. Rumuzyok 05 Eyl 2008 - 05:09:33

    Obli Vious Bey,

    Neyse Atatürk dönemini geçelim. Artık 100 sene öncede kalmış. Zaten Atatürk tabusu felan da kalmadı pek.

    Asıl Turgut Özal’ı nasıl bilirsiniz? :-)

  50. Obli Vious 05 Eyl 2008 - 14:18:52

    Rumuzyok bey,

    {Laptopla yaziyorum, o yuzden sizin yazdiklariniza dogrudan yorumlar eklemek zor oluyor; boyle blok halinde aklimda kalanlara cevaplar yazmaga calisacagim.}

    Ruslarin belli bir zamandan sonra Osmanliya hep galebe caldigi dogrudur da, 1915′lerde Rus devlet aygitinin da sifiri tukettigini soyleyebilirim zannedersem.

    Humeyni’nin Fransa’dan ucaga bindirilisi misali, Isvicre’den yola cikarilan bir adamla basa cikamamistir Rusya. Halbuki, ‘luzumlu olsaydi biz yapardik’ yaklasiminin bir yansimasi olarak, Lenin’in yaptigina benzer bir hat trick yapmak ihtimaline tedbir olarak, Mustafa Suphi, Yahya Kaptan’in kayigindan imamin kayigina terfi ettirilmistir.

    Bir de, Rus devletinin o fetret devrinde toparlanmasina bizim olaganustu katkilarimizi unutmamak lazim. Canakkale’den Ingilizlerin gecisine izin verseydik, Rusya’da komunist ihtilalinin bastirilmasi mumkun olabilirdi. Izin vermedik. Bence bizim yanlis degerlendirmemizdir bu.

    Keske verseydik de Rusya yeni bir heyecanla yeni bir doneme baslayamasaydi diye hayiflandigim az degildir.

    Neyse.

    Batili gucler, Rusyanin ic karisikliklarini yeterince kullanamamistir –bizim yuzumuzden– demek istiyorum. Biz de kullanmamisizdir. Enver Pasa kadrosunun en buyuk gunahi bence bu olmalidir.

    Celal Bayar’in anti-komunistliginin, o devirde, hem onemsenecek bir sey oldugunu dusunmuyorum; hem de onun –yine o devirde– anti-komunist olmak icin cok anlamli sebeplerinin oldugu kanaatinde degilim.

    Ermeni ve Rum meselesine gelince: Her ikisinin de sicilinin temiz olmadigini daha once soyledigimi saniyorum. Dolayisi ile, Lozan’la verilen haklar falan filan cok da onemli degil. Kadrolar bu cemaatlere guvenmiyordu. O yuzden, eksik kalan tasfiye daha sonralari yapilmistir.

    Millet-i sadika etiketi de, tukenen itimat stoguyla birlikte kiymet ifade etmez olmustur.

    Hindistan ve Cin, Ingilizler acisindan yorgunluk donemlerine denk geliyor.. Paraclamak icin yeterince eforlari kalmamis demek istiyorum. :P

    Ozal konusu…

    Zor bir konu.

    Kristalize olmamis cok sey var. Modern bir Enver Pasa mi, yoksa Celal Bayar mi olduguna emin olamiyorum.

  51. Rumuzyok 05 Eyl 2008 - 14:40:21

    Kısa kısa yanıt vereyim:

    Zaten Rusya’daki devlet aygıtı zayıflayıp göçmeye başladıktan sonra Lenin İsviçre’den gelmiştir. Zaten öyle ya da böyle birinci dünya savaşı Avrupa’daki hanedanların sonunu getirmişti. Türkiye de bile sosyalist devrimci bir kalkışma olmamasına rağmen, hanedan alaşağı edilmiştir.

    Rusya’ya giden tek yol boğazlar değildir. İsveç, Baltıklar üzerinden de Rusya’ya gidilebilirdi. Ve Anglo-Fransız ittifakının Çanakkale savaşı sırasında temel gayesi Almanya’nın Ortadoğudaki etkinliğini kırmak, Osmanlı Devletini saf dışı bırakmaktı. Rusya’ya yardım falan tali şeylerdir. 1915′te İngilizler Çanakkaleyi geçemediler ama 1918′te gelip İstanbul’a demirlediler. O dönemde devrimi ezmek için yapabilecekleri yaptılar.
    1917′deki Sovyet devrimi önlenemezdi benim kanaatimce.

    Rum-Ermeni cemaatine kadrolar güvenmiyordu. Olabilir de…. Sorun sadece Rum-Ermeni cemaatinde değil ki.. Osmanlı devletinin rantiyer yapısı yüzünden özellikle Ermeniler devlete yabancılaştılar… Eğer devlet yapısı düzeltilebilseydi, Ermenilerin kopuşu belki engellenebilirdi. Rumların tasfiyesi bir noktadan sonra kaçınılmaz olmuştu. Ama Lozan’dan sonra yapılan tasfiye, bence, hepten gereksizdi. Ülkedeki az sayıdaki yetişmiş kişiyi de kaybetti ülke.

    Ozal konusu…

    Zor bir konu.

    Kristalize olmamis cok sey var. Modern bir Enver Pasa mi, yoksa Celal Bayar mi olduguna emin olamiyorum.

    Proto-Tayyip Erdoğan desek nasıl olur? :)

  52. Obli Vious 05 Eyl 2008 - 22:30:25

    Zaten Rusya’daki devlet aygıtı zayıflayıp göçmeye başladıktan sonra Lenin İsviçre’den gelmiştir.

    Benzer seyleri Humeyni icin de soyleyebiliriz zannedersem.

    Ve, Rusya’da devletin coktugunun eminim ilk farkina varanlardan birisi de Ingiltere idi. Dolayisi ile, yardimina gitmek gerektigini dusunmus olduklarini da farzedebiliriz. Bunu da vakitlice yapmak istemis olmalilar.

    Lenin’in Rusya’ya bilet parasini kimlerin verdigini, ona yol boyunca kol kanat gerip sefkatli bir koruma ile Rusya’ya vasil olmasini saglayanlarim kimler oldugunu merak ediyorum..

    Almanya mi, yoksa Fransa miydi acaba?

    Almanya derlerse hic sasirmam.. Oyle ya, en korkutucu hasimlardan birini can evinden vuracak birisini desteklemeyecek de kimi destekleyecek?..

    Zaten öyle ya da böyle birinci dünya savaşı Avrupa’daki hanedanların sonunu getirmişti.

    Sadece magluplar icin gecerli degil midir bu?

    Türkiye de bile sosyalist devrimci bir kalkışma olmamasına rağmen, hanedan alaşağı edilmiştir.

    Cunku, biz de maglup olmustuk. Savasta kaybedenlerin kelle vermeleri beklenir bir seydi o zamanlar –simdilerde modernlestik, butun vucud gidiyor.

    Rusya’ya giden tek yol boğazlar değildir. İsveç, Baltıklar üzerinden de Rusya’ya gidilebilirdi.

    Oyle bakarsak, Viladivostok uzerinden de gidilebilir ama pek verimli bir seyahat olacagini sanmiyorum.

    Ruslarin sarmasiklardan sallandiklari donemlerde, Wikingler Rusya’yi kurarken, Iskandinavya’dan Karadenize (Istanbul’a) kadar gelmislerdi tabii ki, fakat bir ordu icin o kadar kolay bir yol degildi.

    Sunu demek istiyorum, Batidan (ve Kuzeyden) Rusya’nin fethedildiginin bir ornegini ben bilmiyorum. Dogudan cok oldu, fakat cok insan lazimdi. Guneyden ise, Osmanli –basarili donemlerinde– cok daha az sayida insanla bunu (luzumu kadarini) yapabilmisti.

    O yuzden, Ingilizler, Guneyden yukariya yardima gitmegi daha akillica bulmus olsa gerektir, bence.

    Ve Anglo-Fransız ittifakının Çanakkale savaşı sırasında temel gayesi Almanya’nın Ortadoğudaki etkinliğini kırmak, Osmanlı Devletini saf dışı bırakmaktı. Rusya’ya yardım falan tali şeylerdir. 1915′te İngilizler Çanakkaleyi geçemediler ama 1918′te gelip İstanbul’a demirlediler. O dönemde devrimi ezmek için yapabilecekleri yaptılar.

    Osmanli devletini bertaraf etmek VE Ruslara yardimda bulunmak bir arada dusunulemez mi?

    Malum, Canakkale’de kahramanlar gibi savasanlar bizlerdik de, Genel Kurmayimiz Almanlardan olusuyordu.

    Olmaya ki, Almanlar, ezeli dusmanlari olan Ruslara yardim gitmesin diye bizim Canakkale’de bir destan yazmamiz icin gereken her tulu moral destegi verdiler..

    Yoksa, bayram degil seyran degil, Ingilizler neden tutsun Gurkasindan ANZACina kadar, ve daha bilmem ne bela, Canakkale’ye hucum etsinler?

    Ne Karadeniz, o savasin, ana sahnesidir; ne de Karadeniz uzerinden savasin kaderine hukmedecek bir tehdit gelmektedir?

    Ingilizlerin o kadar kuvveti oraya getirip yigmalarinin tek sebebi Istanbul’u almak midir; 3 sene sonra isgal ettiler de baslari goge mi erdi?

    1917′deki Sovyet devrimi önlenemezdi benim kanaatimce.

    Sizi bilmem, ama ben, bu yazilarda tarihle bestas oynuyorum.

    Boyle olunca da, rahatca, anneannemim biyiklari olaydi dedem olurdu diyebilecegimi dusunuyorum.

    Sorun sadece Rum-Ermeni cemaatinde değil ki.. Osmanlı devletinin rantiyer yapısı yüzünden özellikle Ermeniler devlete yabancılaştılar…

    Fakat, bizzat o yapiydi Ermenileri adam eden.

    Museviler, kendi Israil hayalleri pesinde civitinca, Osmanli da Ermenileri lavas mevkilere getirdi. Sehirlildirler, kafalari calisir diyerek.

    Fakat, iki sebepten dolayi Ermeniler cuvalladilar.

    Birincisi, Museviler/Yahudiler daha akilli/kurnaz ciktilar. Osmanli’daki Ermenileri ikiye bolduler. Bir kanat Istanbul’dakiler, digeri de Anadoludakiler.

    Istanbul’dakiler son ana kadar sadik (ya da ona cok yakin) kaldilar, ama Anadolu’dakiler cok onceleri su koyverdiler. Rusya uzerinden, Iran’la yaptiklari ticaret karinlarinin doymasina yol acinca simarmalarina da yol acti.

    Bu, degisik kaynaklardan beslenebilirlik, Istanbul Ermenileri ile Anadolu Ermenilerinin cikarlarini da ayristirdi. Buna bir de Amerikan misyonerlerinin katkilarini ekleyince, Ermeni cemaati iki ayri telden calan iki ayri cemaat oldu ve pay-i tahttaki Ermeniler Anadolu Ermenilerini –baslangicta– Saray nezdinde esasen ihbar ve afaroz ettiler.

    Olaylar buyuyup Istanbul’a da sirayet ettiginde is isten gecmis sayilirdi. Ermenilerin tamami zanli cemaat oldu.

    Eğer devlet yapısı düzeltilebilseydi, Ermenilerin kopuşu belki engellenebilirdi.

    Devlet yapisi duzeltilebilseydi, Ermeni meselesi zaten hic olmayacakti cunku Ermeniler –olsa olsa– Istanbul’un bir semtinde ve Anadolu’nun muhtelif geri kalmis yorelerinde nalbantlik, semercilik vb gibi artizan faaliyetlerle istigal eden –siyaseten onemsiz– taife olarak devam edeceklerdi –tipki, mesela, Suryaniler gibi.

    Ermenileri tarih sahnesine tasiyan Yahudilerin Osmanli nezdinde puan kaybetmeleri oldu; fakat, daha sonra da Ermenilere tarih sahnesinde tragedyalar yasamak rolunu yine Yahudiler verdi bence. [Bilhassa Istanbul’da, lavas kavgasi yuzunden aralarinda hayli kanli catismalar cikmistir.]

    Rumların tasfiyesi bir noktadan sonra kaçınılmaz olmuştu.

    Dogrudur. Yunanlilarin/Rumlarin bagimsiz olmalari icin cok da fazla sebep yoktu. Yunanistan’in keci ve zeytinden baska bir sey yetismez daglari icin Osmanliyi satmalari Osmanli’da ciddi bir hayal kirikligina yol acmis olsa gerektir. Bence, “kalani da ceksin gitsin, gozumuz gormesin o nabekarlari” demislerdir demek istiyorum.

    Ama Lozan’dan sonra yapılan tasfiye, bence, hepten gereksizdi.

    Beraber calismak konusunda guven bunalimi yasadiginiz personeli –o istifa edip gitmezse eger– siz isten atarsiniz, kovarsiniz.

    Ülkedeki az sayıdaki yetişmiş kişiyi de kaybetti ülke.

    Evet. Onu da kidem tazminati cinsinden uzun zaman odedik.

    Fakat, zaman herseyin ilacidir.

    Proto-Tayyip Erdoğan desek nasıl olur? :)

    Diyebiliriz herhalde.

    Fakat, bu iyi bir sey midir?

    Bilemiyorum.

  53. Rumuzyok 06 Eyl 2008 - 10:23:15

    Obli Vious Bey,

    Ve, Rusya’da devletin coktugunun eminim ilk farkina varanlardan birisi de Ingiltere idi. Dolayisi ile, yardimina gitmek gerektigini dusunmus olduklarini da farzedebiliriz. Bunu da vakitlice yapmak istemis olmalilar.

    Buna dair bir şey okumadım. Ama İngiltere’nin Rusya’dan hoşlanmadığını biliyorum. İngilizler sömürgelerine Rusların sarkmasından korktukları için Rusya’daki devletin zayıflamasından memnun olacaklarını tahmin ediyorum.

    Bir de o dönemde, Avrupa’da Marx’ın dediği gibi bir “hayalet dolaşıyordu”. Nerenin düşeceği pek belli olmayabilirdi.. Bunlar sadece tahminlerim.

    Sadece magluplar icin gecerli degil midir bu?

    1. Dünya Savaşı taraflardan birisi mağlup olduğu için bitmedi. Taraflar tam olarak yenişemediler. Savaş sırasında Rusya’nın ekonomik durumu kötüleştiği için, orada devrim oldu. Yani tam olarak yenilgi de yok.
    Bir de şu var: 1789 Fransız İhtilalinden beri, Avrupa’daki krallıklar kendi varlıklarını sallantıda bulmuşlardı. Hatta daha gerilere gidersek 17. yy’daki İngiliz Devriminden beri, mutlakiyetçi yönetimler gerililiyor, kralın yetkileri sınırlandırılıyordu. 1789 Fransız İhtilalinden sonra, Batı Avrupa’da bu eğilim daha da belirginleşti. Buna karşın mutlakiyetçi güçler, birleşip Fransız Devrimini ezmeye kalktılar: Viyana Kongresi toplandı 1815′te, böylece 1830-1848 Devrimlerine dek, mutlakiyetçi güçler kendileri lehine olan statükoyu korumayı başardılar. 1848 Devrimi, Batı Avrupa’da Kralların güçlerinin iyiden iyiye erimesine, liberalizmin-sosyalizmin taban kazanmasını sağladı. Batı Avrupa’da bunlar olurken, kıtanın doğu tarafında Rus Çarı, Avusturya İmparatoru ve Osmanlı İmparatoru pek etkilenmediler. Rusya ve Osmanlı Devleti otokrasi olarak yollarına devam ettiler. Ta ki 20. yy’a kadar. Kendi otokrat yapıları ile alttan gelen demokratik basınç çatışana kadar.

    Bu basın Türkiye’de 1908 Jön Türk devrimine neden oldu, Rusya’da ise 1905 isyanına…

    Cunku, biz de maglup olmustuk. Savasta kaybedenlerin kelle vermeleri beklenir bir seydi o zamanlar

    Tamam ama öncesi var. Niye atlıyorsunuz? 1908 II. Meşrutiyetin ilan edilmesi var. Padişah indirildi, yetkileri kısıtlandı… Yani tarihsel bir eğilim olarak, monarşinin gerilemesi bizim topraklara dek savaştan önce uğramış. Yani altyapı var.

    Sunu demek istiyorum, Batidan (ve Kuzeyden) Rusya’nin fethedildiginin bir ornegini ben bilmiyorum. Dogudan cok oldu, fakat cok insan lazimdi. Guneyden ise, Osmanli –basarili donemlerinde– cok daha az sayida insanla bunu (luzumu kadarini) yapabilmisti.

    O yuzden, Ingilizler, Guneyden yukariya yardima gitmegi daha akillica bulmus olsa gerektir, bence.

    Napoléon ve Hitler Rusya’yı işgal etmeyi denedi.

    Baltık denizinden de Rusya’ya yardım gidebilirdi. Ama Almanlar Baltık denizini kapatmışlardı. En zayıf nokta Boğazlar idi, Rusya’ya yardım konusunda.

    Osmanli devletini bertaraf etmek VE Ruslara yardimda bulunmak bir arada dusunulemez mi?

    Malum, Canakkale’de kahramanlar gibi savasanlar bizlerdik de, Genel Kurmayimiz Almanlardan olusuyordu.

    Olmaya ki, Almanlar, ezeli dusmanlari olan Ruslara yardim gitmesin diye bizim Canakkale’de bir destan yazmamiz icin gereken her tulu moral destegi verdiler..

    Yoksa, bayram degil seyran degil, Ingilizler neden tutsun Gurkasindan ANZACina kadar, ve daha bilmem ne bela, Canakkale’ye hucum etsinler?

    Ne Karadeniz, o savasin, ana sahnesidir; ne de Karadeniz uzerinden savasin kaderine hukmedecek bir tehdit gelmektedir?

    Tamam hedeflerden birisi de Rusya’ya ikmal yolu açmaktı. Ama asıl hedef Almanya ve Avusturya’yı Güneydoğu tarafından da sıkıştırmaktı.
    Asıl bu boğaz saldırısını isteyenler Fransızlardı. Çünkü Almanya Fransa’ya girmiş idi. Paris’e 80-100 Km mesafede Fransızlar Almanlar’ı durdurdular. Atlantiktan itibaren bütün kuzey Fransa boyunca siperler kazıldı. 2 milyon kişinin öldüğü siper savaşı verildi. O Alman-Fransız cephesi hiç ilerleyemez olmuştu. Fransızlar, Almanları balkanlar üzerinden de sıkıştırmak için, İstanbul’ın alınıp balkan uluslarının da savaşa sokulmasıyla Almanya-Avusturya ittifakına saldırı düzenlenmesini teklif ediyor. Başta öneri reddediliyor.

    İngilizler başta kendileri gelmeyecek idi, Çanakkaleye. Yunanlıları kullanacaklardı, karadan geleceklerdi. Rusya veto ediyor. Çünkü İstanbul’u kendisine istiyor. O yüzden İngiltere kendi askerlerini toplayıp geliyor. Savaşın ana hedefi Almanya-Avusturya ittifakını doğudan sıkıştırmak, Osmanlı devletini bertaraf etmek.. Rusya’ya ikmal yolu açmak.

    İngilizler Rusya’da devrim olacak, hadin oraya yardım edelim diye bu işe girişmiş değil.

    Istanbul’dakiler son ana kadar sadik (ya da ona cok yakin) kaldilar, ama Anadolu’dakiler cok onceleri su koyverdiler. Rusya uzerinden, Iran’la yaptiklari ticaret karinlarinin doymasina yol acinca simarmalarina da yol acti.

    Doğru değil. Kürtler ile Ermeniler arasında huzursuzluk vardı. Kürtler devlet desteği ile doğudaki Ermenilere saldırıyor, mallarını yağma ediyordu. Abdülhamitin politikası bu yöndeydi. Su koyverme ben göremiyorum. Can güvenliği ile alakalı bir şey var ortada.

    Devlet yapisi duzeltilebilseydi, Ermeni meselesi zaten hic olmayacakti cunku Ermeniler –olsa olsa– Istanbul’un bir semtinde ve Anadolu’nun muhtelif geri kalmis yorelerinde nalbantlik, semercilik vb gibi artizan faaliyetlerle istigal eden –siyaseten onemsiz– taife olarak devam edeceklerdi –tipki, mesela, Suryaniler gibi.

    Ermeniler İttihat-Terakki’nin Türk İmparatorluğu düşü içinde çıban başıydılar. Çünkü Doğudaki Türkî halklar ile birleşebilmelerinin önüne set çekiyorlardı, araya giriyorlardı. Dediğiniz doğru değil.

    …..daha sonra da Ermenilere tarih sahnesinde tragedyalar yasamak rolunu yine Yahudiler verdi bence. [Bilhassa Istanbul’da, lavas kavgasi yuzunden aralarinda hayli kanli catismalar cikmistir.]

    Doğru değil. Ermenilerin Anadolu’dan sürülmesindeki Müslüman Kürt-Türk ittifakının suçunu hafifletmek için böyle diyorsunuz, bence.

    Beraber calismak konusunda guven bunalimi yasadiginiz personeli –o istifa edip gitmezse eger– siz isten atarsiniz, kovarsiniz.

    Aynı rantiyer yapı, 90 sene sonra arasını kendi halkı ile açtı. Güven bunalımı yaşıyor. Problem bitmiş değil.

  54. FST 06 Eyl 2008 - 13:23:05

    Rumuzyok ama iş var sizde. Bedava tartışma izleyip bilgileniyoruz.

  55. Obli Vious 06 Eyl 2008 - 22:13:33

    Rumuzyok bey,

    İngilizler Rusya’da devrim olacak, hadin oraya yardım edelim diye bu işe girişmiş değil.

    Tabii ki, Ingilizler bile Rusya’da devrim olacagini bilemezdi. Fakat, genis halk kitlelerini mevcut yonetimden umidi kesecek noktaya getiren sartlarin bir baska yansimasi da, Rusya’nin Almanya’ya karsi tarihsel rolunu oynayamayisi anlamina da geliyordu. Bu da, haliyle, Ingiltere ve Fransa’nin isine gelmiyordu.

    Istanbul’dakiler son ana kadar sadik (ya da ona cok yakin) kaldilar, ama Anadolu’dakiler cok onceleri su koyverdiler. Rusya uzerinden, Iran’la yaptiklari ticaret karinlarinin doymasina yol acinca simarmalarina da yol acti.

    Doğru değil. Kürtler ile Ermeniler arasında huzursuzluk vardı.

    Dogru degildir diyorsaniz duzeltiriz:

    Istanbul’da, o devirde, anlamli bir Kurt varligi yok, malum. Dolayisi ile, sorun yasayan Ermeniler Orta Anadolu’nun dogusundakiler. Ve, bu da Istanbul Ermenilerinin cok da umurunda degildi hayli zaman.

    Kurt-Ermeni probleminin ozunde de, yeni yeni zenginlesmege baslayan Ermenileri cekemeyen Kurtler var. Yani, mesele, cogu zaman oldugu uzere, din-iman-irk meselesi degil.

    Daha onceleri maraba kadar dahi kiymeti olmayan Ermenilerin ekonomik olarak guclenmesi sonucunda Kurt beylerine borc\kredi verir hale gelmeleri, tabii ki siyasi-sosyal statulerini de yukariya dogru zorlamak anlamina geliyordu. Bu da, haliyle, Kurtlerin hosuna gotmiyordu.

    Sonuc olarak, mesele baslangic olarak bir sinif hareketi gibiydi. Ardindan, karsilanamaz sekle burundurulen bu taleplerin siyasi renge burunmesi dogaldi. Oyle de olmustur –Amerikan misyonerleri zaten gozlerini aciyordu, buna bir de, bolge uzerinde taktik amaclari olan dis gucler karisinca, Ermeniler kendilerini pazarlik ettiklerinden daha buyuk bir oyunun icinde buldular.

    Kürtler devlet desteği ile doğudaki Ermenilere saldırıyor, mallarını yağma ediyordu. Abdülhamitin politikası bu yöndeydi. Su koyverme ben göremiyorum. Can güvenliği ile alakalı bir şey var ortada.

    Abdulhamid’in politikasi o yonde degildi. Amac ile yan-etki birbirine karismis..

    Abdulhamid, ta Bitlisi’den beri devam eden bir paktin devamini getiriyordu: Kurtler ile ittifak.

    Kurtlere Hamidiye alaylarini Ermenilere karsi kurdurtmus degildi –daha sonra o amaclara da yonelmis olsalar da birincil amaclari bu degildi. Amac, dogunun savunmasinda, Kurtlerden de istifade etmek, Kurt beylerine de paye vermekti.

    Osmanli acisindan, Ermeniler, baska bir suru benzeri gibi, ahalinin bir parcasi. Durup dururken Ermeniler uzerine seferler duzenletildigini soylemek anlamli degil. Dahasi, Kurtler ile Ermeniler arasinda taraf tutmasin