'Bürokrasi' Arşivi

Yolumdan Gidenler

FST 13 Eylül 2008

orman2.jpg3 sene evvel bir deniz tatili yapmış ve gözlemlerimi buraya yazmıştım, hatırlarsınız, Balıkesir valiliği yol boyu tuhaf tabelalar dikmişti, hatta biri sitenin tepesinde kafasına Atatürk resmi kazıtan oğlanla Emin Çölaşan’ın arasında duruyor, işte o tabelaları Kürşat Bumin de görmüş ve benim gibi çok alamlı bulmuş. Gerçi ben tabelaların devlete maliyetini daha çok düşünmüştüm ama o kadar fark olsun. Kürşat Bumin Edremit’e fiziki ve coğrafi olarak yolumdan gitmekle kalmamış, oradaki bir okul açılışına şahitlik ederek son günlerde dayaktı, disiplindi, formaydı filan atıp tuttuğumuz okul üzerine de sözler söylemiş. Yani o açıdan da yolumdan gitmiş. Hani sabahları okullarda Mussolini döneminden kalma tek parti diktatörlüğünün emaneti  and okunurken denirya ‘açtığın yolda’ hiç durmadan yürüyeceğim diye, ona benzemiş. İşte yazı: 

Münasebeti olmayan iki konu: Orman ve Okul

Biliyorum, ilk bakışta önemsiz bir mesele gibi görünüyor. Hatta içinizden bazıları belki “Bu da konu edilir mi?” diyecektir. Ama ben bu fikirde olmadığımdan devam edeceğim.

Hafta içinde çarşamba yazısını gazeteye postalayıp iki günlüğüne kuzey Ege sahillerine gittim.

Dönüşte otomobille geliyoruz. Balıkesir’e yaklaşırken ormanlık alanda şu “özdeyiş” ile karşılaştık: “Ormanda ateş yakma, doğa sevenleri ağlatma”. İmza: “Balıkesir Valiliği”.

Orman yangınlarını önleme yolunda kaleme alınmış bayağı enteresan bir uyarı bu…

Demek ki, ormanda ateş yakarak yangına sebebiyet vermemek lazımmış, çünkü doğa sevenler ağlayabilirmiş.

Bir uyarı ancak bu derece ince, duygu yüklü, “Yeşilçam usulü” olabilir. (Bu son nitelemeyi özellikle seçtim, çünkü içinde “çam” var.)

Demek ki bu ülkede insanları zararlı-sorumsuz davranışlardan alıkoyabilmek için başvurulacak en başta gelen yöntem -yasak-müeyyide vesaireden çok önce- “duygulara hitap” ederek –aksi takdirde- bir kesimin “ağlayabileceğının” hatırlatılmasıdır.

İdare olarak bu kadar inceldiğimizin farkında değildim.

Orman içinden çıkınca da şu tabela ile karşılaştık: “Milli Egemenlik Ormanı”.

Sizi bilmem ama, ağzımızdan düşürmediğimiz bu lafın (”milli egemenlik”) bir ormana ad olarak seçilmiş olması beni çok şaşırttı. Olur mu böyle şey, “milli egemenlik” niçin bir orman adı olsun.

Ayrıca kolayca tahmin edebileceğiniz gibi, “Milli Egemenlik Ormanı” olarak vaftiz edilen alan henüz bir orman da değildi. Henüz çok genç fidanların oluşturduğu bir alan bu. “İşte şimdi oldu dedim” içimden, “Ne kadar ‘milli egemenlik’, o kadar orman!”

Yola çarşamba günü çıkmıştım. Yani ilköğretim okullarının ve liselerin açılmasından iki gün sonra. Dolayısıyla bu üç günü sanki biz de (bu yaşımızda) okullu olmuş gibi geçirdik. Çünkü yanı başımızda bir lise var. Mikrofon sonuna kadar açık olduğundan, ilk günlerin açılış törenlerine –sanki okulun avlusundaymışız gibi- biz de katıldık.

Ahhh o bitmez tükenmez nutuklar…. Ahhh o müdürün (?) bütün mahalleyi ayağa kaldıran “Hazır ol!” ları… Ahhh o özellikle bundan böyle hiçbir işe yaramayacağı bilindiği halde çocukları yıllarca duvarları arasında tutan o manâsız “Okulumuz”…

Bir gün düzelecek mi bütün bunlar acaba? Yoksa bu alanlarda da yine yıllarca “Milli Egemenlik Ormanı” mı anlatılacak-dinlenecek?

Yanı başımızdaki okulun iyi yanı, adının son derece tabii olarak, yer aldığı semtin adını taşıması. Hiç değilse bu yerinde ad seçimiyle teselli bulabiliriz. Ya bir de bu okul binasını TOKİ yapmış olsa ve adı TOKİ Başkanı’nın bir yakınının adını taşıyor olsaydı…

Aslına bakacak (ve hatırlayacak) olursanız, Eşkişehir’de bir okula TOKİ Başkanı’nın babasının adının verilmesi bu ülkede ne ilk ne de bu gidişle son münasebetsizliktir. Şimdi adlarını sıralayamam ama ben bu ülkede milli eğitim bakanlığı yapmış hemen herkesin adlarını taşıyan bir okulla karşılaştığımı hatırlıyorum. Üç yıl bakan koltuğunda otur, olsun senin de bir okulun, ne rahat değil mi?

Dolayısıyla, hayırla yad edilmek amacıyla bir okul inşaatını karşılayanların adları dışında, ülkedeki hiçbir okula eski-yeni hiçbir şahsiyetin adını vermeyip, buraları sadece semt adıyla adlandırmak en iyi çözümdür.

Söz Milli Eğitim Bakanlığı’ndan açıldığına göre, bakanlığın 2009-2010 eğitim öğretim yılında uygulamaya koyacağı yeni öğrenci kıyafetlerine ilişkin genelgesinden de söz edelim. Yapılan açıklamaya göre bu tarihten itibaren ilköğretim okullarında “mavi önlük” mecburiyeti kaldırılacakmış. Bu amaçla Kız Teknik Öğretim Genel müdürlüğü yeni kıyafetler tasarlamış.

Genelgede yer alan şu bölüm özellikle dikkatimi çekti:

“Yapılacak bu düzenleme ile kıyafet serbestisi getirilmemekte olup, okullarımızdaki düzen ve disiplinden vazgeçmek mümkün bulunmamaktadır. Bununla okul disiplini içerisindeki öğrencilerimizin rahat edebilecekleri kıyafetlerin belirlenmesi amaçlanmıştır.”

Aman bu çok iyi haber doğrusu… Biz de sanmıştık ki, “okullarımızdaki düzen ve disiplinden vazgeçmek mümkün bulunmaktadır”! Mesele sadece öğrencilerin “rahat edebilecekleri kıyafet” arayışıyla sınırlıymış.

Bakanlık açıklaması aslında her şeyi açıklıyor. Yani şunu: Bu ülkede Okul demek, “düzen ve disiplin” demektir.

Oysa biliyorsunuz; kendisini bu amaçla sınırlandırmış hiçbir kurum kendisinden beklenen işlevi yerine getiremez. “Kışla dayağı”na dayanarak ortaya işini iyi yapan bir ordu konulamayacağı gibi, üzerinde en fazla titizlik gösterilen neredeyse tek şeyin “düzen ve disiplin” olduğu bir Okul’dan da –inanın- hiçbir hayır gelmez.

İlgisiz Baba

FST 12 Eylül 2008

bayram.jpgSendikacı Bayram Meral CHP milletvekili olmuş, bu süreçte sendikadan para almaya devam etmiş filan deniyor. Bunda ne olabilir, sendikacılar Türkiye’nin en zengin ve rahat adamlarıdır, adam milletvekili olmakla büyük bir taviz vermiş, elindeki fırsatı bırakmış, aldığı parayı bir tür fedakarlık ödemesi sayın. Yalnız haberde bir yer var ki buna göz yummam mümkün değil:

TBMM’de basın toplantısı düzenleyen CHP’li Meral, hakkındaki yolsuzluk iddialarına cevap verdi. Milletvekili olduktan sonra Yol-İş Sendikası tarafından kendisine maaş bağlandığını belirten Meral, milletvekillerinin başka yerden maaş almasının mevzuata aykırı olması sebebiyle söz konusu ücretin danışman olarak oğluna bağlandığını itiraf etti. Meral, sendikadan gözyaşları içinde ayrıldığını anlatırken, arkadaşlarının “ahde vefa” göstererek, kendisine “30 yıl emeğin var, burada oda hazırlayalım, danışmanlık ücreti bağlayalım, makam aracı verelim, elin üzerimizde olsun.” teklifini yaptığını bildirdi. Ancak, “Benim kadar yetenekli, benim her zaman yanımda olan, mitinglere katılan oğlum var. Oğlum yardımcı olsun.” diyerek, kendisi yerine oğlunu danışman olarak önerdiğini vurguladı. Ardından sendika yönetim kurulunun, oğlu Mustafa Meral ile 1 Kasım 2002 tarihinden itibaren 5 yıl süreyle uzman-danışmanlık sözleşmesi yapılması ve aylık 3 bin 730 YTL ücret ödenmesine ilişkin aldığı kararın bir örneğini gösterdi.

[…] Bayram Meral, kendisine tahsis edilen 120 bin YTL’lik aracı 60 bin YTL’ye oğlunun üzerine geçirmesini ise şöyle izah etti: “Sendika tüzüğüne göre, başkan ve yöneticilere verilen aracı, 4 yıl sonra bedelinin yarısı fiyatına alabiliyorsunuz. Ben de öyle yaptım. 85 bin YTL değer biçtim. Sendika 120 bin YTL değer biçti. 60 bin YTL vererek aracı aldım.”

Birçok sendikacının oğlunu sendikada çalıştırdığını belirten Meral, gazetecilerin “Peki bu doğru mu?” sorusuna şu karşılığı verdi: “Doğru, yanlış… Patronlar kendi oğlu dururken başkasını getirir mi?” Meral, oğlunun öğrenim durumu hakkında ise çelişkili açıklamalar yaptı. CHP’li vekil, “Oğlum, kolej mezunu. Üniversite son sınıf öğrencisi, sanırım bitirdi.” dedi.

Yahu Bayram bey, sen nasıl babasın? Adam çocuğunun okulu bitirip bitirmediğini bilmez mi? Sanırım bitirdi ne demek, bir okul ya biter ya bitmez, bu ne ilgisizlik? Bak sendika kendisini uzman danışman tutmuş, daha okurken çocuk malı götürüyor, senin dünyadan haberin yok. Ha, ‘baba okuyorum, Allahın izniyle bütünlemeleri verdim miydi bu iş tamam, deveyi pardon sendikayı komple götüreceğim’ diyerek seni kandırıyorsa bilmem.

CHP’yi uyarıyorum, ’sanırım’ Türk aile yapısına uygun değil bu iş, vekili uyarın çocuğuna sahip çıksın.

Teşekkür

FST 12 Eylül 2008

tesekkur.jpgEskiden ortaokulda, lisede filan teşekkür belgesi, takdir belgesi verilirdi, ben hiç takdir almadım ama bir iki teşekkür belgesi almıştım, şimdi durum değişmiş galiba bizim oğlanla kız gün geçmiyor ki bir teşekkür belgesi ile eve gelmesinler. Eskileri zamanaşımından atıyoruz, zaten belgeleri herkese veriyorlar anlaşılan. Yalnız bugün bir haber okudum teşekkür ve takdir belgesi öğretmenlere de veriliyormuş. Hayret, öğretmenin performansını ölçen bir sistem mi var, bilmiyordum. Müdüre yakınlık, siyasi, etnik yandaşlık rol oynuyor olabilir. Neyse, bu belgeler öğretmenlerin terfisinde de etkiliymiş, haberde bazı istatistikler veriliyor:

Öğretmenin teşekkür belgesi iptal

Danıştay, 24 Nisan 2008′de çıkarılan “Yönetici Atama Yönetmeliği” nin bazı hükümlerini “kayırmacılığa” yol açtığı gerekçesiyle iptal edince, Milli Eğitim Bakanlığı, atamalarını durdurmak zorunda kaldı.

65 bin teşekkür belgesi iptal edildi.

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in verdiği bilgiye göre, yönetmeliğin yürürlüğe girdiği 24 Nisan 2008 ile uygulamanın durdurulduğu 15 Ağustos 2008 tarihleri arasında, 81 ilde 7 bin 142’si takdir belgesi, 58 bin 26’sı teşekkür belgesi olmak üzere toplam 65 bin 168 takdir-teşekkür belgesi verildi.

Geçen yıl aynı döneme denk gelen 24 Nisan-15 Ağustos 2007 tarihlerinde ise 7 bin 160′ı takdir, 40 bin 200′ü teşekkür belgesi olmak üzere 47 bin 360 belge verildi. Buna göre bu yıl, geçen yılın aynı dönemine göre 17 bin 808′lük artış oldu.

Teşekkür belgelerindeki artış memnuniyet vericiyken Danıştayın ‘bu iş adam kayırmadır’ demesi uygun olmamış. 2008 yılındaki olumlu gelişmeye sekte vurulmuş. Şimdi morali bozulan öğretmenler bunun hıncını talebeden çıkarmaya kalkacaktır. Aynı dönemdeki 17808 artışın açıklaması halk arasındaki tabirle ‘keller yağırlar birbirini ağırlar’ değilse, Milli Eğitim sistemimiz resmen çağ atlamış da haberimiz yok demektir. AKP kendi adamlarını şef, müdür yapmak için teşekkür belgesi için yazıcı mürekkebini esirgememiş şıkkı zaten banko.

Aklıma gelmişken, askerde yedeksubayken de şahit olmuştum, albayı, generali, başçavuşu, millet durmadan birbirine teşekkür belgesi verirdi, hatta o trafik içinde bana da 2-3 tane belge vermişler, yaptığım da zaten görevim olan rutin bir iki iş. O kağıt parçası yerine yeşil kağıtlardan banknot verseler daha işime gelirdi. Lazer yazıcıyla verilen ödülün değeri nedir ki.

İsteyen yorumcu arkadaşlar başvurursa kendileri için teşekkür ve takdir belgeleri hazırlayıp e-posta ile gönderebilirim, ağanın eli tutulmaz. Bize danıştay, yargıtay da karışamaz,rahatız.

Bir Millet Uyanıyor

FST 12 Eylül 2008

hakim.jpgDayakçı öğretmenlere karşı hukuk cephesinden iyi haberler gelmeye devam ediyor, zorbalardan bir tanesi hakkında 5 yıl hapis istenmiş. Yerel mahkemenin kararını yetersiz bularak, veli şikayetten vazgeçtiği halde konunun kamu davası haline gelmesine karar veren Yargıtay 4. ceza dairesi hakimlerinin ellerinden öperim. Maaşınıza ne kadar zam yapılırsa helal ü hoş olsun. Veliler, sakın geri adım atmayın, zorunlu eğitimle çocukları okul adı verilen hapishanelere almalarına engel olamıyoruz, bari içerideki psikolojik ve fiziki zorbalığa engel olmaya çalışalım. Dayakçı öğretmenlere en ağır cazaların verilmesi şarttır. Beceremeyeceksen öğretmen olmayacaksın, bu işin mazereti yok. Pedagojiden, insanlıktan bihaber tiplerin sırf eğitim fakültesi bitirdi diye kolay para kazanmak için atandıkları okullarda bir iki gün geçirip öğretmenevinde okeye dönmesi sürecinde zevk için çocuklarımıza eziyet etmelerine göz yummayalım. Bunları Milli Eğitime filan değil doğrudan emniyete, savcılığa bildirelim. Baktık memurlar işin üstünü örtmeye kalkıyor, yerel ve ulusal medyayı ayaklandıralım. Olmadı Ziya Paşa kavlince oluşturacağımız timlerle okullarda pusuya yatalım, Fatih Terim yöntemiyle kendi işimizi kendimiz görelim. Artık yargıtay da yanımızda, memur dayanışmasını kırmak için şartlar olgunlaşıyor. Toplumu bir deli gömleği gibi saran zorunlu milli devlet eğitimi ve tevhidi tedrisaın inşallah sonu yakındır.

Bu arada yorumlarda görüyorum bazı öğretmenler ve bilinçsiz dayak arsızı veliler ‘canım öğrenci de öğretmen dövüyor’ diye kendi zorbalıklarına mazeret arıyorlar. Efendi, efendi bu çocukları 5-6 yaşında ailesinden alıp okula sokuyorsunuz, işte sizin elinizden çıkan malzeme budur. Kendi kendinize dönüp ‘yahu güleç yüzlü neşeli çocuklar nasıl oluyor da eğitim sistemimizle birer manyağa dönüşüyor, acaba maaş, kademe, derece yerine biraz da çocuklarla mı ilgilensek’ diyeceğinize size karşı gelme şansı olmayan 7-15 yaş arası masumları dövmeyi savunuyorsunuz. Eğitim sendikacısı hırtlara da buradan söylüyorum, emrinizdeki öğretmen memurların yularını, tasmasını tutun, yakında öğrenciler iyice zıvanadan çıkıp ‘ulan kendi gördüğümüz eziyeti geçtik, babamız ve ecdadımızın da intikamını alalım’ diye bunlara hücuma geçerlerse buradan sadece oh olsun derim.

Ben size öğretmen olamazsınız demiyorum, sonuçta uyduruk bir dört yıllık okulu bitirene bu hakkı veriyorlar, esas olan insan olabilmek. İyi niyetli, efendi olan öğretmenler, lütfen çevrenizdeki eli sopalı öğretmenevi manyaklarını, yozlaşmış müdürleri gizlice medyaya ispiyonlayın, emniyete bildirin. Yoksa bunlar hakiki manada işini yapmaya çalışan eli öpülesi öğretmenlerin de yolunu keserler, sindirirler. Her mecliste bu konuyu gündeme getirin, kaç öğrenci kurtarsak kardır. Gazanız mübarek olsun.

Spor Tarz

FST 10 Eylül 2008

forma.jpgMilli Eğitim önümüzdeki yıl okullarda önlüğü kaldıracak, yerine yine tek tip bazı kıyafetler koyacakmış. Haber şu:

 MEB, web sayfasından ”Kamuoyuna Duyuru” başlığıyla yaptığı açıklamada, planlanan yeni düzenlemeyle 2009-2010 eğitim öğretim yılından itibaren ilköğretim okullarında ”mavi önlük” mecburiyetinin kaldırılacağı belirtildi. İlköğretim ve ortaöğretim okul kıyafetlerine ilişkin modellerin MEB Kız Teknik Öğretim Genel Müdürlüğü tarafından yapılan çalışmayla geliştirildiği belirtilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

”Yapılacak bu düzenleme ile kıyafet serbestisi getirilmemekte olup, okullarımızdaki tertip, düzen ve disiplinden vazgeçmek mümkün bulunmamaktadır. Bununla, okul disiplini içerisinde öğrencilerimizin rahat edebilecekleri kıyafetlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca öğrenci velilerinin okul kıyafetlerini 2008-2009 eğitim-öğretim yılı için temin ettikleri ve kıyafet üreticilerinin yine bu yıl için kıyafet ürettikleri de dikkate alınarak veliler ve üreticilerin mali sıkıntıya girmemeleri bakımından bir yıl öncesinden bu yeni uygulamanın kamuoyu ile paylaşılmasının uygun olacağı değerlendirilmiştir.”

İnternetten yayımlanan kıyafet modelleri ilköğretim 1, 2, 3, 4, 5. sınıflar, 6, 7, 8. sınıflar ve ortaöğretim öğrencileri için ayrı ayrı tasarlandı. ‘‘Kış” ve ”Bahar” mevsimleri için farklı hazırlanan modellerin ‘’spor” tarzları dikkat çekti.

Spor tarz benim de dikkatimi çekmekle birlikte, öğretmen ağzıyla azarlar gibi ’sakın kıyafet serbestisi sanmayın ha, okulda tertip, düzen ve disiplini bozdurmayız’ denmesi daha dikkat çekici görünüyor. İyi de madem serbesti getirmiyorsun, mis gibi mavi önlüğün kabahati nedir? Benim oğlan 2 sene aynı önlüğü giymişti, üstelik de 10 YTL’ye almıştım. Önlükten spor tarza geçişin esprisi nedir? Öğrencilerin rahat edebilmesi denmiş, alakası yok, gömlek, pantolon önlüğe göre daha rahatsızdır. Hele resimdekilerin hiç de rahat olacağını zannetmem.

Gelelim velilere yük olmama lafına. Madem devlet kanun zoruyla çocukları okutuyor, niçin bir de üstüne masraf çıkarıyor? Ben istemiyorum diyemiyorsunuz, para cezası veriyorlar, cezayı ödeseniz gene kurtuluş yok, hem parayı hem çocuğu alıyorlar. Zorunlu eğitim varsa devlet bunun bedelini ödemelidir, madem benim çocuğumu zorla alıp okula koyuyorsun o zaman öğle yemeğini, defterini, kalemini, kitabını, önlüğünü de alacaksın, sene içinde tebeşir, kömür, kayıt parası istemeyeceksin. Bunları yapmadan hem zorla çocukları hapishane gibi yerlere doldur hem de vatandaştan bunun giderlerini karşılamasını bekle.

Milli eğitim elbette ’serbesti’ getiremez, zira onun varolma gayesi serbestliği yok edip devlete sadık robotlar, kullar yetiştirmektir. Kıyafet serbestisi gelirse fakir ne giyecek lafı da bugün için anlamsızdır, zira artık çarşıda pazarda tekstil ürünleri 3-5 liraya kadar düşmüştür. Belki bazı görgüsüz aileler ilk anda şov yapmaya kalkabilir ama onlar zaten önlüklü iken de paralarını gösterebilecek yöntemleri çanta, ayakkabı, defter, kalemle bulabiliyorlar. Kaldı ki sırf bu sebeple çocukların zindan mahkumu gibi giydirilmesi, askeri disipline tabi tutulması mazur görülemez.

Bu işten ek ödeme alacak tasarımcı memurlar, amirler ve uyanık üreticinin, esnafın çıkarı olabilir ama vatandaşa bir getirisi olmayacağı gibi yok yere masraf kapısı açacaktır.

Kamuoyuna ben de duyururum.

T Cetveli

FST 6 Eylül 2008

cetvelt.jpgÖğretmenlerin öğrencilere uyguladığı fiziki ve psikolojik baskı İzlenimler sitesinin değişmez konularındandır ve bu sitenin editörü devlet eliyle zorunlu eğitime, milli eğitime, uzatmazsak sanayi toplumunun insanları hizaya sokma, disiplin amaçlı köhne eğitim anlayışına topyekün karşı biridir. (Dur yahu Yaşar Nuri gibi kendimden üçüncü şahıs olarak söz etmeye başladım, kendime geleyim). Bizdeki eğitim dedikleri devlet memuru eliyle pırıl pırıl çocukların 5-10 sene içinde mahza birer öküze dönüştürülmesi sürecini de bu çerçevede gücüm yettiğince eleştirmeye gayret ediyorum. Öğretmen ünvanlı maaş, derece, ek ders, kademe manyağı psikopatların kendilerine görev biçilen resmi ideoloji pompalama işini adam gibi yapmalarına ses çıkarmayacağım ama rahat durmuyorlar, çocuklara şiddet uyguluyorlar, işte o noktada ben laftan anlamam arkadaş, çok ağır konuşurum, hatta gider adamı döverim. Malum yeni dönem açılıyor, dayak sezonunu da açarız artık derken, bugün gazetede okuduğum bir haber beni şaşırttı. Buna göre dayakçı bir öğretmen mahkemece hapis cezasına çarptırılmış. Şöyle deniyor:

Burhaniye’deki Mustafa Keskin İlköğretim Okulu’nda 17 Eylül 2007′de meydana gelen olayda, 16 öğrencinin bulunduğu 1-A sınıfından 10 öğrencinin velisi, okul ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne başvurup, sınıf öğretmeni Nazmi Özenç’in çocuklarına şiddet uyguladığını ileri sürdü. Başvurudan bir hafta sonra, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü yetkililerinin, şikayet dilekçelerini geri çektirmeye çalıştığını, olayın araştırılmadan üzerinin kapatılmak istendiğini savunan veliler, çocuklarını okula göndermeme kararı aldı. “Dayakçı öğretmen görevden alınana kadar çocuklarımızı okula göndermeyeceğiz” diyen veliler, öğretmen Özenç hakkında Burhaniye Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

‘Öğrencilerine kötü muamelede bulunmak’ iddiasıyla hakkında dava açılan öğretmen Nazmi Özenç’in Burhaniye Sulh Ceza Mahkemesi’nde yargılanması sonuçlandı. Mahkeme, tutuksuz olarak yargılanan Öğretmen Özenç’in her bir öğrenci için TCK’nın 232/2 maddesi gereğince ‘bir ay hapis cezası ile cezalandırılmasına’ karar verdi. Sanığın sabıkasız oluşu nedeniyle TCK’nın 62/ 1 maddesi gereğince, 6′da 1 indirim uygulanarak ceza, 25 gün hapis cezasına indirildi. 25 günlük hapis kararını da adli para cezasına çeviren mahkeme, öğretmen Nazmi Özenç’in günlüğü 20 YTL’den hesap edilerek 500 YTL adlı para cezası ile cezalandırılmasına hükmetti. Özenç, 6 öğrencisi için toplam 3 YTL para cezasına çarptırıldı.

CEZAYI AZ BULDULAR
Ancak, karar ne öğretmen Özenç’i ne de çocuklarının şiddete maruz kaldığını ileri süren velileri tatmin etti. Dayak yediği iddia edilen öğrencilerden Atakan Kösecioğlu’nun velisi Yıldız Kösecioğlu, mahkemece verilen cezanın kendilerini tatmin etmediğini, kararın yeniden ele alanması için Yargıtay’a başvuracaklarını söyledi. Öğretmen Özenç de suçsuz olduğunu öne sürüp, kararı temyiz edeceğini dile getirdi.

ÖĞRENCİYE KAFA ATTIĞI İDDİA EDİLMİŞTİ
Sınıfta gerekçesiz olarak dayak yediği ileri sürülen öğrencilerden Atakan Kösecioğlu, Yağmur Demirel, Sinem Çakır, Özdemir Kiraz, Cansu Erçetin ve Aleyna Yılmaz adlı öğrencilerin velileri, öğretmen Nazmi Özenç’in çocuklarını cetvelle sıra dayağından geçirdiğini, küçük bir kız çocuğuna kafa attığını, sınıfta tuvaleti gelen bir erkek çocuğuna da tuvalet izni vermeyerek altına kirletmesine neden olduğunu ileri sürmüştü. Burhaniye İlçe Milli Eğitim Müdürü Yakup Şağban da, iddiaların gerçeği yansıtmadığını ileri sürerek, öğrenci velilerini, “Okulun yönetimine müdahale etmek istemekle” suçlamıştı.(dha)

Tam bir Türkiye manzarası. İlkokul birinci sınıftaki öğrencilere zorbalık yapan bir maaşlı devlet memuru, iti iti ısırmaz mantığıyla onu korumaya kalkan maaşlı devlet memuru amirleri, tedirgin ve çaresiz veliler, bu konularda ne yapacağını bilemeyen hakimler vs. Öncelikle hakkını verelim, Burhaniye mahkemesindeki hakim ve savcımız bana göre devrim niteliğinde bir karar alarak bu zorbalığa sembolik de olsa bir ceza verebilmişler. Bu verilen bir ceza değil aslında, bu adama kısasa kısas mantığıyla tüm milli eğitim öğretmenlerine ibret olması için mobese sistemi önünde T cetveliyle temiz bir sopa çekilmeli, küçük kız için ilaveten kafa atılmalı, tuvalete çıkarılmayarak altına işemesi sağlanmalı ve devlet memurluğuyla ilişiği kesilmeliydi. Herif şimdi cezayı ödeyip gene öğretmenlik yapacak, olur şey mi? 3000 YTL nedir, adam ek dersiyle filan bunu kısa zamanda öder. İcabında bankadan dayak kredisi alır, 24 aya yayar vadeyi. Tabii unutmadan, kendisini koruyan okul ve ilçe müdürü de görevden alınmalı, ibreti alem olmaları için resimleri tüm il ve ilçe mülki idareleri eliyle okullara asılmalı, hazır dönem açılırken mevcut öğretmen ve müdürlerin gözleri korkutulmalıydı.

Yine de mahkemenin kararına saygı duyuyorum. İnşallah yargıtaydan benim önerdiğime yakın daha ağır bir ceza çıkar, tutup adamın cezasını bozmazlar. Eğer aksi olursa daha önceki örneklerde olduğu gibi İlkokul 8. sınıfın sonuna kadar öğrenciye psikolojik ve fiziki terör uygulayanlara karşı bizzat veli müdahalesini öngören çözümümü yaygınlaştırmak için faaliyete başlayacağım. Hedef de gösteriyorum, nah Burhaniye bilmem ne mahallesinde oturuyormuş adam. Gitmişken Milli Eğitim müdürünün hatırı sorulursa mübarek ramazanda sevap duble olur.

Okullar açılıyor gene başladık, haydi hayırlısı.

Diğer yazılar:Bravo, Suç ve CezaZachau, Münferit vakaGünün YorumuDemirle eğitim, Deneme Sınavı, Bürokrat Kiminle Evlenmeli,  24 Kasım

İzlenimler Test-1

FST 1 Eylül 2008

Malum arasıra testlerle gündeme ilişkin ilgiyi ölçemeye çalışıyorum, hem de OKS, ÖSS, KPSS gibi sınavlara hazırlanan vatandaşa bedava bir hizmetim oluyor. Bugünkü testimiz Denizli’deki 30 Ağustos törenleriyle ilgili. Haberde ” Denizli’de Valilik önünde düzenlenen töreni protokol tribününden elinde Türk bayrağıyla izleyen türbanlı bir kadın, görevli askerler tarafından uyarıldı. Daha sonra türbanlı kadın, elinde bayrağı ve küçük çocuğuyla tribünden çıkartıldı.” deniyor. Bu bilgi ve aşağıdaki resme göre verilen soruları cevaplayınız:

basortusu.jpg

1. Elinde Türk bayrağı tutan çocuk;

a. Annesine şaşkınlıkla bakmaktadır
b. Bugün diğer miniklerle birlikte ilkokula başlamıştır
c. 15 sene sonra vatani hizmetini yapacaktır
d. Çağdaşlık için tehlike arzetmektedir

2. Başı örtülü hanımın arkasındaki gözlüklü hanım;

a. Vakarlı bir cumhuriyet kadınıdır
b. Gericiye haddinin bildirilmesi onu memnun etmiştir
c. Çağdaş Denizlinin simgesidir
d. Belki de olaydan muzdarip ama sesini çıkaramamaktadır

3. Aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

a. Başörtülü kadınla konuşan havacı bir astsubaydır
b. Başörtülü kadınla konuşan kıdemli başçavuştur
c. Başçavuş emir kuludur
d. Başçavuş garnizon komutanının kuludur

4. Başörtülü ile astsubay arasında nasıl bir konuşma geçmiştir?

a. Hanfendi rica etsem burayı terk eder misiniz, burası kamusal alan
b. Hanfendi başınız açsanız ne güzel olur, hem de sıcak havada rahat edersiniz
c. Ben kurana baktım başörtüsü yazmıyor, sizi kandırmışlar
d. Burada başçavuşun beygiri mi ossuruyor

5. Bu duruma gösterilecek makul tepki aşağıdakilerden hangisidir?

a. Başörtüsü buraya kadar girdi, yakında hepimizi çarşafa sokacaklar
b. AKP ülkeyi satmaktadır
c. Halk protokole çıktı, vatandaş gösteriyi izleyemiyor
d. Türkiye laiktir laik kalacak

6. İlin en üst amiri vali;

a. Korkak bir hödüktür
b. Çağdaş cumhuriyetin bekçisidir
c. Olayın derhal soruşturulması için gereken talimatı vermiştir
d. En az 4 makam arabasına sahiptir, 10 milyar maaş almaktadır

7.  Aşağıdakilerden hangisi absürttür?

a. Olay yanlış anlaşılmıştır, o kadın çocuğunu çişe götürmektedir
b. Ordumuz iç tehditlere karşı sürekli görev başında olduğunu göstermiştir
c. Başı örtülü olanlar cahil, açık olanlar bilgilidir
d. Astsubayların özlük hakları düzeltilmelidir

Ödenek Yetersizliği

FST 26 Ağustos 2008

etikrr.jpgBirkaç gündür etik kurul denen birşey duyuyorum. Güya AKP bir kurul oluşturmuş, kamudaki etik dışı davranışlar denetlenecekmiş. Yahu ‘minareyi çalan kılıfını hazırlar’, ‘it iti ısırır mı’, ‘hele ayağıma yer edeyim, gör ben sana ne edeyim’, ‘avukat tutma hakim tut’, ‘anamı yargılayan kadı’, ’salla başı al maaşı’, ‘devletin malı deniz’ türü lafların Türk-İslam tarihiyle bu topraklarda kök saldığını bilmesek inanacağız. İşte AKP’nin oluşturduğu bu kurul nihayet birkaç yılın hesabını vermiş, bana biraz kaybettiği koyunların karşılığında sahibine bir tas yoğurt götüren çobanın hikayesini andırdı. Haberde şu söyleniyor:

Kamu görevlilerinin etik davranış ilkelerine aykırı uygulamalarının önlenmesi, kamu görevlilerinin görevlerini yürütürken uymaları gereken etik davranış ilkelerini belirlemek amacıyla Başbakanlık bünyesinde kurulan Kamu Görevlileri Etik Kurulu, 3 yıl boyunca Türkiye’de hiçbir etik davranış ilkelerine aykırılık tespit edemedi.

AKP hükümeti tarafından Başbakanlık bünyesinde kurulan ve kurulduğunda büyük ses getiren Kamu Görevlileri Etik Kurulu yasal sınırlandırmalardan ve maddi yetersizliklerden dolayı sadece konferans düzenlemek ve akademik çalışmalar yapmakla sınırlı kaldı.

29 Eylül 2004 tarihinde ilk toplantısını gerçekleştiren kurul yasal düzenleme gereği Cumhurbaşkanı, TBMM üyeleri, Bakanlar Kurulu üyeleri, Türk Silahlı Kuvvetleri ve yargı mensupları ile üniversitelerle ilgili inceleme yapamıyor. Sadece en az genel müdür veya eşiti seviyedeki kamu görevlileri hakkında inceleme yapabilen kurul yargıya intikal etmiş dosyalara da bakamıyor. Kurulun çalışmalarının atıl kalması 2005-2008 yıllarına ait faaliyet raporunda da göz önüne serildi.

3 YILDA 265 BAŞVURU

Rapora göre kurula 2005 yılından 2008 yılının Temmuz ayına kadar 265 başvuru yapıldı. […] Kurul bu başvuruların çok büyük bir bölümünü incelemeye alamadı. 42 başvuru Bakanlar Kurulu ve TBMM üyeleri, Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, yargı mensupları, üniversiteler ve kurumun görev alanına girmeyen diğer kuruluşlarla ilgili olduğu için incelemeye alınmadı. 36 başvuruyu yargıya intikal ettiği, 19 başvuruyu mevzuatın yürürlüğü öncesine ilişkin olması nedeniyle, 87 başvuru kapsam dışı kamu görevlileri ile ilgili olması nedeniyle, 35 başvuru da genel ve soyut nitelikte olması veya iletişim ve kimlik bilgileri olmaması nedeniyle değerlendirmeye alınmadı.

Değerlendirmeye alınan dosyalardan hiçbirinde ise etik davranış ilkelerine aykırılık tespit edilmedi. Kurulun 2007 yılına ait 4, 2008 yılına ait 8 dosyayı incelemesi ise halen sürdürüyor. Faaliyet raporunda başvurularla ilgili yapılan değerlendirmede ise yasadan kaynaklanan birçok nedenle başvurulara ilişkin inceleme ve araştırmaların sonuçsuz kaldığı belirtildi.

BAĞIMSIZ BÜTÇE TALEBİ

Kamu Görevlileri Etik Kurulu’nun raporunda faaliyetler için Başbakanlık bütçesine konulan ödeneğin yetersiz olduğundan da yakınılarak kurulun faaliyetlerini etkin olarak sürdürebilmesi için bağımsız bir bütçeye ve bunu sağlayacak teşkilata gereksinim olduğu belirtildi.

Herkes “efendim, nasıl olur, bu kurul boşa mı oluşturulmuş, bu ne verimsizlik, ortalıkta bırakın etiği resmen çuvalla hırsızlık yapılıyor, adam kayırma, rüşvet, torpil, kamu kaynaklarının israfı gırla” filan derken benim aklım kurul üyelerinin maaşlarına takıldı. Kurulla ilgili kanun da şu linkte, bir uzman yorumcumuzun kabataslak hesabına göre bu kurula girenler net 5000 YTL gibi bir maaş alıyorlar. Muhtemelen ıvırı zıvırıyla, gezmesi tozmasıyla bu rakam iyice şişiyordur. Kanuna göre 11 üye seçiliyormuş, bunların sırf maaşı 4 yılda milyonları bulur. İnsanın ağzının sulanmaması mümkün değil. Ha, diyeceksiniz ki, bir kurul bu mu, canım hepsini nasıl sayayım, Türkiye şahane bir özerk, üst, alt, yan kurul cenneti, AKP’ye zamanında rampalayanlar herhalde ayda bir ev alıyorlardır. Bu kurula önem vermem işin etik boyutundan dolayı. En azından kulağa hoş geliyor, mesela 93 kişi alınacak sansür kurulu da yağlı kapı olmakla birlikte sansür kelimesinin menfi bir tarafı var.

Gelelim Etik Kurulunun 3 yıllık bilançosuna. Öncelikle sonuç sevindirici. Türkiye’de etik ihlalinin görülmemesi hepimizi sevince boğmuş olmalı. Gerçi o kadar istisna var ki adamların soruşturacağı kimse sayısı parmakla gösterilebilir. Yine de iş iştir, kemali ciddiyetle 265 dosya içinden 219 dosyayı ayırıp 46 tanesini incelemişler. Bunların da 34 tanesi beraat etmiş, kala kala 12 dosya kalmış. Benim kanaatim bu kamu yöneticilerimize de iftira atıldığı yönündedir. Bir de şu var, acaba suçsuz bulunan yönetici ile ilgili şikayette bulunan (muhtemelen adı vs. yazılı) diğer memur, şahıs hakkında iftira cezası veriliyor mu? O konuda bir açıklama göremedim.

Sizin de dikkatinizi çekmiştir, arada tuhaf bir cümle var “maddi yetersizliklerden dolayı sadece konferans düzenlemek ve akademik çalışmalar yapmakla sınırlı kaldı.” deniyor. Benim anlamadığım maddi yetersizlik varsa nasıl konferans düzenleniyor, akademik çalışma (ne demekse) yapılıyor? Kurulun üstüne vazife değil ki bu işler? Allah bilir bu konferans için bir sürü masraf edilmiş, akademik çalışma adıyla da eş dost beslenmiştir. Allahtan maddi yetersizlik varmış, demek para bulsalar konferansın üstüne panel, uluslararası sempozyum gibi ahbap çavuş toplantılarına dünyanın parası harcanırdı.

Zaten yazının sonunda ‘bağımsız bütçe ve teşkilat’ lafı geçiyor. Bunun Türkçesi “Yedik ama gözümüz doymuyor, şurada vatandaşın üzerindeki yırtık da olsa bir don mudur, tam seçemedim, hah, onu da bir zahmet alsak, aksi takdirde etik denetim yapamayız” şeklinde düzeltilebilir. Teşkilat ne iş yapacak demeyin, muhtemelen 80-100 kişiyle başlayıp Ankara’da Diyanet İşleri Başkanlığı camisinin önüne bir etik gökdeleni dikmeye kadar işi vardıracaktır. Etik kurulunun olmayan işi için teşkilat ve bütçe istemesi ise Alaturka Etik olarak adlandırılabilir.

Kısaca, AKP lüzumsuz faaliyetler dizisine bir yenisini daha eklemiş, 4 yıldır ne yaptığı belli olmayan bir kurul hesap veriyoruz diye vatandaşı salak yerine koyan bir rapor hazırlamış. 3 yılda etik ihlaline rastlanmamış, konferans verilmiş, akademik çalışma yapılmış, bütçe lazımmış, teşkilat kurulsunmuş vs. Türkiye’ye etik, ciddiyet, kural gibi laflar bir gömlek büyük gelir, bu sebeple AKP ille de yandaşlarını beslemek istiyorsa boşa ek masrafla milletin parasını çarçur etmesin, bu 11 adamı mevcut kurumların yönetimine getirsin oradan nemalandırsın. Yok “AKP dindar adamların partisi, orada kul hakkına, yetim malına, milletin vergisine el uzatılmaz, bu resmen yağmacılıktır, önceki hükümetler bu sebeple eleştirilmiyor muydu” diyorsanız orası ayrı. Enayilik etmek yasak değil tabii ki.

Ha, bu nemalanmadan biz niye istifade etmeyelim deniyorsa, bakın o noktada hemfikirim ve daha gerçekçi bulurum. Haydi ben sıraya giremedim 8-10 milyar maaşlı bir kurula koyamadınız, yahut belediye kaldırım taşı söküp takma ihalesini vermediniz, bakın önümüz kış, doğalgaz zammı da otomatiğe bindi, 2 ton kömür isterim arkadaş, yanında da 3-4 aylık makarna stoğu olursa hayır demem.

Camideki Protokol-II: Çıldırtmayın Adamı

FST 15 Ağustos 2008

protokol.jpgBundan 3 yıl önce Ankara’da protokolün camide yaşadığı çeşitli problemlere istinaden bir yazı yazmıştım. O zamanlar “Kocatepe Camisinde protokole ayrı bir yer açılsın, devlet erkanı içinde yaşlısı, çişini tutamayanı, ayak takımı vatandaşla aynı yerde bulunmak istemeyeni var” temalı yazı bugün ayrı bir cami projesine dönüşüp karşımıza gelmiş bulunuyor. Haberde insanı çıldırtacak detaylar var:

Başkente 15 bin kişilik VIP cami

Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara’da ihtiyacı karşılamadığını düşündüğü Kocatepe Camii’ne alternatif, “VIP” hizmetinin de verileceği yeni bir cami için düğmeye bastı.

Başkanlığın Eskişehir Yolu üzerindeki binasının hemen yanına yapılacak camide aynı anda 15 bin kişi namaz kılabilecek. Camide, devlet protokolü “VIP” standartlarında ağırlanacak. Protokol için özel abdest ve dinlenme yerleri olacak. Protokol, abdest ve dinlenme bölümlerinden özel asansör sistemiyle caminin içine geçebilecek. Cami, önemli isimlerin cenazeleri için de kullanılacak. Kubbe çapı 31 metre olan caminin 54×54 boyutlarında kapalı bir alanı olacak ve bu alanda 5 bin kişi namaz kılabilecek. Dini ve Sosyal Hizmet Vakfı tarafından yapılacak caminin temeli 16 Ekim’de atılacak. 4 yıl içinde bitirilmesi planlanan caminin maliyeti 15 milyon doları bulacak. Kocatepe’nin aksine cemaate 4 bin araçlık otoparkıyla da hizmet verecek olan camide teknolojinin son örnekleri kullanılacak. Başkanlık binasıyla cami arasında protokolün kullanacağı bir alt geçit bulunacak. Diyanet İşleri Başkanı, konuklarıyla bu geçidi kullanarak camiye ulaşacak.

Camide, “avize aydınlatması” yerine “kubbe aydınlatması” sistemi kullanılacak. Kubbeden gelen ışıkla iç aydınlatma sağlanacak. Modern ve klasik cami mimarisinin bir karışımı olacak olan camide tek şerefeli 4 minare bulunacak. Projenin başındaki isim olan Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Dr. İzzet Er, “Her şeyden önce yaklaşık 1000 kişilik başkanlık personelinin ibadet yeri ihtiyacı bu camiyle karşılanacak. Bugüne kadar personelimiz namazlarını spor salonunda kılıyordu” dedi.

Afedersiniz ama ister istemez ağzımı bozmak durumundayım, içimden geçenlerin zekatını söylemezsem etrafa zarar vereceğim. Laflara bak, VIP hizmeti verilecekmiş, düğmeye basılmış vs. Saçma sapan boş sözler. Sonra özel abdest ve dinlenme yeri denmiş ama abdest bozma yerinden bahsedilmemiş. ‘Önemli isimlerin’ cenazesine gelen ‘önemli isimlerin’ abdest bozma işine son teknolojiyle yardımcı olmak lazım. Mesela Tuvalet kağıdı yerine 15 Milyon adet bir dolarlık banknota kıçlarını silebilirler. Ondan sonra da asansöre binip defolup camiye çıkarlar. Son teknoloji lafı var, ne olabilir, her “önemli” isme bir laptop dağıtılıp imamın sıkıcı vaaz ve hutbesi sırasında eğlenmesi sağlanacak olabilir mi? Başkan da “konuklarıyla” camiye tünelden gidecekmiş. Ulan cami sizin babanızın evi mi konuk kabul ediyorsunuz, duyan da patron gazinoya misafir kabul ediyor zanneder. İslam dini tarihte çok maskaralık gördü, nice rezillikle akil müminlerin başı öne eğildi ama böyle bir edepsizliği ilk defa görüyorum. Türk Diyanet İşleri teşkilatı bu şımarıklıkla ne kadar vicdansız insanlardan oluştuğunu, bir grup devlet memurunun nasıl uç noktada milletin kaynaklarını sorumsuzca kullanma imkan ve kabiliyetine sahip olduğunu göstermiştir.

Ha, bir de cenaze namazı denmiş, yahu zaten namaza gelenler laf olsun diye geliyor, çoğunun abdesti filan da yoktur, ne protokolü, ne namazı, ne duası. Ölen ‘önemli şahsı’ hele hele şehidi bari rahatsız etmeyin. Unutmadan, personel namazı spor salonunda kılıyormuş, şimdi rahat edecekmiş. Git alt kattaki boş yerlerden birini mescit yap, 15 Milyonu cebinden mi harcıyorsun, hayret bir şey. Şimdi bunlar yeni camiye giderken yol yürüdük, asansör çıktık diye harcırah da isterler. Kaldı ki Diyanet İşleri denen arpalıkta 1000 adamın ne işi var? Yediniz bitiremediniz vatandaşın parasını, 15 Milyon dolar daha götürecekiniz. Haram zehir zıkkım olsun, inşallah en son teknoloji tuvalette kabız olur inim inim inlersiniz. AKP’ye de duyurayım, eğer 15 Milyon değil milletin 15 kuruşu bu saçmalığa harcanırsa gücüm yettiğince yeri göğü yıkacağım, aleyhinizde elimden geleni ardıma koymayacağım. Çekin elinizi milletin cebinden. Ne izansız, merhametsiz tipler varmış yahu.

4 yıldır blog işindeyim, böyle densizlik görmedim. Uyanalım, din namına bacağımızdaki donumuzu da alacaklar, gerçek birer çağdaş olup çıkacağız. Bunların dini imanı para, camideki imamından, müezzininden ilçedeki vaiz müftüsüne kadar hepsi birer maaş, yolluk, yevmiye avcısı, insaf aramayın. Kapatın kardeşim camisini, teşkilatını, kuran kursunu, bunların bütçeyi soyma dışında bir faydası yok. Bizim mahallede sırf sidik yarışı için iki tane cami yaptılar tomarla para döktüler, devletin dinini yayacağız diye vatandaşı dinden imandan soğuttular.

Neyse, asabım bozuldu iyice, gidip iki rekat namaz kılayım, kendime geleyim.

“Gerçek İTÜ’lü” ve Sahte İstifacı

FST 6 Ağustos 2008

itu11.jpgCumhurbaşkanı Abdullah Gül yeni rektörleri atadı, elbette enayilik edip en fazla oy almış diye kendisine muhalif olacakları seçmedi, beklendiği gibi AKP ile “uyumlu”, yani onun emrinde çalışacakları tercih etti. Bu işler böyledir. Daha sırada bir sürü yeni kurulmuş üniversite var, onların da herhalde başına benzer görüşte insanları getirecektir. Devlet dairesi üniversitelerde cari kanunlar açısından bunda hiç de mahzur yok, etme bulma dünyası. Kaldı ki, bu seçim sistemi başlıbaşına bir gülünçlüktür. Bana göre rektör denen adamın Vali Yardımcısı türü bir kamu görevlisi olması gerekir ki bütçesi vs. iyi denetlensin. Hem devletten bütçe alacaksın hem de bunu sorumsuzca, kafana göre harcayacak, seçim vaadi olarak dağıtacaksın, ne ala. Üstelik seçimi yapan da diğer tuzu kuru memurlar, keller yağırlar birbirini ağırlar. Kim daha çok kemik vaad ederse ona oy verilecek. Seçim, demokrasi diyorsan vatandaşa oy verdir, ne bileyim en kötüsü öğrenciye oy verdir, o da yok. Yardımcı doçent, doçent, profesör oy verecek, seçilen adam dokunulmaz hale gelecek. Sonra devasa rantı bu ekip kendi arasında yurtdışı gezi, budalaca projeye para akıtma, anlamsız bina yapma, vakıf kurup cebi doldurma gibi yollarla yiyip bitirecek. Adam 8 sene dümeni kuruyor, ondan sonra karısını, tutturamazsa en yakın adamını halef bırakıp 8 senede satın aldığı akademisyenlerin oyuyla seçtiriyor arkasından da “en yüksek oyu aldık” diye demokrasi nutku atıyor. Devlet imkanlarıyla börek yağmalanıyor, adı seçim oluyor. Hangi devlet dairesinde memurlar kendisine amir seçiyor, olacak iş mi?

Ha, memuru vatandaş seçsin derseniz, ona eyvallah derim, şerif, savcı filan seçiliyor ya, onun gibi birşey. Tapu müdürünü, devlet hastanesine doktoru, mahalle ilkokuluna öğretmeni, polisi, bekçiyi, şehirdeki üniversite hocasını biz seçelim beğenirsek 5 sene daha süre veririz, salla başıcıya, üçkağıtçıya da kapıyı gösteririz. Ne güzel. Şimdikiler merkezden gelip başa bela oluyorlar. Devletin memurunu halkın seçmesi iyidir. Vali gibi lüzumsuz adamlara da ihtiyaç kalmaz, onun yerine Belediye başkanı ile merkez hükümet arasındaki işleri koordine amaçlı küçük bir katip yeter. Ne öyle şimdiki saltanat kayığından inmeyen kara gözlüklü valiler, kaymakamlar? Hasılı her memur gibi üniversite yöneticisi de halk tarafından seçilebilir, en azından bir yere hesap vermesi sağlanır. Şimdi AKP’nin, CHP’nin, MHP’nin kuklası bir sürü sorumsuz var ortalıkta. Paralar da vatandaşın cebinden çıkıyor. Ne güzel.

Neyse, uzatmayıp konuya geleyim. Seçimler oldu, cumhurbaşkanı atamaları yaptı, gazetelerde “Tepki göstermek için istifa ettiler” türü haberler saçılmaya başladı. Yahu hangi memur ballı memuriyeti bırakıp da istifa edermiş, hayret diyerek haberi okuyan iyi niyetli vatandaş biraz uyanık olsa buradaki aldatmacayı kolayca fark edecektir. Bakın haberde ne deniyor:

Muhammed Şahin üniversitede yapılan oylamada 209 oy alarak ikinci sırada yer almıştı. Ancak YÖK, Gül’e gönderdiği listede Şahin’i en çok oy alan Hüseyin Faruk Karadoğan’ın önüne koymuştu. Öğretim görevlileri gazetelere verdikleri ilan ile YÖK’ün listesini dikkate almaması için Cumhurbaşkanına çağrıda bulunmuştu.

İTÜ Ayazağa Yerleşkesi’ndeki Atatürk Meydanı’nda bir araya gelen eski rektör Prof. Dr. Faruk Karadoğan ile bazı senato ve öğretim üyeleri, rektörlüğe yapılan atamayı protesto ettiler.

Prof. Dr. Karadoğan, burada yaptığı açıklamada, böyle bir devir teslimin İTÜ’de ilk defa yaşandığını belirterek, bu durumun İTÜ’nün edindiği birikimle bağdaşmadığını söyledi.

İTÜ’nün bu karardan iyi ders alması gerektiğini ifade eden ve bu kararı verenlerin İTÜ’yü tanımadıklarını savunan Karadoğan, “İTÜ, Türkiye’ye çok şey kazandırmış. Tarihimizin 335 yıllık kutsal sayılacak bir kuruluşudur” dedi.

Karadoğan, gerçek İTÜ’lünün söylemiyle, eylemiyle demokrat ve sözünün eri olduğunu belirterek, demokrat olabilmek için ön koşulun “laik olmak” olduğunu, gerçek İTÜ’lülerin ise laik olduğunu vurguladı.

İTÜ’lülerin, bilimin yönetiminde demokrasi olabileceğini gördüklerini ve bunu vurgulayarak yaşadıklarını ifade eden Karadoğan, son 20 rektörü belirleme sürecinin demokratik esaslara dayalı olarak gerçekleştiğini kaydetti.

Prof. Dr. Faruk Karadoğan, İTÜ yönetim kurulu ve senatosunun farklı görüşlerin bir araya geldiği, farklılıkların akılla birleştiği bir kurum olduğunu, bunun da İTÜ’nün demokrasi düzeyini gösterdiğini dile getirdi.

Karadoğan, rektör atamasının açıklanmasının ardından bazı senato ve öğretim üyelerinin sözlü olarak istifa ettiklerini kendisine ilettiklerini bildirdi.

Prof. Dr. Faruk Karadoğan, istifa edeceklerini belirten öğretim üyeleriyle ilgili bir soru üzerine, “Bunlar bireysel kararlardır. Saygı ile karşılıyorum, önem veriyorum” dedi.

Bu arada, Maden Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mahir Vardar, görevinden istifa ettiğine ilişkin dilekçeyi, basın açıklamasının ardından Faruk Karadoğan’a verdi.

Sözlü olarak istifalarını ileten senato ve öğretim üyelerinin isimleri şöyle:

Rektör yardımcıları Prof. Dr. Erkin Nasuf, Prof. Dr. Fuat Anday ve Prof. Dr. Haluk Karadoğan, Sosyal Bilimler Enstitü Müdürü Prof. Dr. Ümit Şenesen, Prof. Dr. Özgür Turhan, Prof. Dr. Remzi Akkök, Prof. Dr. Mehmet Ali Taşdemir, Prof. Dr. Haluk Eyidoğan, Doç. Dr. Rahmi Nurhan Çelik, Prof. Dr. Melek Tüter, Fen Bilimleri Enstitü Müdürü Prof. Dr. Sumru Pala.”

GAZİ’DE TEPKİ İSTİFALARI

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi dekanı, dekan yardımcıları, başhekim ve hastane müdürü istifa etti…

‘Gerçek İTÜ’lü laik olur’ türü gülünçlüklere takılmazsak, istifa bahsine dikkatinizi çekerim. Adamlar çeşitli idari görevlerden istifa etmişler. Senato üyeliğinden istifa ettim. Breh breh. Yahu senato ne ola ki, duyan da Roma İmparatorluğu filan zannedecek. Uyduruk bir kurul, rektörün her dediğine kafa sallayan bir alay emir kulu olduğunu bilmesek adına bakıp “hay yavrum, koca profesör senatodan istifa etmiş” diyeceğiz. Enstitü müdürü, dekan, dekan yardımcısı gibi yerlerdeki de komik. İstifa etmesen yeni rektör seni zaten sepetleyecek, mahcup olacaksın, en iyisi “düşmesem de inecektim” kabilinden laiklik, demokrasi edebiyatla Atatürk heykelinin önünde resim çektirip isitifa ediyoruz demek. Ha, bu makamların öyle çok yağlı bir getirisi de yoktur, sadece sınırsız gücün getirdiği terörün hazzını yaşarsınız. Para da vardır ama diğer gelirlere kıyasla dişe dokunmaz.

Peki bu istifa haberlerini yiyen var mıdır? Olmaz mı. Gazete haberine baksan bu profesörlerin sanki devlet memurluğundan ayrıldığını zannedersin. O biraz sıkar, yağlı kapı bırakılıp da istifa edecek yiğit çağdaş cumhuriyetimizde, laik İTÜ dahil, henüz yetişmemiştir. Gerçek laik, çağdaş adam protesto için üniversite öğretim üyeliğinden istifa eder gider sigortalı olarak özel sektörde çalışır. Kof adam bunlar. Benim görevim vatandaşı uyarmak. Kimsenin bir yerden istifa ettiği filan yok, anlamsız müsamereler bunlar, sırtına cübbeyi çekmiş koca elektronik, maden, petrol profesörü saçma saçma konuşuyor. Burada adamın asabını bozuyorlar.

İstifra ettirecekler adama, kafa itülüyorlar diyerek soğuk bir de lise talebesi esprisi yapayım, havalar sıcak, uygun olur. (Yahu bu İTÜ kampüsü eskiden ormanlık bir yerdeydi, ayı filan yok mudur, celallenip şunları iyi bir kovalasa ne olurdu ama…)

« Geri - İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş