'Eğitim' Arşivi

Suç ve Ceza

FST 1 Mayıs 2008

dunyanin-en-aci-biberi.jpgGeçenlerde öğretmen döven bir veliden ilhamla “Gayri devletten ümit kesilmiştir, gün bu gündür, derhal okul takip timleri teşkil edip ilkokulda öğrencilere eziyet eden öğretmenlere, onları ısırmayan müdür, il müdürü, müfettiş, bakan gibi diğer hemcinslerine tüm Türk İslam aleminin yüreğini soğutacak bir meydan dayağı atmak her vatandaşın boynuna borçtur” demiştim. Fakat sesime tepki alamadım, sadece bireysel yakaladığım 3 öğretmeni dövmesem de ettiğim laflarla yerin dibine geçirdim, adamlar benim deli olduğumu düşünüp uzaklaşmasalar işin boyutu da değişebilirdi. Ekip çalışması sürecimiz devam edecek ama kinimizi bilememize yardımcı olacak yeni bir haber var, ibretle okuyalım:

Antalya’daki Aksu İlköğretim Okulu sınıf öğretmeni Kadir Çelbiş, birinci sınıf öğrencilerinin ağzına acı biber sürünce, Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından 1 yıl kademe durdurma cezasına çarptırılıp okulu değiştirildi.

Ev hanımı Ayşe Kırışık, birinci sınıfa giden kızı Emine’nin ağzının kızarık olduğunu ve acı içinde eve döndüğünü fark etti. Kırışık, sınıf öğretmeni Kadir Çelbiş’in (42) yaramazlık yaptığı gerekçesiyle kızının ağzına acı biber sürdüğünü öğrenince çılgına döndü. Antalya Milli Eğitim Müdürlüğü’ne şikayet dilekçesi veren Ayşe Kırışık, daha önce de bir öğrenciyi dolaba kapattığı iddia edilen Kadir Çelbiş’in ceket cebinde taşıdığı ve çok acı olan biberleri öğrencilerin ağzına sürdüğünü, acıyla bağıran öğrencileri yeniden biber sürmekle tehdit ettiğini belirterek cezalandırılmasını istedi. Müfettiş soruşturmasında Çelbiş’in, öğrencilerin ağzına acı biber sürdüğü belirlendi. Bir yıl kademe ilerlemesinin durdurulmasına karar verilen Çelbiş, Aksu’dan Gaziler Köyü’ndeki Gaziler İlköğretim Okulu’na atandı. Kadir Çelbiş’in Aksu İlköğretim Okulu’nda görev yaptığı sırada kendi sevk kağıdını imzalayarak evrakta sahtecilik yaptığı da belirlenmiş ve hakkında soruşturma başlatılmıştı.

Bakın adamın okulu da belli. Yok mu Antalya bölgesinde ikamet eden bir yurtsever kardeşimiz? Cezaya bak, kademe ilerlemesi durmuş, filanca okula görevlendirilmiş. Böyle ceza mı olur, herife ödül verilmiş. Bir yıl kademe ilerleme durdurma karşılığında bu adamın kıçına acı biber doldurmak şart değil mi? Hatta iyi bir sopa da çekelim, en fazla üstüne bir kınama yazarlar. Bu arada artan biberlerden birer avuç da şu yorumu yapanlarda kullanmak lazım:

Bulut KIRIM 01/05/2008 - 10:41
Onu yapma bunu yapma nasıl disiplin sağlayacak bu öğretmenler.

Metin BAŞPINAR 01/05/2008 - 10:08
Cezalandırma şekli yanlış tamam da;Öğrencilerin hiç mi suçları yok?..OÖyleleri var ki;evden aldığı destek ile adeta öğretmene kafa tutmaktadır o küçük yaşlarına rağmen!. Öğretmenin de günün olay ve streslerine bir de bu haşarıların yaramazlıkları eklenirse?.. Öğretmene hak vermemek elde mi?…

‘Onu yapma bunu yapma’ öyle mi, bu tiplere şöyle ibreti alem bir ceza verilmedikçe yola gelecekleri yok. Başta Milli Eğitim bakanı ve tüm bunamış bürokrat ve yolluk avcısı müfettişler olmak üzere çocuk düşmanı Milli Eğitim Camiasının, ilkokulda şiddeti savunan öküzlerin belasını bulması için elden geleni yapmak lazım. Avukatları, savcıları harekete geçirelim, AB’den çocuklara zulmü engelleme karşılığı projeler kapalım, ne diyeyim başka? Yoksa milli eğitimde it iti ısırmayacak, orası anlaşıldı. Biz itleri taşlayacağız çare yok.

Kısaca, veliler, bilinçli yurttaşlar, ilk hedefiniz Akdenizdir, gazamız mübarek olsun.

Popularity: 13% [?]

“Durumun ciddiyetinin Farkındayız”

FST 19 Nisan 2008

shining.jpgBir lise din bilgisi öğretmeni öğrencilere VCD izletmiş, burda ölümden bahsediliyormuş, öğrencilerin psikolojisi bozulmuş, konu mahkemeye, pardon Hürriyete intikal edince de ortaya bir dizi tuhaf metin çıkmış. Haberde şöyle yerler var:

Korku filmi gibi din dersi

GAZİANTEP’deki Hasan Ali Yücel Lisesi’nde öğrencilere, namaz kılmayan bir gencin başına geleceklerin anlatıldığı, Azrail ve ölüm konulu şiddet içeren VCD izletildi. Arapça seslendirmeli Türkçe alt yazılı ‘Rabbim geri döndür’ adlı VCD’yi izleyen öğrencilerden bazılarında davranış bozukluğu görülürken velilerin şikayeti üzerine soruşturma başlatıldı.

İŞTE O FİLMDEN KARELER

Hasan Ali Yücel Lisesi Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Fatma Yakar, iki hafta önce 11′inci sınıf öğrencilerine, okulun biyoloji laboratuarında sinevizyon aracılığıyla 35 dadikalık ‘Rabbim geri döndür’ VCD’sini izletti.

FİLMDE ŞEYTAN SAHNELERİ
Korku filmlerindeki gibi efektlerle süslenen VCD, Kur’an-ı Kerim okuyan bir babanın, aynı evde kağıt oynayıp, müzik dinleyerek eğlenen oğlu Hasan’ı namaz kılması için uyardığı görüntülerle başlıyor. Hasan babasının sözüne aldırmayıp, müzik dinliyor. Bu sırada uykuya dalan Hasan’ın yanına, elinde orak beyaz kıyafetli ölüm meleği (Azrail) geliyor ve çırpınarak direnen kurbanının canını alıyor. Hasan, bir imam tarafından yıkanıyor, kefenleniyor, gömülüyor. Yıkama sırasında şeytan da Hasan’a kaynar su döküyor. Hasan gömüldükten sonra zincirlerle bağlı olarak cehenneme götürülüyor.

Siyah kıyafetler içindeki Şeytan, ‘Gel Hasan gel. Benim dostumsun. Sen nereye gittiysen benim esirim oldun. Yoldan çıkmana vesile olan arkadaşlarınla tanışmana ben vesile oldum” diye onu karşılıyor. Aynı VCD’de namaz vakti uyanması için bir meleğin çağrı yaptığı Hasan, kalkmayınca, zincirle ateşin içine çekilerek cezalandırılıyor.

Korku içinde ağlayan ve yaşadıkları gözünün önünden film şeridi gibi geçen Hasan, bunları izlerken “Rabbim beni geri döndür” diyerek uyanıyor, namazını kılıp, affedilmesi için dua ediyor.

SORUŞTURMA BAŞLATILDI
Korku ve dehşet sahneleriyle dolu bu VCD’yi izleyen öğrencilerden çoğunda davranış bozukluğu başlayınca veliler şikayetçi oldu. Gaziantep Milli Eğitim Müdürlüğü’nün isteği üzerine soruşturma başlatıldı.

Öğretmen hakkında disiplin soruşturması başlattıklarını bildiren Hasan Ali Yücel Lisesi Müdürü Ömer Demir, VCD’yi kendisinin de izlediğini belirtirken, “Her saniyesi korku dolu. Durumun ciddiyetinin farkındayız. Gereken soruşturma yürütülüyor” dedi.

[…] EĞİTİM- SEN’İN TEPKİSİ
Eğitim-Sen’den yapılan açıklamada, bu filmin öğrenciler üzerinde psikolojik travmaya yol açabileceği belirtilerek, “Milli Eğitim Bakanlığı nezdinde inceleme başlatılması için girişimde bulunacağız. Filmin eğitim içerikli bir yanı yok. Tamamen dini propaganda yapmaya yönelik, üstelik de bunu verirken büyük bir korku oluşturarak vermeye dönük film” denildi.

Bu görüntüleri izleyen öğrencilerin yaşadığı veya yaşayacağı olumsuz etkilerin ortadan kaldırılmasının hayli zor olacağı belirtilen açıklamada, “Bize göre, bu filmi izleyen çocuklara rehberlik hizmeti verilmeli ve VCD’yi izlettiren öğretmen görevden uzaklaştırılmalıdır” denildi.

Yahu ben ayrı bir memlekette mi yaşıyorum, burada lise üçüncü sınıftan bahsedilmiyor mu? Duyan da korku filmi diye birşey yok bu çocuklar sinema filmi izlemiyor da aniden içinde Azrail olan bir film görünce psikolojik travma geçirmiş zannedecek. Son haftalarda bakıyorum sinemalarda abuk subuk korku, dehşet filmleri vizyondan inmiyor. Gençliğimde ben de giderdim, Stephen King her zaman favorim olmuştur ama artık komedi-aksiyon dışında birşey izlemiyorum. Hatta geçenlerde Kubrick-King işbirliği şaheser Shining’e rastladım bir kanalda, baktım etrafta kimse yok, çaktırmadan kanalı değiştirip History Channel’da eski Mısır-Uzaylı ilişkisini anlatan bir belgesele geçtim. Korku filmi artık ödümü patlatıyor. Ortalık zombi, deccal, yaratık, şeytan ile eline bir testere, darbeli matkap, tornavida, şırınga, hızar, balta geçirip dünyaya nizamat veren manyak filmiyle dolu. Dolayısıyla bu ortama şerbetli tipik bir lise 3 öğrencisini korkutacak film anasından doğmamıştır.

Tersine lise 3 öğrencilerinin çoğu korkulması gereken yaratık türleridir. Tipik bir zombi, karşısında yüzü sivilceli, saçı jöleyle ortaya doğru kaldırılmış, kıravatı yarıya kadar çözülmüş, gömleğinin eteği pantolonun dışında, bön bakışlı, yanında benzer kız ve oğlanlarla itişerek, böğürerek, yılışarak gelen bir lise 3 öğrencisi görse derhal kaçtığı mezara geri döner. Ben lise önlerinden geçmemeye çalışıyorum, ödüm patlıyor. Fukara şeytanın da bunlara gücü yetmez.

Gelelim işin bir başka boyutuna, solcu sendika ve Hürriyet’in olaya ekstra ilgi göstermesinin sebebi paragraf arasında verilmiş: “… tamamen dini propaganda yapmaya yönelik” demiş sendikacı memur. Zaten din dersi değil mi, propaganda ile ne ilgisi var. Kaldı ki propaganda olsa ne yaza, devlet okulunda her memur kafasına göre propaganda yapar, yüz birim propagandanın 80 birimi Kemalizm, öteleyici milliyetçilik, dünyada bizden iyisi yok, dört tarafımız düşman üç tarafımız deniz şeklindeki ulusalcı ideolojik propagandadır ve bunun çoğunu yapmak kanun zorudur. Kalan yüzde 20 içinde Alevilik, solculuk, ülkücülük, radikal yahut ılımlı dincilik gibi şeyleri punduna getiren öğrenciye empoze etmeye kalkabilir. İnkılap Tarihi dersleri resmi ideoloji propagandasıdır, içindekilerin doğruluğu konusunda soru sormak yasaktır. Bunların kaldırılması teklif dahi edilemez. Din dersi ise öğrencilerin eğlendiği, uyukladığı, kaldırılması tartışılabilir bir konudur.

Sendikacı solcu memurun endişesi malum, acaba bu tür filmler çocukların “yahu din de ne imiş” diye sorup yarın birer gericiye dönüşmesine yol açar mı, başını örten, namaza başlayan çıkar mı? Tersine olur, korkmasın, bilakis aklı başında öğrenci “bunun aslı astarı nedir” diyerek bilim ve şüphe eşliğinde araştırmaya başlar. Bu konuları açıktan konuşup hurafe, saçmalık, garipliklerin deşilmesine vesile olur.

Bir de şu var, acaba öğrencilerin korkusu dünyanın yalancı zevklerinin günün birinde biteceği, mahiyeti bilinmeyen bir sonun kendilerini beklediğini anlamış olmaktan mı kaynaklanıyor? Yoksa elinde tırpan olan melek, zincirle ateşe çekilen hayta genç bugünün öğrencisi için korku unsuru değildir. Hatırlarsanız Zincirlikuyu Mezarlığı kapısındaki “Her nefis ölümü tadacaktır” ayeti ilerici kesim tarafından “Ay, bu ne! Her gün bunu görünce psikolojimiz bozuluyor” şeklinde eleştirilmişti. Psikolojisi bozulan öğrencilerin durumu da bu çerçevede değerlendirilebilir.

Daha çok şey söylenebilir bu konuda ama benim zamanım yok, akşam yeniden oynarsa cesaretimi toplayıp Shining’i bir kere daha izlemeyi deneyeceğim. O yoksa Samanyolu TV’deki farklı boyutlara atıf yapan dizilere bakayım, onlar da en az Shining kadar korkunç. Sürekli inleyen, tıslayan insanlar, gelinlerine şeytanın akledemeyeceği kötülükler yapan kaynanalar, evi fesada veren gelinlerden, kızlardan oluşan bu dizilerin yanında zombi filmleri Heidi ve Peter gibi kalır.

(Bir de Doğu Perinçek’in bahsettiği korku filmi vardı, onu da hatırlamak lazım)

Popularity: 55% [?]

Bu da bir şey mi

FST 15 Nisan 2008

ysegul.jpgMalum okullarda ant diye birşey okunuyor sabahları, çocuklar askeri ictimada korkuyla dikilirken bir ufaklık çıkıp coşkuyla bağırıyor, topluluk bunu tekrar ediyor. 1930, 40′lı yıllara ait bir seremoni olsa gerek, varlığını Türk varlığına armağan eden, birey olamayıp toplum için(de) kaybolacak itaatkar bir neslin acıklı manzarası da denebilir. (Bu işin arkaplanı da var). Askeri ictima mantığıyla her sabah çocuklara uygulanan zorbalık, zırt pırt okunmaktan yalama olmuş İstiklal Marşı, her sabah okunmaktan zaten eksik olan anlamını kaybetmiş bir and üçlüsü herhalde ancak bir gerilim filmine yaraşır ve bu film Türkiye sathında hergün sahneleniyor. Gestapo şeflerini andıran müdürler, SS görüntülü, ciddi bakışlı, başı dik gururlu öğretmenler, karanlık okul koridorları filan. Mektep değil sanki Nazi toplama kampı mübarek. Üstelik kaçmanız da mümkün değil, “Zorunlu Devlet Eğitimi” var, mecbursunuz çocukları kampa yollamaya. Özel kamplar var ama uygulama üç aşağı beş yukarı aynı. Sadece daha fazla parayla eziyet düzeyini bir parça azaltabilirsiniz o kadar. Traşı kesersek, okuduğum habere göre 2 yaşında bir çocuk da bu andı okuyormuş ve gazete bunu “dinleyenleri büyülüyor” diyerek vermiş:

2 yaşında Andımız ezberde

Bursa’nın İnegöl İlçesi’nde, Andımız’ı ezbere okuyan 2 yaşındaki Ayşegül Yılmaz, dinleyenleri büyülüyor.

İnegöl İlçesi’nde yaşayan Cemile ve Doğan Yılmaz çiftinin çocukları 2 yaşındaki Ayşegül, Andımız’ı, kendisinden 2 yaş büyük olan erkek kardeşi Alperen ise İstiklal Marşı’nın iki kıtasını ezbere okuyor. 7 yaşındaki oğlu Oğuzhan’ı okula her gün çocuklarıyla götürüp getirdiğini söyleyen Cemile Yılmaz, “Çok ilginç. Ağabeyinin sınıfa girmesini beklerken, okunan Andımız’ı Ayşegül ezberledi, Alperen ise şu anda İstiklal Marşı’nın ilk iki kıtasını okuyor, diğerlerini söylemeye çalışıyor. Kendilerini dinleyenleri adeta büyülüyorlar” dedi.

Belindeki rahatsızlık nedeniyle ağır işlerde çalışamadığını söyleyen Doğan Yılmaz ise zeki olan çocuklarının özel eğitime tabi tutulması için İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nden yardım istediğini belirtti.

Malum bizde İstiklal Marşının 10 kıtası, Gençliğe Hitabe ne kadar erken ezberlenirse o kadar makbul sayılır. Askerde 10. Yıl Marşı, Kuran Kursunda da Yasin, Amme, Tebareke için aynısı geçerlidir. Yalnız ufaklıkların başarısı beni pek etkilemedi, bana göre bunlar normal. 4 yaşında istiklal marşının 10 kıtasını okuyup milleti gözyaşı seline boğanlar da var. Yahut, 5 yaşında Yasini ezberledi, şu yaşında hafız oldu filan da denir. Hele hele 2 yaşındaki çocuğun hafıza çok açıktır, ne desen kapar. Aç Kanaltürk’ü çocuk bir haftada Nutuk hafızı olmazsa adam değilim.

Bırakın çocuğu, bizim evin orada bir okul var, her sabah işittiğimden ben bile bu andı ezberledim. Hürriyet duysa “kazık kadar adam andı ezbere okuyor” diye haber yapası gelir. Yine de küçük Ayşegül ile Alperen’i kırmayalım, pek hayırlı bir iş olmasa da ufaklıklar gazeteye çıkmış, babaları el altından kamuoyuna bir mesaj filan verebilmiş, az şey değil.

Benim mesajım ise hiçbir yetkilinin kulağına gitmeyeceğinden, çocukların anasına bir mesaj vereyim: sevgili kardeşim çocuğu okula bırak; andımız başlamadan hemen oradan kaç, sen benim ne demek istediğimi anlamayacaksın belki ama fukara çocuklara bu yaşta eziyet etmen doğru değil. Oturt televizyonun başına Teletabi filan izlet.

Popularity: 12% [?]

Zaman Uyuma: Ali Nesin Taşınıyor

FST 10 Nisan 2008

alin.jpgAli Nesin ile ilgili dün bir haber okumuştum, bugün de bir yorumcumuz konuyu gündeme getirmiş. Ben de Zaman Gazetesinin dikkatini çekeyim dedim. Malum Zaman gazetesi anlayamadığım bir sebeple fukara Ali Nesin’e kafayı takmış durumda. Sabah’taki haber şu:

İzmir’in Şirince ilçesinde geçen yaz yapımına başlanan ve inşaat izinleri alınmadığı için bir süre yapımı durdurulan Matematik Köyü projesinde son noktaya gelindi. Bu yaz 100 öğrenci ağırlamayı hedefleyen köyün ana binalarının inşaatı hemen hemen tamamlandı. Geçen yaz çadırda ve barakada eğitim veren Matematik Köyü bu sene 70′in üzerinde öğrenciyi kapalı mekanlarda ağırlayacak.

KANADA’DAN 50 BİN DOLAR

Matematik Köyü fikrinin yaratıcısı Ali Nesin, kısa bir sürede köyün kahve, çeşme ve meydanının da tamamlanacağını belirterek, projenin toplamı için gerekli olan 300 bin YTL’den 180 bininin toplandığını belirtiyor. Çok sayıda küçük bağış aldıklarını belirten Ali Nesin, Faruk ve Füsun Eczacıbaşı, Bilgi Üniversitesi kurucusu Oğuz Özerden, Prof. Baskın Oran gibi tanınmış isimlerin ve çok sayıda matematikçinin de destekçiler arasında olduğunu belirtiyor. Kanadalı ünlü matematikçi Robert Langlands da 50 bin dolarla bağış yapanlar arasında.

Görüldüğü kadarıyla şu haberde bakmasını bilene çok problemli yerler ve malzemeler var. Gelin haberi Zaman Gazetesi ağzıyla yeniden oluşturalım (italikler benden):

Daha önce vakfında askerlik yapan Almanlar konusundaki iddialara cevap vermekten kaçınan Ali Nesin’in İzmir’in Şirince ilçesinde geçen yaz yapımına başlanan ve inşaat izinleri alınmadığı için bir süre yapımı durdurulan Matematik Köyü projesinde son noktaya gelindi. Almanların askerlik yaptığı vakıfla ilgili daha önceki listedeki 239 kuruluştan 140′ının misyonerlik kuruluşu veya kiliseye bağlı olduğu belirtiliyor. Bu yaz 100 öğrenci ağırlamayı hedefleyen köyün ana binalarının inşaatı hemen hemen tamamlandı. Geçen yaz çadırda ve barakada eğitim veren Matematik Köyü bu sene 70′in üzerinde öğrenciyi kapalı mekanlarda ağırlayacak. Geçen yıl Ali Nesin’in kaçak elektrik kullanımında ısrar etmesi şaşkınlıkla karşılanmış, öğrencilerin kasalarla bira taşıması da ilgiyle izlenmişti.

KANADA’DAN 50 BİN DOLAR

Matematik Köyü fikrinin yaratıcısı Ali Nesin, kısa bir sürede köyün kahve, çeşme ve meydanının da tamamlanacağını belirterek, projenin toplamı için gerekli olan 300 bin YTL’den 180 bininin toplandığını belirtiyor. Çok sayıda küçük bağış aldıklarını belirten Ali Nesin, Faruk ve Füsun Eczacıbaşı, Bilgi Üniversitesi kurucusu Oğuz Özerden, Prof. Baskın Oran gibi tanınmış isimlerin ve çok sayıda matematikçinin de destekçiler arasında olduğunu belirtiyor. Kanadalı ünlü matematikçi Robert Langlands da 50 bin dolarla bağış yapanlar arasında. Türkiye’deki azınlıkların hakları konusunda çalışmaları bulunan ve misyonerliğe cevaz veren Baskın Oran yanında Ali Nesin’e bağış yapan Kanada’lı kuruluşun amacının belirsizliği dikkat çekerken, kendilerinin misyoner olma ihtimali ile ilgili sorulara yetkililer cevap vermekten kaçındılar. 

Ali Nesin daha önce vakıfta kalan çocuklara tecavüz edilmesi konusunda da “konu yargıya intikal etmiştir” demekle yetinmişti. Ali Nesin’in yeni köyde de Alman ajanlarına askerlik yaptırıp yaptırmayacağı ise merakla bekleniyor.

(FST, Zamanyolu Haber, Şirince

Bakalım şu haberim sonrasında Zaman gazetesi beni muhabir olarak istihdam edecek mi? Versinler parayı haber nasıl yazılır cümlesine göstereyim. Ali Nesin’i nasından doğduğuna pişman etmezsem adam değilim. Ama önce parayı görelim.

Bu arada Ali Nesin’in başörtüsü ile ilgili özgürlükçü fikirleri malum kesimleri de memnun etmemiş ve bir alay hakarete maruz kalmış. Ne diyelim, aramıza hoşgeldin Ali Nesin, özgürlüğe taraf olsan bir alay kazma sana AKP yandaşlığı damgası vurur, AKP’yi eleştirsen başka bir grup başına dert olur. Gerçi Ali Nesin AKP’yi filan eleştirmiyor, Zaman gazetesi ne demeye kendisiyle uğraşıyor anlamak mümkün değil. Hoş, bu ülkede neyi anlamak mümkün o da ayrı mesele.

Ben en iyisi bir spor yazısı yazayım da keyfimiz yerine gelsin.

(Ehli insaf dostlar için Nesin Vakfı yardım hesaplarının linkini veriyorum, ben bundan sonra buraya yardım yapacağım, kim çocuk dostuysa ben de onun dostuyum, duyururum. Zaman gazetesi de geçmiş hatalarının kefareti olarak şu hesaba yüklü bir bağış yapsın yoksa Fethullah hoca bu dünyada ne kadar ağlasa öbür tarafta bu çirkefliğin hesabını veremez.)

Popularity: 24% [?]

Bravo

FST 31 Mart 2008

veli1.jpgGeçenlerde bir öğrenci velisi çocuğunu döven öğretmeni okulda iyice benzetmiş. Bravo. Yalnız adamın tek gözü morarmış, bence veli eksiği daha sonra tamamlamalı. Bu öğretmenin mor gözlü resmini de milli eğitim bakanlığı tüm okullara çerçeveletip asmalı ki öğretmenler ayaklarını denk alsınlar. Peki neden tek çare öğretmenlerin doğrudan veliler yahut bu amaçla kurulmuş sivil toplum örgütleri tarafından dövülmesidir?Bu kısaca halk arasında isabetle belirtilen “it iti ısırmaz” mantığının tabii bir sonucudur. Aşağıdaki örneklere bakalım:

İstanbul Ali Kul Çok Programlı Lisesinde oruç tutmadığı için Alevi öğrenciyi döven öğretmen Z.Y’ye kınama cezası verildi. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Z.Y’nin görev yerinin de değiştirildiğini belirtti.

CHP Sivas Milletvekili Malik Ecder Özdemir’in, konuyla ilgili olarak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a yönelttiği soru önergesini yanıtlayan Bakan Çelik, öğretmen Z.Y’ye herhangi bir para cezası verilmediğini açıkladı.

Çelik, İstanbul Valiliğinden alınan bilgi kapsamında, İstanbul Ali Kul Çok Programlı Lisesi’nde görev yapan edebiyat öğretmeni Z.Y hakkında soruşturma yapıldığını ve soruşturma neticesinde, “kınama” ve “görev yeri değişikliği” yaptırımlarının uygulandığını ifade etti. Çelik, para cezasına ise gerek görülmediğini bildirdi.

Yahu ne soruşturması, ne kınaması, bir de adam aranıp bulunmasın diye yeri değiştirilmiş. Çocuğun Aleviliği de önemsiz, okullarda dayak mezhep ayırımı tanımaz. Bana göre derhal bir sivil toplum timinin yeri değiştirilen öğretmeni bulup kınama cezasını 3-4 yumruk ve bir dizi tekmeye dönüştürmesi şarttır. Ha, bu işi mezhep dayanışması gayretiyle Pir Sultan Abdal cemiyeti üstlenirse o da güzel olur, şık düşer. Yok “Gelin canlar bir olalım, işi kolay kılalım” prensibi uygulansın denirse bendeniz de seve seve ekibe katılırım. Öğretmeni “kınadıktan” sonra bir yol Cağaloğluna varıp bakana bilgi veren İl Milli Eğitim Müdürünü de “aylıktan kesme”ye mukabil cezalandırırız. Asıl Ankara’daki elebaşları önemli ama artık orasını Ankara’daki Sivil Toplum Örgütleri halletsin. Bakan ve Milli Eğitim Bürokratları akşam vakti birer pusuyla kıstırılsa ne lazım gelir.

Bakın aklıma ne geldi, AB malum proje için vara yoğa para dağıtıyor, bizim valilikler filan “çocuk dostu şehir” diye saçmalıyorlar, gelin bir proje de biz yapalım “çocuk düşmanı öğretmenlere haddini bilfiil bildirme ve ibreti alem yapma” projesi ile AB’den  milyon avro kapıp hem ülke ekonomisine katkıda bulunalım hem de masum ilkokul çocuklarının intikamını almış olalım. Yok bu iş gavur parasıyla olmaz, hamdolsun biz de yeteriz deniyorsa o da olur. Parayla katılamayan bilek gücüyle ekibe girebilir.

Misal bu adamı hallettikten sonra şuna yöneliriz:

Muğla´nın Yatağan İlçesi´nde, derste ayağa kalkan öğrencisine sinirlenen Türkçe öğretmeni Tansel K. (48) yumruklarını konuşturdu. Karnına yediği yumrukla nefes alamayan ve yere yığılan 13 yaşındaki öğrenci S. Y., hastanede tedaviye alındı. Soruşturma kapsamında, verdiği ifadenin ardından Kaymakamlık binasından koşarak kaçmaya çalışan öğretmen ise “Çocuk yaramazlık yaptı. Biraz sert uyarmış olabilirim” dedi.

Anne Havva Y., resmi şikayetlerini yaptıklarını ve öğretmenin mutlaka cezalandırılmasını istediklerini belirterek, “Çocuğumu okula dayak yesin diye değil eğitim alsın diye gönderiyorum. Servet zaten çelimsiz, biraz da hastalıklarla boğuşarak büyüdü. Yumruğu yiyince nefessiz kalmış. Oğlum ya sınıfta ölüp kalsaydı, hastane yakın olmasaydı, bunun hesabını kim verecekti” dedi.

ÖĞRETMEN DERSE DEVAM EDECEK

Öğretmen emniyetteki ifadesinin ardından, idari soruşturma kapsamında İlçe Milli Eğitim Müdür Vekili Mehmet Yılmaz’a da yaklaşık iki saat ifade verdi. Öğretmenin suçlamaları kabul etmediğini belirten Yılmaz, “Öğretmen hakkında idari ve yasal soruşturma başlattık. Soruşturma bitene kadar öğretmen derse girecek” demekle yetindi

PAZARDA KOVALAMACA

İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ndeki (Kaymakamlık binası) ifadesinden sonra, gazetecileri görünce koşarak kaçmaya başlayan öğretmen, soruları yanıtsız bıraktı. Tansel K.’nın, Yatağan Pazarı içerisinde koşarak kaçmasını vatandaşlar, öğrenciler ve veliler şaşkınlıkla izledi. Bazı öğrenci ve velileri öğretmenin peşine takıldı. Bir ara arkasını dönüp, “Beni öğrencilerimi çok severim yaramazlık yapınca uyarırım, çocuk da yaramazlık yaptı, biraz sert uyarmış olabilirim ama pişmanım” diyen öğretmen, pazar yerinde kayıplara karıştı. Kovalamaca saniye saniye kameralara yansıdı.

Yatağan Pazarcı esnafı da ayıp etmiş. İlle biz ekip kurup AB’den para alacağız diye beklemek mi lazım? Balıkçı, marulcu, hıyarcı hiçbirinizin çocuğu  yok mu, 13 yaşındaki çocuğu yumruklayan “eğitim gönüllüsüne” bir meydan dayağı çekip başta fukara kadıncağızın ve tüm ümmeti Muhammedin yüreğini bir parça serinletseniz ne olurdu? Neyse, pazarda kaçıp kurtulmuş öğretmen ama herhalde Pir Sultan el Fethi grubu yakalayacaktır. Tabii başbakan telefon edip “evladım üzülme öğretmenin karnına yumruk atmış, öğretmendir yarın benim de çenemi dağıtır, bak Fatih Sultan Mehmet’in hocası Molla Gürani II. Murat’ı dövmüş” derse ona bişrşey diyemem.

Bu arada AKP’li bakanın yalama cevabından da çapını ölçmüş olduk. 301 davasında kıvırıyorlar, öğretmen işinde de “para cezasına gerek görmemişler”. Zorbaya para cezası verin mi diyen var size, hayret birşey, adam alenen kendisine karşı gelme imkanı ve hakkı olmayan bir çocuğu dövüyor, hala üç-beş kereste “kınama, uyarı” filan diye konuşuyor. Savcıları uayndıracaksın, bu adamı koruyan müdürüne, il müdürüne, bakanına kadar içeri tıkacaksın. Nasıl memleket anlamadık. Yargıtay başsavcısı şu sebepten kapatma davası açsa gidip elini öpeceğim ama nerde.

Evet, öğretmeni döven veliler çoğaldıkça Türk Eğitim Sistemi adam olacaktır, it madem iti ısırmıyor, insan köpeği ısırsın ki biraz haber görelim. Ya “zorunlu devlet eliyle eğitim” zorbalığı biter ya da benim memura meydan dayağı projem AB yoluna girer duyurmuş olayım. Seni kim takar diyen de dikkatli olsun, uçan tekmem zorludur. “Canım aileler de çocuğuna sahip çıksın, öğretmen kaç para alıyor” diyene ilave kafa da düşünülebilir. Zorsa niye öğretmenlik yapıyor, gitsin zaten yaptığı ek işte uzmanlaşsın birader.

Popularity: 27% [?]

Yaptıklarımız, Yapacaklarımız

FST 27 Mart 2008

110011.jpgHaberde okuduğum kadarıyla okuma seferberliği İstanbul Valisi ile sınırlı değilmiş. Adana Valisi de bir okula gidip talebelere sorular sormuş, daha sonra çocukların gezdirilmesi talimatı vermiş. Şöyle deniyor:

Tarım İl Müdürlüğü’nde düzenlenen İl Çevre ve Orman Müdürlüğü ile Adana Orman Bölge Müdürlüğü’nün yürüttüğü çalışmalara yönelik `Yaptıklarımız Yapacaklarımız’ konulu toplantıda konuşan Vali Atış, çevrenin korunmasında eğitimin önemini vurgularken sözü bir lise ziyaretine getirdi. Atış, adını gizli tuttuğu lisede öğrencilere yönelttiği sorulara karşılık aldığı cevaplar karşısında hayretler içinde kaldığını belirterek, şaşkınlığını uzun süre üzerinden atamadığı öyledi. Vali Atış, yaşadığı bu olayı anlatırken şöyle dei:

“Lise 1 öğrencisine Adana’nın ilçelerini sordum. Sadece `Seyhan, Yüreğir, Pozantı’ dedi. Herhalde Pozantılıydı. Lise 2 öğrencisine aynı soruyu sordum. `Hatay, İskenderun, Tarsus’ diye saydı. Lise 1 öğrencilerine `Çanakkale Savaşları’nı kim anlatacak’ diye sordum. Anlatan çıkmadı. Aynı soruyu lise 3′deki bir öğrenciye sordum, bilemedi. `O zaman Çanakkale Savaşları nerede oldu? Çanakkale Savaşları Kars ile Erzurum arasındaki bir yerde mi oldu, yoksa Kars ile Sarıkamış arasındaki bir yerde mi oldu?’ diye şaşırtıcı bir soru sordum. Tartıştılar, karar verdiler; `Kars ile Erzurum arasındaki bir yerde’ dediler. Lise 3′lere Türkiye’nin komşularını sordum, `Yunanistan ve İran’ dediler. O kadar. Başka yok. Bu korkunç bir şey. Okul müdürü bana `Çocukları heyecanlandırdınız’ dedi. Bağışlayın ama bunun heyecandan olduğunu düşünmüyorum. Bundan böyle kaymakamlarımız okulları sık sık ziyaret edecek. Gerekirse İl Milli Eğitim Müdürü ile görüşülecek. Her gün 10 dakika çevremiz, ilimiz tanıtılacak. Çünkü öğrencilerimiz ilimizi bile tanımıyor, bilmiyor.”

Yahu bu çocuklar iyiymiş, o kadar heyecana rağmen Türkiye’nin iki komşusunu şak diye sayıvermişler, hem de doğru olarak. Bu bana göre ümitlenilmesi gereken büyük bir olaydır. Benim tanıdığım ortalama bir lise öğrencisi yarısı çözülmüş kıravat, gömleğin bir kısmı pantolonun dışına sarkıtılmış, saçı jöleyle tepede birleşmiş, sivilceli ve bön bir kız ya da oğlan anlamına gelir. Bunlar için ilim ve fen cep telefonu, ucube müzik, paçavra aşk yahut yakın tarih romanından ibarettir. Bir kısmı saldırgan, isyankar, anlayışsız, zararlı ve tehlikeli yaratıklardır. Uzak durmak gerekir. Çoğunda bıçak da olur.

Tabii bunların öğretmenleri de farklı değildir. Düşünün bu çocuklardan biri devletin eğitim fakültesini bitirip sadece 5-6 sene sonra sıfır bilgiyle maaş, kademe, derece, ek ders dışında bir gündemin olmadığı bir ortama girecek. Çocukların rol modeli bunlar. Çoğu öğrencilerle “kafa hoca” örüntüsü için sigara içer, abuk subuk ideolojieri aktarmaya çalışır.  Ebeveyne de bir taş atalım. Analar “çocuk bir an evvel okula gitse de komşuyla dedikodu yapsak” derdinde, babalar iş güç derdiyle konudan bihaber, vs. vs. Bektaşinin dediğini güncellersek “bakmayacak olduktan sonra yapıp sokağa sal, ne ala”.

Bu arada vali neden kafayı “ilimizin tanıtılması” konusuna takmış anlamadım. Bu ille de bilinmesi gerekn bir şey mi? Bir sürü uyduruk kasaba, ilçe var ortalıkta, varsın bunları da bilen çıkmayıversin, hayret.

Kısaca, yaptıklarınız, yapacaklarınızın da gösgtergesidir. FST.

Popularity: 32% [?]

Bir o hırsızlar mı

FST 13 Mart 2008

bardak.jpgYazar Murat Bardakçı bilim, etik vs. konulu bir panelde akademisyenlerin hırsızlıklarından bahsederken bunlar hırsızlıklarını gizlemek için Atatürk’ün arkasına saklanır mealinde konuşmuş. Şöyle deniyor:

İTÜ Elektrik Elektronik Fakültesi’nde gerçekleştirilen ‘Bilim ve Etik’ panelinde, akademik yolsuzluklar, akademide teknolojinin kötüye kullanımı ve bilişim suçları ile ilgili sunumlar yapıldı. Akademisyenler ve araştırmacılar, üniversitelerde intihal olaylarının yoğun bir şekilde devam ettiğini örneklerle ortaya koydu. İntihal konusunda çok sayıda yazı kaleme alan gazeteci-yazar Murat Bardakçı, üniversite yönetimlerinin bu suçu işleyen akademisyenleri koruduğunu öne sürdü. Bardakçı, intihal yapan kişilerin kendilerini savunma yöntemlerini şöyle anlattı: “Bir intihal olayını yazdığımızda ilk olarak bir telefon gelir, ‘Çok haklısınız ama ben dipnot yazmıştım, giderken yolda düşmüş’ derler. 60-70 sayfayı makaslamıştır. Bu kadar sayfaya dipnot konulmayacağının, bunun bir alıntı olamayacağının bilincinde ya değildir ya da sahtekârlık yapmaktadır. İkincisi mantıksız açıklamalardır. Yazının çıktığından haberdar olmadıklarını iddia ederler. Bir de intihali ortaya çıkaranı suçlarlar. Bu kişinin hırsız, intihalci, makasçı olduğu ile ilgili yapılan yayının, Atatürkçülüğe, laikliğe ve devrimlere set çekmek için, o kişinin Atatürkçü mücadelesini önlemek için yapılmış bir mesele olduğudur. Yani hırsızlıkla Atatürkçülüğün ne alakası var bilmiyorum. ‘Ben devrimciyim, yobazların önünü kesmeye çalışıyordum. Onun için bu yazıldı’ denir. Ama ‘iftira’ diyemiyor.

Murat Bardakçı ayrıca, intihal konusunda 15 senedir çok sayıda yayın yaptığına; fakat hiçbir sonuç alamadığına dikkat çekti. “Rektörler, hırsızlara her zaman sahip çıktı.” diyen Bardakçı, “Rektörler beni arayıp, ‘ilgileniyoruz’ dedi. Ama hiçbir şey çıkmadı. Hatta bazı olaylarda ben suçlu ilan edildim.” şeklinde konuştu.

Öncelikle intihal işiyle ilgili fazla söze hacet yok, Türkiye’de bilim filan yoktur, bu ciddiye alınacak bir konu da değildir. Falanca profesör, doçent, ne karın ağrısıysa uyduruk bir makaleyi, kitabı birinden çalarak yazmış vs. Kimin umurunda. Bu adamlar ayda 15-20 Milyar götürüyor, siz ona bakın. Ha, çalmadan makale yazsa ne olacak, akademik tatmin, kimin derdine deva olacak. Falanca endekste çıkmış, atıf almış, yani ne diyorsun? Güldürmeyin adamı. Neyse uzatmayalım.

Konunun asıl önemli noktasına gelirsek; Bardakçı iyi söylemiş de, sadece akademik hırsızlar mı Atatürk’ü siper ediyorlar suçlarına? Rahmetli Selçuk Parsadan bir telefonla “Atatürkçü dernekten arıyorum” diyerek Tansu Çiller’den tereyağından kıl çeker gibi yüklü bir örtülü ödenek “parsa”sı toparlamadı mı? Geçen yıl da bir hırsız girdiği kitapçı dükkanında yakalandığında polislere “ben Atatürk kitabı almak için girdim” dememiş miydi? Arazi çalan hırsızlar gecekondu diktiklerinde önüne bir Atatürk büstü kondurmaz mı? Denizli’de bir camiyi kaçak arsaya yapan hırsız cami yaptırma derneği ve hırsız cemaat duvara koca bir Atatürk resmini hem de minnacık fayanslarla işleyivermemiş miydi?

Uzun lafın kısası Türkiye’de Atatürk istismarı her görüşten ve her sınıftan hırsızın derdinin en pratik devasıdır. Akıllı olmak lazım. Bakın ben de siteye yarın lazım olur diye bir gencin kafasına kazınmış da olsa Atatürk resmi koydum. Sıkı mı biri gelip kapatmaya kalksın. Atatürk’e hakaretten içeri attırırım. Nasıl olsa delil filan gerekmiyor.

Oh be, aspirin gibi, her şeyin ilacı.

Popularity: 60% [?]

Zorbalar için

FST 13 Mart 2008

Bir dostumun gönderdiği yazıdan haberdar etmek istedim, Türkiye’deki vicdan ve ahlaktan yoksun kıyafet zorbalığı konusunda okuduğum en iyi yazılardan biri diyebilirim. Arkadaşımın yazıda ismi geçenlerin bazılarını da tanıyormuş, doğrudur dedi. O demese de Nihan hanımın yazısı son derece ikna edici zaten bir şüphem olmayacaktı. Bu arada yazının içinde özgürlük anlayışından nasipsizliğimiz kadar “ye kürküm ye” mantığıyla insanlara kıyafetine göre davranma gibi ucuzluklarımız da dikkatten kaçmıyor. Yazıyı yazan hanım gayet modern görünümlü, evet “ye kürküm ye” esnafı ve çağdaşlık ucubesi budalalar için açıklıyorum, kafasında şapka bile var. Liberal midir, hain midir onu da bilmem. Yazısı çok uzun ama tümünü buraya alıyorum, yarın öbürgün burada bulunması bir işe yarar belki. Sadece son paragrafını yeniden aktarıp bir iki laf edeyim:

Sene 2008. Arkadaşım J.H. ile telefonda konuşuyoruz. J.H. Amerika’da oldukça prestijli bir üniversitede öğretim üyesi. Kendisi 77 yaşında ve ömrünün çoğunu üniversitelerde geçirmiş; akademisyenliği hiç bırakmamış.
- Türk üniversitelerindeki şu örtü sorununu gazetelerden okuyorum, diyor bana. Ülkenizin tartıştığı şeyler çok saçma. İlim insanı oldukları varsayılan bazı öğretim üyelerinin öğrencilerin saçını başını mesele etmesi, bunlarla uğraşılması akıl alacak gibi değil. Milletçe tuhaf bir hezeyanın içindesiniz. Bu hale nasıl geldiniz siz?

Utanıyorum, hem de çok uzun zamandır, utanmaktan artık yorularak utanıyorum; ama yukarıda suçlular gibi isimlerinin sadece baş harflerini yazdığım insanlardan değil.

Nihan hanım, evet, hepimiz utanıyoruz, insanlık namına yerin dibindeyiz. Okul kapılarında güvenlik penceresini ayna olarak kullanıp başını açan veya örten kızlar, başörtüsünün üzerine iğrenç bir peruk koyarak psikolojik baskıyı azaltmaya çalışanlar, başını açmış olduğu giydiği pardesüden belli ve yüzü gülmeyen öğrenciler de cabası. Okul kapısından çıkınca başı örtülü olarak gezip tozan bu çocuklara 10 senedir insanlık tarihinde eşi az görülen bir zorbalık devlet eliyle yapılıyor ve bir sürü insanlık özürlü, vahşileşmiş çoğu da okumuş cahil bu törene şakşakçılık ediyor. Bahsettiğiniz akademisyen az bile söylemiş, hezeyan içinde olmayı bile geçtik, bu kesim toplu cinnet geçiriyor. Yarın saldırganlıkları fiiliyata da dökülürse hiç şaşırmayın.

Hoca “bu hale nasıl geldiniz” de demiş, biz zaten evvel eski böyleydik. Hep ötekilerden nefret etmeye alıştırıldık. Sürekli kendimizin çok matah bir kumaş olduğumuz, üstün doğduğumuz saçmalığıyla avutulduk. Sürekli gerileme, yenilme, ezilme sonunda aşağılık duygusuyla gücümüzün yettiği zayıflara saldırmayı alışkanlık haline getirdik. Solcumuz, milliyetçimiz, muhafazakarımız, dincimiz tahammülsüz ve saldırgandır. Bugün başörtüsü etrafındaki bu zırva hezeyan da; kendisini birşey zanneden ama mahza süzme cahil olan bir akılsızlar sürüsünün, ellerinde olduğunu zannettikleri ve sorulduğunda “içki içme” ve “açık giyinme”dışında hiçbir şey olmadığı anlaşılan bazı “kazanımları” koruma amacıyla gürültü yapmalarından ibarettir.

Neyse asabımı ve ağzımı bozmayayım, siz Nihan Kaya’nın yazısını okuyun daha iyi.

Memleketimden İnsan Manzaraları

nihan_kaya.jpg1. Sene 1999. Boğaziçi Üniversitesi’nde E.Ç. isminde başarılı bir kız öğrenci vardı. Psikoloji bölümünde okuyan E.Ç. bu bölümdeki başarısının da etkisiyle aynı zamanda okulun Sosyoloji bölümünde de okumaya hak kazanmıştı. Başka bir deyişle çift ana dal programını götüren E.Ç., hem Psikoloji, hem de Sosyoloji bölümlerini birincilikle bitirdi. Ne var ki 1999, Boğaziçi’nde örtü yasağının uygulanmaya başladığı bir yıldı. Her iki bölümden de üstün başarı ödülü alması gereken E.Ç.’nin, mezuniyet töreninin yapıldığı sahaya girmesine müsaade edilmedi. (Söylemeyi mi unuttum? Evet, E.Ç. örtülü bir öğrenci idi ve törenin yapıldığı alanın kapısından alınmayışının gerekçesi buydu.)

E.Ç. LES’e (Lisansüstü Eğitim Sınavı) örtülü girdiği için sınavı geçersiz sayıldı, bu yüzden, Boğaziçi Üniversitesi’nde istediği yüksek lisans programına başvuramadı. Ne var ki dünyanın başka köşelerinde, Türkiye’nin en parlak öğrencilerinden birini kaçırmayacak kadar basiret sahibi pek çok üniversite vardı. Biz burada öğrencilerimizin giysilerini ölçüp biçerken, onlar E.Ç.’ye tüm masraflarını karşılayacak burslar önermekte vakit kaybetmediler. E.Ç. Michigan State University’de burslu olarak yüksek lisans, arkasından University of Missouri-Columbia’da doktora yaptı. Şu anda da Amerika Birleşik Devletleri’nde, University of Rochester Medical Center’da çalışıyor.

2. Sene 2000. İngiliz bir arkadaşım vardı. Bu İngiliz arkadaşım E.U. Londra Üniversitesi’nde okurken Müslüman olmuş ve başını örtmeye başlamış. E.U. halen Londra Üniversitesi’nde öğrenciyken okul tarafından bir sene için Boğaziçi Üniversitesi’ne gönderilmişti. Boğaziçi’nde Türkçe öğreniyordu. Boğaziçi’ndeki öğretmenlerinden biri, E.U.’nun başındaki örtüden rahatsız olmuş. E.U. o hep vakur, sözünü sakınmayan, hatta biraz sert ve dik konuşmasıyla,

- Ben İngiliz’im, diyordu. Ona da söyledim, ‘Ben İngiliz’im. Siz benim örtüme karışamazsınız’ dedim. O kim oluyor ki bana nasıl giyineceğimi öğretmeye kalkıyor? Bu nasıl bir terbiyesizlik? Baktım laftan anlamıyor, ‘Haddinizi bilin. Yoksa haddinizi size vatandaşı olduğum ülkenin kanunları hatırlatacak’ dedim ona.

E.U. kendisinden, arkasındaki Büyük Britanya devletinden o kadar emindi ki E.U.’nun örtüsünü kendine dert edinen öğretmen kısa zamanda pes etti. E.U.’nun, kimsenin onun kılık kıyafetiyle uğraşmaya cesaret edemeyeceğinden zaten şüphesi yoktu, hiçbir zaman olmamıştı. Zira E.U., vatandaşını koruyan, kollayan, insan yerine koyan, onun haklarını gözeten bir ülkeden geliyordu. Devletin, ilk önce vatandaşı için var olduğu sisteme alışıktı. E.U.’nun yaşadığı yerde vatandaşlar arasında cinsiyet, ırk, din, dil ayrımı yapılmıyor, insan haklarından bahsederken hiç kimse ‘Başörtülüler de insandır’ deme gereği duymuyordu.

3. Sene 2001. Aylardan henüz Haziran bile olmamasına rağmen İstanbul’u ani bir sıcak bastırmıştı. Boğaziçi Üniversitesi’nin kampüsü havlularını almış, ayaklarında terlikleriyle okulun yüzme havuzuna koşan öğrencilerin görüntüleriyle doluydu. Arkadaşım T.A. da o gün derse bikinisinin üzerine giydiği file elbisesiyle geldi. Dersten sonra havuza girmek niyetindeydi. Hocamız ‘Hava çok güzel. Neden dersi çimlerde yapmıyoruz?’ deyince hep beraber dışarı çıktık. Güzel havalarda yaptığımız gibi, Güney Kampüs’ün ortasındaki alanda kendimize boş bir yer seçip daire şeklinde çimlerin üstüne oturduk. Boğaziçi’ni gören herkes bilir; okulun merkezi sayılabilecek bu çim alan özellikle güneşli günlerde hep kalabalıktır. Kampüs, gelip geçen başkalarının yanında her zamanki gibi eğlenen, şakalaşan, frizbi oynayan, gitar çalıp şarkı söyleyen pek çok öğrenciyle o gün de hayli kalabalıktı ki bu kalabalığa o gün çimlerde mayolarıyla güneşlenen birkaç kimse de dahildi. T.A. da çimlere çıktığımızda üzerindeki file elbiseyi çıkarıp dersi dinlerken bir yandan da bikinisiyle güneşlenmeye karar verdi. Bu, kampüste daha önce rastlamadığım bir görüntü değildi. Üniversitenin kütüphanesinde çalışırken sıkılıp tişörtünü çıkartan, yurt penceresinde üstsüz sigara içen kızları ve benzeri örnekleri burada geçirdiğim dört sene boyunca görmüştüm. T.A.’nın çimlerdeki dersimizde bikiniyle oturmasını da o gün hiçbirimiz yadırgamadık. Çok değil, bundan sadece iki yıl önce, örtülü arkadaşlarımız da T.A. gibi yarı çıplak arkadaşlarımızın yanında çimlerde oturuyorlar, T.A.’nın tenini yakan güneşin altında farklı şekillerde de olsa birlikte terliyorlardı ve kimse birbirinin kıyafetini yadırgamayı aklından geçirmiyordu.

T.A. çocukluğunun ve yetişme döneminin önemli bir kısmını yurt dışında geçirmişti. Okulda kendisini nispeten rahat hissetse de dışarıda üzerine dikilen bakışlardan şikayetçiydi.
- Ben … şehrinde de aklıma esince uç şeyler yapıyordum, diyordu. Ama orada herkesten farklı giyinince, farklı davranınca kimse dönüp bakmıyordu bana. Burada ise sürekli izleniyorum.

4. Sene 2003. İngiliz arkadaşım E.U.’nun kardeşi S.U. çok merak ettiği Türkiye’ye geldi. S.U. önceki yıl ablasından etkilenerek Müslüman olmuş ve o da ablası gibi başını örtmeye başlamış. S.U. Cambridge Üniversitesi’nin, monoteistik dinleri inceleyen Dinler Bilimi bölümünde okumaktaydı ve başını örtmesi 11 Eylül’den sadece bir hafta öncesine rastlamasına rağmen etraftan olumsuz hiçbir tepki almamış olmasını sevinçle anlatıyordu. Ablası E.U. da şimdi İngiltere’de bir devlet lisesinde öğretmenlik yapmaktaydı ve giyimi okuldaki kimseyi rahatsız etmiyordu.

Ne var ki 11 Eylül sonrasını İngiltere’de sorunsuz yaşayan S.U. Türkiye’de sokağa daha çıkar çıkmaz, yargılayan bakışlarla karşılaştı. Gittiğimiz yerlerde de kınayıcı bakışlar devam edebiliyor, hatta bazen sözlere dökülüyorlardı. S.U.’nun üstüne başına eleştirici gözlerle bakan bu insanlardan bizimle konuşanlar onun İngiliz olduğunu öğrenince birden değişiyorlar, S.U.’yu küçümsemek yerine bu sefer şaşkın, bazen de hayran bakışlarla süzüyorlardı.

S.U. daha önce hiç, üzerindeki kıyafetle yargılandığı bir ortamda bulunmamıştı. Türkiye’de onu bazen yeren, bazen alkışlayan, ama nereye gitse hep giyimiyle değerlendiren, hep kıyafetini konuşan şekilci zihniyetten kısa zamanda bunaldı. S.U. Türkiye’ye geldiğinde ablası gibi Türkçe’yi sökmeye hevesliydi. İngiltere’ye döndükten sonra da Türkçe çalışmaya devam etmeyi planlıyordu. Ama Türkiye ve Türkçe’ye ilgisini S.U. ülkemize geldikten bir süre sonra kaybetti. Bilmediği kelimeleri, gramer kurallarını, Türkçe’ye dair öğrendiği her şeyi kaydettiği defterini İngiltere’ye dönerken evimde bıraktı. (Bu defteri hâlâ saklıyorum.)

5. Sene 2005. Kanadalı arkadaşım P.M. Türkiye’ye beni ziyarete geldi. İlk kez geldiği bu ülkeyi, insanlarını merak ediyor, bu yüzden İstanbul’u toplu taşıma araçlarıyla gezmek, burada geçireceği süre boyunca Türklerle mümkün olduğunca yakın olmak istiyordu.

Bir akşam durakta otobüs beklediğimiz sırada hava serinleyip sertçe bir rüzgar esmeye başlayınca P.M. çantasını açıp, o gün satın aldığı oyalı Türk yemenisini çıkardı, bunu üçgen şeklinde katlayarak başına örttükten sonra, Rusya, Kanada gibi soğuk yerlerde birçok kadının yaptığı gibi, çenesinin altından bağladı. Beklediğimiz otobüs hayli dolu gelmişti. P.M. ile otobüsün ön tarafındaki boş yerlere sıkıştık. Başka yer bulamayan P.M. otobüsün akbil kutusuna sıkı sıkı tutundu. Ben ondan biraz daha geride, koltukların arasında duruyordum. Otobüse binenler P.M.’yi öyle itip kakıyorlardı ki aramıza birkaç yolcunun girmesine mani olamamıştım.

İrlanda kökenli P.M.’nin yüzü otobüsteki yolculara görünmüyordu. P.M. arkası dönük olduğu için bu yolculara görünen sadece, şimdi P.M.’nin başına kulaklarını soğuktan korumak için bağladığı dallı güllü yemeniydi. Otobüs artık hareket etmiş olsa da, P.M. işlevini henüz tam çözemediği akbil kutusunun önünü fark etmeden kapatmaktaydı. P.M.’nin arkasında dikilen genç bir kız P.M.’ye - Çekilsene ordan teyze, akbilimi basacağım, diye bağırdı.
P.M.’ye adıyla seslensem de o gürültüde beni duymadı, çünkü genç kızla birlikte etraftan bir iki kişi daha ona yüksek sesle bağırıyorlardı.
- Çekil diyorum sana be!
- Çekil be kadın! Duymadın mı kızı?!
- Babanın yeri sandın herhalde burayı.

P.M. Türkçe anlamadığı için bu bağırışlara anlam verememişti. Zaten sesler bir anda, ne onun anlamasına, ne de benim müdahaleme veya P.M.’ye sert çıkanlara bir açıklama yapmama hiç ama hiç fırsat vermeden yükselmişlerdi. Genç kızın sesinin çıktığı ilk anda yolcuların arasından sıyrılıp, iki adım ötemdeki P.M.’ye doğru davransam da, ben daha yetişemeden onu omzundan tutup itmişler, azarlayarak diğer yolcuların arasına göndermişlerdi. Bunların hepsi ancak altı yedi saniye içinde olmuştu.

P.M.’ye akbil kutusunun önünde durduğunu söylediğimde anlayışla başını sallayarak özür diledi. Başımda şapka olduğu ve İngilizce konuştuğum için etraftakiler yabancı olanın ben olduğuma vehmettiler. Hemen önümü açmaya, bana yer vermeye yeltendiler. P.M.’ye karşı ters, küçümseyici bakışları ise değişmiyordu. Onu hiç de nazik sayılamayacak tavırlarla kolundan çekiştirmeye, bir yandan da Türkçe laflar atmaya birkaç durumda daha devam ettiler. P.M.’nin yüzü, Kanada aksanlı İngilizce’si, hareket ve mimikleri yabancı olduğunu bana kalırsa apaçık ortaya koysa da, P.M.’nin başındaki yemeniye odaklanmışlardı bir kere. Yemeni imgesi gözlerini çoktan kalıplaşmış çağrışımlarla öyle kaplıyordu ki onun içindeki zarif, hassas, her an özür dilemeye hazır, üç yabancı dili ana dili gibi konuşan, piyano çalmayı çok iyi bilen, Kanada’daki bir üniversite rektörünün kızı olan, kendisi de akademisyen kadını bir türlü göremiyorlardı.

P.M. kendisine neden böyle muamele edilmiş olduğunu muhtemelen anlamamış ve zannederim biraz incinmiş olsa da, her zamanki nezaketiyle gülümsemekle yetindi, konu hakkında hiçbir şey sormadı, söylemedi. Otobüsten indiğimiz Ortaköy’de ona sergiden kendi başımdakine benzer bir şapka aldım. P.M. aynı P.M. idi, ama onu yemeni ve şapkayla gören insanlarımız bunu zannederim anlayamıyorlardı.

6. Sene 2002, 2004, 2006. Avrupa’nın, Amerika’nın değişik yerlerinde çok sayıda üniversite gördüm, bu üniversitelerin bir kısmında kendim de öğrenci olarak bulundum. Bu kampüslerin hepsinde de öğrenciler başlarında Sih dinine mensup olduklarını belli eden türbanlarıyla, o veya bu gruba ait kıyafetleri, bazen de simge niteliğindeki aksesuarlarıyla; başörtüleriyle özgürce dolaşıyorlardı. Birinin kılığını kıyafetini sorun etmek kimsenin aklına bile gelmiyordu. Türkiye’de özgürlükler konusu açıldığında bu insanlar hemen bana dönüyorlar, çoğu zaman Merve Kavakçı olayını örnek veriyor, hatta Merve Kavakçı’nın ismini bile doğru telaffuz ediyorlardı.
- Türkiye’de bir kadını başında örtü olduğu için Meclis’e almadılar, değil mi, diye soruyorlardı. Ülkenizde devlet dairelerinde, üniversitelerde de böyle bir sorun olduğu gerçekten doğru mu? Türkiye’de kapalı bir kadın hakikaten de öğretmenlik yapamıyor, okula gidemiyor mu?

Soruları böyle devam ediyordu. Şaşırıyorlar, Türkiye’de süregelen yasakların gerekçelerini anlamaya çalışıyorlardı.
- Ama neden, diyorlardı ısrarla. Sebebi ne bu yasakların? Nasıl oluyor da bir insanın giyiniş biçimi, hem de bu derece ciddiyetle, sorun olabiliyor?

Onlara istedikleri gibi açık, kısa bir cevap veremiyordum.

7. Sene 2008. Arkadaşım J.H. ile telefonda konuşuyoruz. J.H. Amerika’da oldukça prestijli bir üniversitede öğretim üyesi. Kendisi 77 yaşında ve ömrünün çoğunu üniversitelerde geçirmiş; akademisyenliği hiç bırakmamış.
- Türk üniversitelerindeki şu örtü sorununu gazetelerden okuyorum, diyor bana. Ülkenizin tartıştığı şeyler çok saçma. İlim insanı oldukları varsayılan bazı öğretim üyelerinin öğrencilerin saçını başını mesele etmesi, bunlarla uğraşılması akıl alacak gibi değil. Milletçe tuhaf bir hezeyanın içindesiniz. Bu hale nasıl geldiniz siz?

Utanıyorum, hem de çok uzun zamandır, utanmaktan artık yorularak utanıyorum; ama yukarıda suçlular gibi isimlerinin sadece baş harflerini yazdığım insanlardan değil.

Popularity: 51% [?]

Azmin Sonu

FST 5 Mart 2008

tuvalet.jpgAz evvel haber aktardığım yerel gazeteyi şöyle bir inceledim, ilginç şeyler var. İnternet sağolsun en ücra köy ve kasabaya kadar olaylardan haberdar olabiliyoruz. Misal Şu habere bakın, bir devlet okulu, üstelik de güya daha prestijli olduğu iddia edilen Anadolu lisesinde tuvalet skandalı yaşanmış.

Anadolu Lisesi’nde tuvalet rezaleti

Ereğli Anadolu Lisesi’nin tuvaletlerinin bakımsızlığı ve temizlenmeyişi öğrenci velilerinden tepki topladı. Lisenin zemin katındaki erkek öğrenci tuvaletlerinin bazılarının kapısı sökülmüş ya da kırılmış olmasından şikâyetçi olan öğrenciler ve öğrenci velileri, tuvaletlerin kötü koku nedeniyle kullanılamaz durumda olduğunu belirtiyorlar.

700’ü aşkın öğrencisi bulunan okulun tuvaletlerinin uzun süredir bakımsız olduğunu belirten bir veli gazetemize şu açıklamayı yaptı:

“Bir gün oğlum okuldan erken geldi. Nedenini sorunca ishal olduğu için kendini eve zor attığını söyledi. “Tuvalete neden okulda gitmediğini” sorunca şok olacağım bir cevapla karşılaştım. Çocuk “Baba tuvaletlerin kapısı yok ki” dedi. İkinci bir şoku da ‘Ne zamandan beri böyle’ dediğimde yaşadım. Çocuk ‘Ben bu okula başladığımdan beri hep böyleydi’ demez mi? İnanamadım okula kendim gittim, erkek öğrenci tuvaletlerini bir bir gezdim. Gördüklerim karşısında şaşkınlığımı ifade edecek kelime bulamıyorum. Gerçekten de zemin kattaki tuvaletlerin kapısı ya hiç yok ya da kırık bir vaziyette kenarda duruyor. Ayrıca kokudan içeriye adım atma imkânı yok. Üst kattakilerin kapısı var ama oralarda da temizlik namına bir şey aramayın.

Ereğli’nin en başarılı çocuklarının okuduğu bu okulda erkek öğrenciler için toplam 6 kabin var. Bunun da ikisinin kapısı yok. Bu çocuklara böyle temizlikten ve bakımdan uzak bir ortamda ne öğretebilirsiniz?”

Memleket-Ereğli

Baba oğulun diyalogları çok hoş ve anlamlı. Yalnız, tuvalet rezaleti yeni birşey değil elbette, benim talebeliğim zamanında da tuvaletler berbattı, hatta 40 yıllık boruların biri içerde sigara içen arkadaşın üstüne patlamıştı da epey gülmüştük. Demek ki taşraya doğru çıktıkça okulların durumu değişmemiş görünüyor. Gerçi niye değişsin, bir sebebi yok ki değişmesi için, öğretmen aynı öğretmen kafa aynı kafa. Devlet memuru ve ballı imkana sahip eğitimci modelinin geleceği yer bundan öte olacak değil ya. Hele ki gözden ırak il, ilçe ve kasabalarda.

Öte yandan bu şirin ilçemizdeki tuvaletteki delik bana ünlü bir özlü sözümüzü hatırlattı. Acaba “azimle uçan duvarı delermiş” sözünün Konya’nın Ereğli kazasında realiteye dönüşmesi mi söz konusudur? Bu azimli öğrencinin bulunup kendisine bir berat takdim edilmesi tavsiyemdir. Tabii müdürün benim kadar makul davranıp kendisine duvarı ve bonus olarak iki kapıyı ödetmeyeceğini söylemem hayalcilik olur.

Bu olay hepimize ders olsun, azmin nelere kadir olduğunu bir daha hatırlayalım. Ha, unutmadan, “Bu çocuklara böyle temizlikten ve bakımdan uzak bir ortamda ne öğretebilirsiniz” diyen veli dostum, sen çocuklara birşey öğretildiğini mi zannediyordun, gerçekçi ol. Senin çocuğun çağdaş ve laik mi ona bak, gerisine kulak asma.

Bir de ishal için bir kaşık kuru kahveyi aç karna yedir, anında cırıltıyı keser. Kabız ise nane çayı ver.

Popularity: 46% [?]

Şereflice

FST 29 Şubat 2008

Rektörler toplanıp YÖK başkanına “istifa et” demişler. YÖK başkanı epey gülmüştür. Bu arada bazı rektör beyanatları var, bu lafı etmek için ancak rektör olmak gerekir dedirtecek düzeyde şeyler. Misal şöyle denmiş:

Bursa Uludağ Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran: YÖK Başkanı çok acun ve hızlı davrandı. Kişisel fikirlerini içeren metinleri ‘Emirname’ olarak kabul edemeyiz. Mektupta, ‘Kapıları açın, bu kadar değişiklik yeter’ denmekte. Bu yetmez. Biz suç işlemişsek, şereflice gider yatarız. Hapishaneler de bu ülkenin hapishanesidir.

Acun nedir, Acun firarda diye bir dizi vardı, o mu yoksa acul mu demek istemiş? Suç işlemişsek şereflice girer yatarız ne oluyor? İstersen şerefsizce yat, ne fark eder ki. Suç işlenmişse bunun şerefi mi olur? Adam öldürdüm, gidip şereflice yatarım gibi bir şey mi kastediliyor? Sonra, “Hapishaneler bu ülkenin hapishanesi” ne oluyor? Burada suç işleyince Fransa hapishanesinde mi yatacaksın? Sana hapishanede bir sopa çeksinler de bakalım “işkenceci gardiyan, polis de bu ülkenin memuru” mu diyeceksin o zaman görürüz.

Çocuk ve gençlere dayağa karşıyım ama Ziya Paşa’yı da rahmetle andığımı buradan ifade etmek isterim.

Popularity: 32% [?]

İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş