'Diğer' Arşivi

“35 Olmasa da…” Netekim

FST 23 Kasım 2005

Malum Süleyman Demirel geçen haftalarda askeri darbelere karşı çözüm önerileri getirip bunları Sabah Gazetesinde Yavuz Donat’a anlatıyordu. Neredeyse 6-7 gün bu yazılar yayınlandı. Süleyman Demirel’in bir sürü laf kalabalığı ve anlamsız cümle arasında söylemek istediği şey mealen “efendim, bizde silahlı kuvvetler iç hizmet kanunundaki 35. maddeye dayanıyorlar, kaldırılırsa darbelerin önü alınır” şeklinde. Bir örneğini “Geçmişi konuşursam başka türlü konuşurum” başlıklı yazıda görebilirsiniz. Bu yazılar çoğumuzu (muhtemelen acı bir şekilde) gülümsetmiştir. 28 Şubat darbesinin başkomutanı, iktidardan düşer düşmez demokrasiyi hatırlayıp havarisi kesilen Süleyman Bey’e cevap yine tanıdık bir isimden, bir ressamdan gelmiş. Eski darbeci, yeni ressam (artık o da eskidi ya) Kenan Evren Süleyman Demirel’in bu anlamsız laflarından bunalmış olacak ki yerel Kanal 48 televizyonuna, söz konusu maddenin Atatürk döneminde Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’na girdiğini anlatarak şu açıklamayı yapmış:

“Sayın Demirel öyle düşünmüş olabilir; fakat Türkiye’deki müdahaleler o maddeye dayanılarak yapılmamıştır. 35’inci madde kalksa ne olur, kalkmasa ne olur? […] Biz müdahale yaparken 35’inci maddeye bakmadık, bakmak aklımıza bile gelmedi. Bu olmasaydı da yapacaktık.��?

Hay ağzına sağlık Evren Paşa. Süleyman Demirel’in dolmuşuna binebilecek saflıktaki vatandaşları uyarmış oldun. Minareyi çalan kılıfını hazırlar, sen 35. maddeyi kaldırsan ne olur, kaldırmasan ne olur. Koca Anayasayı yerle bir edenler, uyduruk bir maddeden mi medet umacak? Laf salatası erbabına gününü iyi göstermiş, en kısa sürede atölyesinde ziyaret edip güzel bir taklit eserini satın alacağım, Mustafa Kamil beyden, netekim.

Popularity: 8% [?]

Müjde (!) İki bin yeni memur

FST 23 Kasım 2005

Malum hükümet 15 yeni üniversite açılmasına karar verdi. Seneye de 10 daha açacakmış. Açsın bakalım ama benim anlayamadığım “15 üniversiteye 2 bin memur” başlıklı haber oldu. Zaten bu üniversitelerin açılacağı vilayetlerde kurulu bir düzen var. Misal Aksaray üniversite olduğunda oradaki mevcut fakülte ve yüksekokullar üniversite bünyesine geçecek. Peki mevcut bir sürü memurun bulunduğu bu yerlere yeni memur alınması niye gerekli olsun? Haydi yeni fakülteler açılacak diyelim, buralara yeni memur almaya gerek yok, aynı şehirdeki veya bağlı üniversitedeki fazla memurlar kolaylıkla bu birimlere kaydırılabilir. Hükümeti anlamak kolay değil, hem tasarruftan bahsediyor hem de durmadan memur kadrosunu şişiriyor. Yine de bir öneri yapabilirim, mevcut üniversitelerdeki boş yatan asistan, yardımcı doçent, doçent, profesörleri başından atarsa 2000 değil, 2 milyon memuru besleyecek bütçeyi bulur, haberleri olsun.

Popularity: 7% [?]

“Kır Emri”

FST 22 Kasım 2005

Türkiye-İsviçre meydan muharebesinin ardından Fatih Terim’in aleni kışkırtmaları ve medyadan yaptığı, başarısızlığı örtmek üzere denediği “cambaza bak” türü aldatmaları kınadığımı belirtmiştim. Daha sonra çeşitli çevrelerde ve medyada bazı görüntülerin yayınlanarak bir profesör (soyadı Baltaş olabilir) ile Terim’in oyuncularına sakin olmaları yönünde tavsiyede bulundukları, aslında suçun kışkırtıcı İsviçrelilerde olduğu türü haberlere rastladım. Saçmalığa bakın, Fatih Terim’in kameraya çekilirken (çünlü arada sırada kameraya göz atıyordu) vurun kırın diyecek hali yok ya. Ben Vatan Gazetesinde rastladığım bir başka resmi dikkatinize sunuyorum, muhtemelen içimizdeki bir İsviçrelinin yakaladığı bu fotoğraf bakalım nasıl yorumlanır. Vatan gazetesinde yer alan bu resimle ilgili parmakla yapılan diğer işarete binaen “6 numaralı oyuncuyu faulle durdur” şeklinde yorumlanmış. Haberin devamında ilginç detaylar da var, mesela, Bern dönüşü bir futbolcunun “Valla abi, yeneriz yeniliriz bilmem. Ama son 10 dakikada maçın gidişine göre Allah ne verdiyse girişeceğiz. Ayaklarını kıracağız…” dediğini de gazete yazıyor.

Gelelim Fatih Hocanın hareketinin tefsirine. Gençliğim toprak ve halı sahalarda top tepmekle geçti, kolumu bu uğurda kırdım, stadyumlarda çok maç izledim. (Zaten o sebeple adam olamamışsın internet köşelerinde atıp tutuyorsun diyebilirsiniz, ne yapalım gençlik işte). Tecrübelerime dayanarak bu hareketin “bas bileğine sakatla” anlamında bir “kır emri” olduğunu rahatça söyleyebilirim. Muhtemelen Fatih Hoca, “ben o sırada Adıyaman yöremizin bir halk oyununu icra ediyordum” diyebilir, takdir size kalmıştır. Futbol ilgi ve bilgisi eksik olanlar en yakın semt futbol takımı oyuncu ve teknik heyetiyle görüşebilir. Oralarda “Allah ne verdiyse girişmenin” en ala örnekleri mevcuttur. Bu hareket başka türlü yorumlayan varsa, demek ki ben futboldan anlamıyorum, Fatih Hoca da Adana delikanlısı değil, futbolu nezih okullarda öğrenmiş bir muhallebi çocuğudur.

Popularity: 8% [?]

Şehzadenin Saflığı: Krallık ve Demokrasi Üzerine

FST 22 Kasım 2005

Osmanlı hanedanının temsilcilerinden Osman Selahaddin Osmanoğlu Star gazetesine bir mülakat vermiş. Mülakatta cumhuriyet ve demokrasi tartışmalarında yeni bir kapı açacak cümleler var. Osmanoğlu bugün başarıyla demokrasilerini yürüten İngiltere, İskandinav Ülkeleri, Hollanda, Japonya gibi krallıkları örnek gösterip “cumhuriyetler neticede Hitler, Mussolini, Salazar, Franco gibi diktatörlerin çıkmasında bırakın engelleyici olmayı, kolaylaştırıcı sebep olmuştur” diyerek Türkiye’deki yaygın bir ezberi bozacak sözler söylüyor. Yani bir ülkenin meşrutiyet ya da cumhuriyet sistemi ile yönetilmesinin Osmanoğluna göre pek farkı yok. Bu mealde şunları okuyoruz:

[…] Demokratik hanedanlar kaldı mı ?
Evet tabi ki var. Bazı devletler kralı bazıları da cumhurbaşkanını seçmiştir. İkisinin de iyisi ve kötüsü var. Mesela Asyada Japon İmparatorluğu’nu, Çin veya Tayland krallığını etrafındaki devletlerle mukayese etseniz, kraliyetteki sistemde yaşayan halk daha huzurlu.

Kraliyet altında demokrasi mümkün mü ? Son asırda Avrupada kraliyet olan devletlerde demokrasi daha iyi işlemiştir. Buna hiç şüphe yok. İskandinav ülkeleri, Hollanda, Belçika, Büyük Britanya’da demokrasi daha iyi işledi. Ama bir de cumhuriyetlere bakın. Almanya’da bir Hitler, İtalya’da bir Mussuloni, İspanya’da bir Franco veya Portekiz’de bir Salazar gibi diktatörler iktidara çıktılar. Kraliyetlerde bu tür diktatörlerin ortaya çıkmalarının örneği yok. Böyle diktatörler cumhuriyetlerde ara sıra çıkıyorlar. Ya da Yunanistan’daki gibi askeri darbeler oluyor. Ayrıca Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda gibi gelişmiş ve refahlı ülkelerde halk her zaman kraliyeti seçmiştir.

Bunu neye bağlıyorsunuz ? Ben bunu insanların kafasının iyi çalışmasına bağlıyorum. Halk düşünerek istediğini yaptırmalıdır. Tepeden aşağıya baskı değil de, aşağıdan yukarıya baskı olmalı. İster cumhuriyet ister kırallık yönetimi. Mühim olan halkın iradesidir. Türkiye’de ise eğitim sisteminde hocalar ögrencilere bu doğru bu yalnış diyor. Herkes bağıra çağıra hocanın dediklerini tekrar ediyor. Daha çocukluktan, özgür düşünce hakkı kısıtlanıyor. Çocuklar ezberci bir eğitim ile eğitiliyorlar.

Haydi bakalım size durduk yerde (!) bir tartışma. Aslında Şehzade Osmanoğlu bu sözleri 29 Ekim civarında söylese Özdemir İnce ve diğer Çılgınlardan hak ettiği cevabı alırdı. Atanın torunları Osmanlı torunlarına karşı, bir tür cumhuriyete karşı meşrutiyet meselesi. İlginç değil mi? Zavallı Şehzade Cumhuriyetin imkanlarından mahrum İngiliz Krallığında yaşadığından İskandinavya, Yeni Zelanda, Hollanda, Japonya gibi yerleri müreffeh zannediyor galiba, ne saflık. Neyse, endişeye mahal yok, yakında hak ettiği cevabı alır, o çok beğendiği krallığına geri döner.

Güncelleme ve not: Siteyi sürekli izleyen bir dostumuzdan “Yahu ben senin yorumlarini uzun zamandir begeniyle izliyorum. Hemen hemen hergun siteni ziyaret ediyorum. Ancak su son yorumunu pek anlayamadim. Anlayamamaktan kastim bu bir yorum mu degil mi, degilse ne isi var…” türü hafif çapta bir fırça yiyince kendisine yazdığım cevabın bir kısmını buraya aktarmayı uygun buldum.

… Yalnız Türkiye’de çocukluğumuzdan beri Cumhuriyetin faziletleri anlatılırken sanki demokrasi ile cumhuriyet aynı şeydir, Türkiye “cumhuriyet olduğu için” demokratiktir gibi bir algılamaya kapılıyordum. Şu anda meşrutiyet ile cumhuriyet arasında “demokrasi” noktasında fark olmayabileceği kanaatini taşıyorum. Biz 1908 yılında çok kısa süreli de olsa bir demokrasi yaşadık ve o zaman cumhuriyet rejimi ile idare edilmiyorduk. Neticede demokrasi ortak paydası sağlandıktan sonra cumhuriyeti meşrutiyete tercih ederim, en azından halk olarak iyi kötü bir tercih hakkım vardır.

Türkiye’deki en büyük sıkıntı bu konuları açıktan tartışamamaktan kaynaklanıyor. İnsanlar haklı olarak korkuyor, Türkiye’ye özgü şartlar sebebiyle içlerindekini açıkça ifade edemeyip tercihlerini çarpıtıyorlar. Biraz uzattım ama paragrafta söylemek istediğim şeyi “Cumhuriyet ancak demokrasi ile taçlanırsa işe yarar, ortada demokrasi yoksa Cumhuriyetin fazileti de kalmaz” şeklinde özetleyebilirim.

Son paragrafta “Zavallı şehzade … müreffeh zannediyor, ne saflık” derken de her adı krallık olan yerin kötü idare edilmediği, her adı cumhuriyet olan yerin iyi idare edilmediğine atıf yapmaya çalıştım. Yoksa hem cumhuriyet, hem demokrasi şahsi tercihimdir. En azından biri Allahtan aldığını iddia ettiği yetkiyle ilelebet başıma çakılıp kalmaz, 4-5 senede bir “bir de buna bakalım” diyerek beğenmediğimi değiştirme şansı bulurum. Öte yandan krallık isteyene de sesimi çıkarmam, dileyen dilediği argümanı getirir, konular konuşulur, tartışılır. Bundan korkmamak lazım.

Popularity: 8% [?]

“Sohbet”

FST 22 Kasım 2005

Kocaeli Kandıra cezaevinde mahkumların birbirleriyle sohbet etmesi için ayrılan süre bu yıl başında 5 saatten 2 saate düşürülmüş. Mahkumlar da “yahu biraz daha zaman vereydiniz” diyerek mahkemeye gitmişler, mahkeme de “3 saat uygundur” diyerek bir saat ilave yapmış. Ancak Adalet Bakanlığı Yargıtaya başvurup “mahkeme idare adına karar veremez” diyerek süreyi tekrar 2 saate indirmiş. Anlayacağınız Kandıra F Tipi cezaevinde durum bu. Burası F tipidir, tehlikeli, bölücü, gerici fikir suçluları ve teröristler birbiriyle fazla konuşursa iyi olmaz diye düşünüldüğü anlaşılıyor. Bence gereksiz bir ihtiyat. Yanlış bilmiyorsam bu cezaevleri çok sıkı, mahkumlar zaten tecrit edilmiş halde yaşıyorlar. Üstelik sohbet etseler ne olacak, çoğu ideolojisinin tuğla kalınlığında kitaplarını yutmuş insanlar. Birbirlerine anlatacak fazla bir şeyleri kalmamıştır. Sohbeti çok seven bir toplumda bu yasak hiç hoş olmamış. Ümit edelim yasak yarın öbürgün normal cezaevlerine volta atma kısıtlaması şeklinde gündeme gelmesin.

Popularity: 5% [?]

“Delegeler Baykal Dedi”

FST 20 Kasım 2005

“Ya başka ne diyeceklerdi” diyerek gülmeyin, bu bir haber sitesindeki başlık. CHP sıkça tekrarladığı kongrelerinden birini yapmış, inanın haberim yoktu, tesadüfen duydum. Demek geçen sefer Sarıgül sayesinde gürültülü geçen kongre alıştırmış ki hep böyle renkli kongreler bekliyorum. Neyse rakipsiz Baykal “oyların tümünü” toplamış. Unutmadan, muhalifler kongreye katılmamışlar. Baykal’ın “katılanların tümünün oyuyla seçilmesi” ne büyük sürpriz, değil mi? Eski başkanlardan ALtan Öymen de önemli bir “saptama” yaparak “CHP’de eksik olan şey demokrasi” demiş. Herneyse, kongreye dönersek Baykal katılımdan çok memnun olup şunları söylemiş:

[…] Bu kurultayda genel başkana olağanüstü yüksek bir katılımla sahip çıktınız. Kişisel olarak şükran duyuyorum. CHP’nin böyle bir bütünleşme görüntüsü vermesi, böylesine yüksek bir irade ile bana görev vermesi büyük bir önem taşıyor. Bu desteği genel başkanın şahsına değil, genel başkanın ifade ettiği sizin istediğiniz düşüncelere verdiniz. Siz genel başkanın davasına sahip çıktınız. ‘Arkandayız, devam et yürü’ dediniz”

[…] Yakın zamanda CHP’yi kaçırtma ürkütme politikaları ortaya çıkabilir. Bunu biliyoruz, bunu bekliyoruz, korkmuyoruz, yılmıyoruz. Kendimize, partimize arkadaşlarımıza güveniyoruz. CHP’yi Türkiye’de iktidara taşımak lazım. Bu önümüzdeki görevdir. Bunu hep beraber yapacağız. Türkiye’nin umudunu boşa çıkartmayacağız. Sandıktan Cumhuriyet’i çıkartacağız”

Doğrusu ben MHP’nin ünlü kongresinde kürsüyü yıkan eski Ülkü Ocağı başkanının bile parmak ısırıp “biz bile bunu yapamamıştık” dediği Baykal-Sarıgül atışmasını Sen, ben, bizimoğlan kongresine tercih ederdim ama muhalif bulunamadı demek. Neyse, CHP’de kongre bitmez, bakarsınız önümüzdeki günlerde daha canlı bir kongre ile neşeleniriz.

Delegenin “yürü” dediği Baykal’ı tebrik eder, CHP’ye nice kongreler dilerim.

Popularity: 5% [?]

Yargıtay Başsavcısı Ne Diyor?

FST 19 Kasım 2005

Geçenlerde bir yerlerde Yargıtay Başsavcısının “AİHM başörütsü kararıyla ilgili yapılan yorumları izliyoruz” dediğini okuyunca hafiften ürperdiğimi hissettim. Yani “eleştirin bakalım, biz yapacağımızı biliriz” türü birmesaj aldım, belki fazla pimpirikliyim. Ancak, bir haber sitesinde değerli yorumlarda bulunan Afşar Çelik’in de benzer hissiyatı taşıması endişemi arttırdı. Afşar Çelik başsavcının sözlerini duyunca benim gibi ürpermemiş, bir adım ileri gidip ürkmüş. Kendisinin konuyla ilgili yorumu şöyle:

(Başsavcının ifadeleri) “AİHM’nin türban davasında aldığı kararla ilgili olarak siyasi parti mensuplarının görüşleri ve açıklamalarını görevimiz gereği izlemekteyiz. Değerlendirme yapılırken, eleştiri yöneltilirken, hukuk dışına çıkılmamalı. Hele anayasal sistem, çağdaş ve uygar yaşam, demokratik Cumhuriyetimizin laik devlet ve hukuk yapısıyla çağdaş değerler hedef alınmamalı, tam tersine bu sistem ve değerler güçlendirilmelidir. Sorumlu mevkiinde olanların çok daha duyarlı ve dikkatli olmaları, yüklendikleri görevin gereğidir.”

[…] Demek ki memleketimizde siyasetin anlamı, farklı toplumsal çözümler getirmek, mevcut yanlışları dile getirmek, farklı toplumsal talepleri belli sınırlar içinde hayata geçirmeye çalışmak değil, sadece yukarıda sayılan “değerlere” kayıtsız şartsız biat etmekmiş. bu değerler son derece sübjektiftir ve buradaki değer tanımı da tamamen bürokrasinin keyfine göre yapılmaktadır. “Anayasal sistem”, “çağdaş ve uygar yaşam” gibi deyimlerin kime göre tanımlandığı çok önemlidir. Başörtüsü takan öğrenciler bu durumda anayasal sisteme ve çağdaş ve uygar yaşama karşı mı çıkmaktadırlar?

Gelin görün ki, İnönü, “Sizi ben bile kurtaramam!” dediğinde hiçbir başsavcı, “Paşam kimi kimden kurtaracaksınız? Sivil bir demokraside darbeye davetiye çıkardığınız için CHP hakkında inceleme başlatacağım” falan dememiştir.

[…] Türkiye; ruhu olmayan emirnameler, yönergeler, genelgeler vsden ibaret bir mevzuat rejiminin keyfi yorumlanan şeklîliğini artık ciddi şekilde sorgulamalı. Aksi takdirde Türk siyaseti, fiilî bürokrasi iktidarının, seçilmiş hükûmetleri devirme macerasından bir adım öteye gidemeyecektir.

Doğru söze ne denir.

Popularity: 6% [?]

İmparator(!)

FST 17 Kasım 2005

Milan’dan başarısız olup kovulan, üstelik kovulma haberini “üst düzey ünsanlara liderlik dersi verirken” cep telefonuyla alan Fatih Terim büyük havalarla başına geçtiği milli takımı, şans eseri gelinen play-0ff aşamasında rezil etmiş bulunuyor. Aylar evvel Fatih Terim Federasyon ile anlaşıp Türk Milli Takımının başına geçtiğinde “eyvah deyip “Ayyıldız konusunda pazarlık olmaz” ise bu neyin nesidir?” başlıklı bir yazı yazmıştım. Malum daha önce “sadece Avrupaya giderim” diyen, Fatih Terim haberlere göre “15 saniye içinde” işi kabul etmiş, durum “verilen görevi kabul” olarak lanse edilmişti. Yani, Fatih hoca aslında daha büyük yerlerin adamı ama ne yapsın “görev” tevdi ediliyor, kaçamazdı gibi bir hava yaratılmıştı. Ben de kendimce, madem bu bir görev ve Fatih Terim “Ben ortada milli takım varsa bir liranın lafını etmem” demişken, kendisine “5 yıl için kendisine 4.1 trilyon lira ödenmesinin düşünüldüğü, aylık maaşının 110 Milyar olması” ne manaya geliyor diye sormuştum. İstemem yan cebime koy hesabı, demiştim, hala da öyle düşünüyorum.

Üstelik son hafta oynanan iki maç öncesi ve sonrası estirilen iğrenç bir havayı da “içimizdeki İsviçreli” kınamalarını göze alarak burada beyan etmek gerekiyor. Toplumun İsviçre’ye karşı kışkırtılmasında Fatih Terim’in en büyük rolü oynadığı da aşikar. Teknik ve taktik hatalarla kaybedilen maçlardan sonra hakeme çamur atma, seyirciyi, rakip futboluları kötüleme gibi özelliklerini sergileyen Fatih hoca doğal olarak kendisine yönelebilecek eleştirileri de bertaraf etmiş oluyordu bu şekilde. Öyle ya, ayda 110 Milyar maaş, ilave bir sürü imkan sunulan birine hesap sorulamayacak mı, “tamam hocam, hakem kötü ama yandan sekerek gelen topu ıskalayan bizim 3 futbolcunun, havadan süzülerek gelen topa kafaya çıkmaya üşenen milyon dolarlık 5 futbolcunun, oyunu adam gibi kurup okuyamayan teknik adamın hiç mi kabahati yok” derseniz hemen “İçimizdeki İsviçreli” mi olacağız?

Bu konuda Derinsular sitesinde konuyu Emre Aköz ve Yılmaz Özdil’in çok güzel iki yazısıyla bağlantılı ele alan yine çok güzel bir yazı mevcut. Benim daha fazla bir şey söylememe gerek yok. Özellikle Yılmaz Özdil “İçimizdeki İsviçreli” sayılmayı göze alarak çok isabetli bir yazı yazmış, ellerine sağlık. Mutlaka okuyun, kabahat kendi evindeki maçta “dakika 1 gol 1″ hesabı geriye düşen ve her kontratakta rakibin kaleyi bulduğu, ecel teri döktürdüğü milyonlarca doların altında imza atmayan şımarık “büyük” futbolcularda mı yoksa tek suçu “Türkiye’ye gol atmak” olan rakipte mi, bir daha düşünün. Bizim futbolcuların daha geçen yıllarda aldıkları trilyonlara ilaveten “devletin vaadettiği jipler nerede” türü terbiyesizce protestolarını aklınızın bir kenarında tutun. Yani “bizim çocuklar şöyle oynadı, hakem şunu yaptı” türü edebiyatlara benim karnım tok.

Değinmeden geçemeyeceğim bir şey daha var, dikkatimi çekiyor, Fatih Terim alenen TV’de kışkırtıcılık yapıyor. “Tarihin en bariz penltısı verilmedi” gibi şaheser cümleler de kuruyor. Üstelik bir de İsviçre medyasını suçlamış. Sabah gazetesindeki haberde basın toplantısında Fatih hocanın İsviçre basınına hitaben “Takımınızın avukatlığını çok iyi yaptınız. Ortamı gerdiniz. Frei’ın bana küfrettiğini yazmadınız. Ama şunu unutmayın. Bizi istediğiniz gibi yönlendiremezsiniz. Biz misafirperveriz. Bizim Milli Marşımız’a yapılan saygısızlığı bizim seyircimiz yapmaz” dediği yazıyor. Amma seyircimiz varmış da haberimiz yokmuş ha, adamların havaalanından otele kadar bin türlü hakaret ve yumurta yağmuruyla gittiğini, İsviçre Milli marşının nasıl ıslıklandığını gören İsviçre basını en az “içinizdeki İsviçreli” ben kadar bu işe gülmüştür. Hem kellik, hem fodulluk anlayacağınız.

İmparatormuş, haydi oradan be, pardon “İmparatore…”

Popularity: 7% [?]

“Asılsınlar demiyorum, ama…”

FST 16 Kasım 2005

Mümtaz Soysal’ın özelleştirme karşıtı mücadelesini hepimiz hatırlarız. Kendisi, sayesinde nice devlet malı 5′e satılabilecekken daha sonra yok pahasına elden çıkarılmış hakikaten “Mümtaz” bir şahsiyettir. İşte Mümtaz Hoca Kıbrıs konusunda Denktaş’a yaptığı danışmanlık Talat’ın seçilmesiyle sona erince Kamu İşletmeciliğini Geliştirme Merkezi (KİGEM) diye bir vakfa başkan olmuş. Kamu işlerini nasıl geliştirir bilemem ama Telekom’un satışıyla ilgili bazı beyanları var, mesela işi “hukuktan mal kaçırmak olarak” adlandırıyor. Mümtaz bey aleyhte açılan davaların şu an için bir fayda vermeyeceğini ama daha değişik yöntemlerle “Telekomun geri alınacağını” söylüyor. Bu yöntemler ne olabilir derseniz şu cümlelere dikkat edin:

Yargıdan bir iptal kararı çıksa dahi, Telekom’u alanların tahkime gideceklerini ve masraflarını isteyeceklerini ifade eden Soysal, şunları söyledi: ”İş anayasa değişikliğine kadar gidebilir. Tahkimde kaybederseniz, bunun ceremesini çekersiniz. Bu ülkede yarım asır önce çok daha küçük yolsuzluklardan 3 kişi asıldı. Asılsınlar demiyorum, ama bundan sorumlu olanlar ceremesini hem tazminat, hem de ceza olarak ödeyecekler.”

Yani, Tahkime götürülür de para cezası filan çıkarsa ceremesini çekersiniz diyor. Özelleştirme cezası olarak idam da zikredildi, hayırlı olsun. Yalnız Mümtaz Hoca yaşlandığı için yüreği yufkalaşmış baksanıza, daha küçük yolsuzluklardan 3 kişi asıldı ama siz tazminat ve hapisle kurtulursunuz diyor. Ülke malını peşkeş çekenlere karşı bu yürek yumuşamasını hocaya yakıştıramamakla beraber, AKP iktidarının ve özellikle Başbakanla Kemal Unakıtan’ın rahat bir nefes alabileceğini söyleyebilirim. En azından Telekom’un satışı dolayısıyla yağlı ilmeğin boğazlarına geçmesi gerekmeyecek, Mümtaz Hoca garanti veriyor.

Güncelleme

Üstadımız Veysel Aratlıoğlu’nu bazen sitemize konuk ediyoruz, kimi zaman nesir, çoğu zaman da şiirleriyle bize yol gösteriyor. Sağolsun Mümtaz Hoca haberi üzerine hemen bir şiir yollamış, okuyalım, feyz alalım. İşte Aşık Veysel A.’nın Mümtaz hocaya yazdığı iktisadi içerikli şiir:

MÜMTAZ HOCAMA

Hey Mekteb-i Mülkiye’nin ineği
IMeF ilmin bilmeyince fayda yok
Hard currency insanların dileği
IMeF ilmin bilmeyince fayda yok

Bilim, halka hizmet aşkıyla dolsan
Demokrasi yolunda sararıp solsan
Hasbel kader bir gün bakan da olsan
IMeF ilmin bilmeyince fayda yok

Devrim bayatladı IMeF tap-taze
Çin oluyor dolar, markla finanse
“Vuruşa, vuruşa” olma kepaze
IMeF ilmin bilmeyince fayda yok

VEYSEL ister doğru yolu bulasın
IMeF ile bir rabıta kurasın
Moon Tarikatı’na tez baş vurasın
IMeF ilmin bilmeyince fayda yoook

Aşık Veysel Aratlıoğlu

Popularity: 5% [?]

Gaipten Gelen Ses

FST 15 Kasım 2005

Türkiye’de son haftalarda gündeme gelen garip olaylara bir yenisi eklendi. Şemdinli’de meydana gelen bombalama sonucu yeni bir Susurluk hadisesi kokuları etrafa saçılırken, Van 100. Yıl üniversitesindeki olayların kilit adamı, eski genel sekreter yardımcısı hapishanede ölü bulundu. Bunlara ilaveten Hürriyet gazetesinde yer alan haberde, başbakan Erdoğan’a yollanan bir dilekçeden bahsediliyor. Buna göre emekli bir profesör rahmetli bir şeyhten aldığı bilgileri dilekçe haline getirip başbakana yollamış, başbakan da gereği için Milli Eğitime göndermiş. Oradan YÖK’e intikal eden dilekçe ile ilgili eleştiriler yapılıyor. “İşte AKP’nin gerçek yüzü, bunlar bilimi değil tarikat şeyhlerini kendilerine rehber edinmiş��? türü yorumlar duyulabiliyor. Mesela, konu CHP’li milletvekili Erdal Karademir’i fena kızdırmış ve şöyle bir konuşma yapmış:

[…] Bir vatandaşımız, rüyasında Mustafa Kemal Atatürk’ü gördüğünü iddia ederek size bir mektup yazsa ve o mektupta hükümetinizin uygulamalarının Mustafa Kemal Atatürk tarafından eleştirildiğini belirtse, örneğin bu mektupta TÜPRAŞ hisselerinin bir gece yarısı operasyonuyla Ofer Grubu’na satılmasına Mustafa Kemal Atatürk’ün karşı çıktığını söylese, o mektubu da resmi kayda alarak işlem tesis edecek misiniz? Gereği için ilgili kamu kurum ve kuruluşlarına yollayacak mısınız?��?

Başbakan buna muhtemelen “neden olmasın, Nakşi şeyhinin dilekçesi makbul olur da Atanın direktifleri olmaz mı, hay hay, aldırırız kayda, göndeririz Özelleştirme Dairesine” diye cevap verebilir. Öte yandan şeyhin mektubu için başbakan “Şahsı tanımıyorum, beni ırgalamaz, rüyayla amel etmiyorum, her ay 12.000 mektup geliyor Halkla İlişkilere” türü bir cevap vermiş. Şeyhi rüyada gören ve elçilik görevini yerine getiren emekli profesör ise iddialı “daha önceki emirleri başbakan aynen icra etti” diyor. Nakşi şeyhinin direktifiyle yazdırılan dilekçe meselesine de değinirsek, olay hakikaten ilginç. Şeyh Efendi öbür dünyadan Uzanlarla ilgili bazı uyarılarda bulunmuş ve hükümet de bunu dikkate almış. Yeni direktifler YÖK ve Sağlık Bakanlığı ile ilgiliymiş. Şeyh efendi bu konuyu “behemehal” talep ediyormuş. Bu akşam televizyonda Korkut Özal’ın da bu işi doğrular bir beyanını duydum. Malum o da aynı tarikate mensupmuş.

Emekli profesör alenen saçmalıyor, Korkut Özal da ne dediğinin farkında değil galiba. Tutalım ki Şeyh rüyada görülsün, efendi hazretleri neden diğer hortumcular değil de Uzanlar ile uğraşmış, neden Milli Eğitim değil de Sağlık Bakanlığı “behemehal” ele alınmalı imiş, YÖK kritiktir de TSE önemsiz midir, sormak lazım. Sonra istiareye yatsınlar bakalım şeyh efendi Şemdinli olaylarının üzerine gidilsin, işkence ve dayak meselesi “behemahal” halledilsin de diyor mu? Şu işin akılla, izanla bir ilgisi var mı?

Koca koca okumuş profesörlerin Atanın mezarına dilekçe yazmaya gitmelerinin, Atatürk’ün gölgesinin düştüğü dağda resmi erkanın bando mızıkayla resmi tören yapmasının, ikinci sınıf bir müzedeki balmumu heykelinin açılışı için iş adamı, general, profesör ve köşe yazarlarının tören yapmasının mantıksızlığını eleştiriyoruz. Aynı durum gaipten gelen emirleri dilekçe halinde başbakanlığa gönderen emekli profesör, eski bakan gibi insanlar için de geçerlidir. Atatürk istismarcılığı ve Kemalist yobazlık kadar din istismarcılığı ve tarikat yobazlığı da eleştirilmelidir. Abuk subuk efsanelerle insanları uyutup istismar eden din tacirlerine, tarikat esnafına dikkat etmek lazım. Bunların ciğerini bilirim. Aslında rüyada direktif verdiği iddia edilen şahsın bu işte bir kabahati yoktur, neticede şeyhi uçuran müritleridir. AKP ve diğer dini yönü ağırlıklı partilerin de bu gibi dinin sulandırılmış yönlerinden kendilerini temizlemeleri şart, yoksa böyle durumlarda madara olup bir sürü ciddi iş arasında bürokratik diktatörlüğü sürdürmek isteyenlere malzeme çıkarırılar. Sonra, din önderlerinin bu tür işlerde isimlerinin kullanılması hiç doğru değil. YÖK’ü kaldırmak, Bakanlıkları adam etmek, özelleştirmeyi tamamlamak, her tür hortumcunun (bkz. Derinsular) üzerine gitmek için gaipten emir verecek şeyhlere ihtiyaç yoktur.

Yalnız, bu işte bir bit yeniği de olabilir gibime geliyor. Emekli general Veli Küçük’ün Şemdinli olayında “hiç JİTEM’ci kimliğini açıkta bırakır mı” uyarısında olduğu gibi, “AB kapılarında dişe diş pazarlık eden, halkın büyük ölçüde onayını almış AKP yönetimi falanca şeyhin rüyada verdiği direktif mektubunu kayda aldırıp YÖK’e gönderir mi” sorusu aklımı kurcalamıyor değil.

Herneyse, AKP’ye tavsiyem eğer rüya ile amel niyetleri varsa, kendilerine medyum Memiş türü sağlam bir hoca ve sıkı bir astrolog tutmaları yönünde olacak. Piyasada satılan yüzlerce rüya tabiri kitabıyla magazin gazetelerinin ekleri de işe yarayabilir. Veya şu linke bakılsın detaylı bilgi var.

Popularity: 6% [?]

« Geri - İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş