'Ekonomi' Arşivi

Köprü

FST 28 Temmuz 2007

kopru.jpgGazetede bir haber gördüm, iki kardeş Adana’da bir köprü yapmışlar geçen arabadan para alıyorlarmış. Gazete iki kardeş için deli Dumrul benzetmesi yapmış. Şöyle deniyor:

Mersin ve Adana’yı birleştiren ve Çukurova’da yetiştirilen karpuz, kavun, biber, domates gibi tarım ürünlerinin Mersin Limanı’ndan dış pazarlara satılmasında önemli rol oynayan bölgeye vatandaşlar yıllar önce köprü yapılmasını talep etti. Konuyla ilgili görevlendirilen müfettişlerin hazırladıkları raporlar doğrultusunda köprünün maliyetinin 35 milyon YTL’yi bulması nedeniyle plan hayata geçirilemedi. Devletin köprü yapmayacağını düşünen Fidanoğlu ailesi, yaklaşık 3 yıl önce Adana’nın Yaramış ve Mersin’in Yeni Murat köyünün arazilerini kiralayarak Seyhan Nehri üzerine bir köprü yaptı ve köprüyü kullanan araç sahiplerinden ‘geçiş ücreti’ adı altında para almaya başladı. İşletmeciler, bölgede yaz aylarında yoğun bir çalışma yapan biçerdöver ve kamyonlardan 50, traktörlerden 25, otobüslerden 15 ve taksilerden de 3 YTL ücret alıyor. Alınan paralar karşısında herhangi bir makbuz verilmesi söz konusu değil. Fidanoğlu ailesinin yaptırdığı köprü, yol mesafesini 70 km kadar kısalttığı için tercih ediliyor. Günde 100-120 kamyon, 30-40 traktör ve yaklaşık 50 otomobille otobandan bile fazla gelir elde eden vatandaş, köprüde 24 saat nöbet tutuyor.

[…] Kamyoncu Mehmet Okyar, “Yıllardır yapılması beklenen köprü bir türlü yapılmadı. Vatandaşlar tarafından yapılan bu köprüden çok fazla para alınıyor.” ifadesini kullanıyor.

[…] Adana İl Özel İdare Genel Sekreterliği yetkilileri, Türkiye’de kanunların olduğunu belirterek, önüne gelen herkesin köprü yapamayacağını söyledi. Yetkililer, “Hayır için köprü yapılsa dahi hukuki zemine oturtulmalı, ilgili yerlerden izin alınmalı.” dedi. Diğer taraftan Devlet Su İşleri (DSİ) ve Karayolları Bölge Müdürlüğü’ne geçen ‘Tuzla Köprüsü’nün ihalesinin yakın zamanda yapılacağı belirtildi. Açıklamada, söz konusu köprünün DSİ ile ortak yapılan bir protokolle ihale edileceği bildirildi.

Öncelikle Fidanoğlu biraderleri girişimci ataklarından dolayı tebrik etmek lazım. Bunlar Deli Dumrul değil basbayağı Zeki Dumrul imişler. Deli Dumrul hikayesini hatırlarsanız; Dumrul epey çılgın bir adamdı ve fizibiliteden anlamadığı için başarısız bir köprü girişiminde bulunup zarar etmişti. Kendisiyle ilgili derin bir analizi “Deli Dumrul’un Bilinci” diye bir kitapta okumuştum, laf arasında merak eden olur diye sıkıştırayım. Fidanoğlu kardeşler kimseyi zorla kendi köprülerinden geçirmiyor, neden deli Dumrul olsunlar? Boş söz.

Köprücü kardeşler devletin müfettiş marifetiyle bürokrasiye boğduğu bir işi müteşebbis mantığıyla halletmişler ve analarının ak sütü gibi helal bir kazanca imza atmışlar. Kamyoncunun şikayetlenmesine bakmayın, bizde “Allah bu kardeşlerden razı olsun, devleti beklesek elli sene daha köprü için müteahhit zengin ederlerdi, şimdi kısa yoldan limana ulaşıyoruz” demek yerine “köprüyü devlet yapsın, bunların aldığı para çok fazla” diye sızlanmak gelenektir. Ben devlet olsam, DSİ yetkililerinin boş laflarını umursamam, hatta bunları kovar, bu kardeşlerin köprü için yaptıkları tüm masrafı karşılar, kendilerine bir takdir beratı verir ve gelirlerini 10 sene vergiden muaf tutarım.

Popularity: 21% [?]

Seçimin ekonomik sonuçları

FST 23 Temmuz 2007

kofte.jpgBu konuda detayları Ekonomi Türk sitesine bırakarak ilk ciddi sonucu aktarmak isterim:

CHP’nin 22 Temmuz seçimlerinde büyük başarı yakalayacağı düşüncesiyle parti genel merkezi önünde stand açan köfteci ve dönerciler işsiz kaldı.

CHP’nin bu seçimlerde büyük başarı kazanacağı ve genel merkez önünde büyük bir kalabalık olacağı düşüncesiyle hazırlık yapılmıştı. Merkez’in karşısına köfteci ve dönerci standı açılmıştı. Gelen ilk sonuçlar partilerin morallerini bozarken, genel merkezde sadece basın mensupları, polis ve bir kaç da partilinin olduğu görüldü.

Ancak köfteci ve dönerciler hala satış umutlarını koruyor. Standakiler, “Daha erken, durum tersine dönebilir. Açılan sandık sayısı çok az. Büyük şehirler açıldığında durum belli olur. O zaman burası çok kalabalık olur” dedi.

Evet, dönerci esnafı bu işe tepkili, bakalım gelişmeler ne olacak. Benim tavsiyem tez elden AKP il, ilçe, belde başkanlıkları önüne doğru koşturmalarıdır. Girişimciye yol göstermek lazım.

Popularity: 11% [?]

“Ordu ile bizim bir alakamız yok”

FST 20 Haziran 2007

oyak.jpgOyakbank yabancılara satılmış, ortalıkta “nasıl olur, biz bankalar yabancıya peşkeş çekilmesin derken silahlı kuvvetler de bu işi yaparsa ne halt edelim, derdimizi kime anlatalım” diyenler var. Daha önce bazı emekli generallerin Oyakbank satılamaz, müsaade etmeyiz türü beyanlarını da hatırlıyorum. Konuyla ilgili Oyak genel müdürü Coşkun Ulusoy bir açıklama yapmış, ben ikna oldum, bakalım siz ne diyeceksiniz:

”Ordunun bankası olmaz. Ordu ticaret yapmaz, yapmamalıdır. Ordu bütün, hepimizin ortak göz bebeği olarak kanunda belirlenen görevleri yapar. Ticaret ordunun işi değildir. Ama bu insanlar maaşlarını kazandıktan sona kanunlar çerçevesinde bunu bir yerlere koyup ‘biz emekli olduğumuz zaman bize emekli maaşı ver’ diyorlarsa bunu yapıyor olmamızın yanlış olduğunu düşünmüyoruz. Aynı şeyi emekli sandığı da yapıyor ordu ile bizim bir alakamız yok. Askerin bankası demenin doğru olmadığını düşünüyorum.”

Allahtan Coşkun bey “ordu ile bir alakmız yok” demiş ki yanlış anlamaların önüne geçmiş. Öyle ya TSK ticaretle uğraşmayacağına göre işin aslı başka olmalı. Kısa bir araştırma ile işi çözdüm. Buradan ilan ediyorum, OYAK Giresun’daki Ordu’lulara ait bir yardımlaşma derneğidir, “Ordu’daki emeklilerindir” diyenler büyük hata yapar.

Neyse açıklama yeterli ve ikna edici olmuştur muhakkak.

Popularity: 16% [?]

CEO

FST 31 Mayıs 2007

bekir_coskunkman.jpgBugün Ekonomitürk sitesinde bir yazının yorumlarında Hürriyet gazetesine yapılan bir atıfla karşılaştım. Haberde CEO denen birilerinin en çok okudukları yazarlar sıralanasıymış. Hürriyet için verilen linke tıkladığımda “herhalde ekonomi yazarları çok okunuyordur” diye düşünüyordum ki karşıma tanıdık simalar, eski dostlar çıkıverdi. CEO’ların okuduğu 20 yazar listesinde ilk sırayı Bekir Coşkun alırken ikinciliği de Ertuğrul Özkök kapmış. Aynı gazeteden ekonomi yazarı Ege Cansen ise üçüncü olmuş. Kendisini Emin Çölaşan takip ediyor ki, aralarında kıyasıya bir yarış olduğunu tahmin etmek için kahin olmak gerekmez. Altın, Gümüş ve Bronzu kapan Hürriyet yazarları ilk 10 içine 6 kişi katmayı başarmışlar. Bu arada 5. sıradaki Yılmaz Özdil’in mevcut performansıyla önümüzdeki yıl Emin Çölaşan’ı geçebileceğine inanıyorum. Herneyse, işte işadamının, üst düzey yöneticinin tercihi Hürriyet olmuş ve şampiyon köşe yazarı Bekir Coşkun konuyla ilgili bir açıklama yapmış. Şöyle deniyor:

CEO’ların en beğendiği yazar Bekir Coşkun, kendi birinciliği ile ilgili olarak şu değerlendirmeyi yaptı: “İş dünyası başarılı. Onlar kendi işlerini iyi yapıyorlar. Ama devlet başarısız, siyaset başarısız, bürokrasi başarısız, toplum özellikle ’seçme’ gibi demokratik haklarını kullanmada başarısız. Niçin? Çünkü devlette, siyasette, toplumda yeterince CEO yok. Devlette ’Devlet adamları’ var, siyasette ’liderler’ var, bürokraside ’genel müdürler’ var, halkta ’çarıklı erkan’ var. Ama CEO’lar yok. Bu sıfat; sorumluluk yanında verimliliği, içtenliği, cesareti, aklı, yeteneği ve kazanmayı içerir ki, bu üstün insanların beğenisini kazanmaktan gurur duydum.”

Benim bildiğim Bekir Coşkun kapitalizmden, liberalizmden pek hazzetmez ama Türk CEO’su da kapitalizm ve liberalizm yani rekabet ve mücadele yerine devletten beslenmeyi sevdiğinden olsa gerek hemen anlaşıvermişler. Bekir Bey’in açıklamalarından pek birşey anlamadım, mesela ‘Devlette CEO yok devlet adamı var’ mealli sözüyle devlet elini eteğini mevcut işlerden çeksin de özel sektörcü CEO mantığı hakim olsun diyorsa, zaten AKP bunu yapmaya çalışıyor, devleti özel sektör mantığıyla sağa sola peşkeş çekmeye çalışıyor, bunu da tasvip ediyor mu acaba? Sonra CEO sıfatı bütün iyi özellikleri kapsıyormuş da haberimiz yokmuş, içtenlik gibi.

Laf aramızda geçenlerde çeşitli vesileler epey CEO ile biraraya geldim ve genel olarak “yahu bu adamlar kazma gibi, ne konuştuklarını bildikleri yok, ayıp olmasa düpedüz cahil diyeceğim, herhalde bende bir tuhaflık var” kanaatiyle yanlarından ayrıldım. Şimdi işin sırrı yavaş yavaş ortaya çıkıyor, düşünün Türk CEO’sunun kılavuzluğunu Hürriyet’in öncü kadrosu yapıyormuş. Üst düzey yönetici olmalarına rağmen anaokulu çocuğu düzeyinde analiz yapmalarına şaşmamak lazım. Şimdi taşlar yerine oturdu işte.

Öte yandan bu durum Bekir Coşkun’u tebrik etmeme de engel olmaz. Malum bu sitede Özdemir İnce (hayret ki CEO listesine girememiş) ve Emin Çölaşan kadar kendisine de yer vermekten mutluluk duymuşumdur. Zamanında DÖTÜ ve testisi sebebiyle buraya konuk ettiğimiz Bekir Beyin başarısını kutlar, Emin Çölaşan ve Yılmaz Özdil’e de “haydi bakalım çocuklar darısı başınıza” derim. Türk CEO’su, sana ise diyecek laf bulamıyorum, GS Üniversitesinden mi mezun oldunuz toptan be birader.

Popularity: 13% [?]

Tek Başına…

FST 3 Mart 2007

ygt.jpgŞu aralar AKP’den hazzetmeyen bir grup çaresizce iyi muhalefet arıyor, olmadık projelere ümit bağlıyor. Oy oranı en yüksek muhalif CHP maalesef pek iyi sinyaller vermiyor olmalı ki AKP karşıtı arayışlar devam ediyor. AKP içindeki özgürlük karşıtı ve rantçı, ahbap çavuş kollayıcı tavrı benimsemeyen, ancak dış politika ve ekonomide alınan mesafeyi şayanı takdir bulan biri olarak ben de çalışmaları ilgiyle izliyorum. Bu izleme sürecinde Ensonhaber diye bir sitede ilginç bir not ve Yiğit Bulut’un bir yazısı dikkatimi çekince meraklandım.

Devamı »

Popularity: 14% [?]

Müslüman Sol-1: İslamdan Sola Yol Çıkar mı?

FST 21 Aralık 2006

islamsol.jpgYazacağımı söylediğim Müslüman-Sol konusunu iki bölüme ayırmayı uygun dördüm. Öncelikle İslamın iktisadi yönü üzerine düşüncelerimi aktarmak istiyorum. “Sen de kim oluyorsun” demeyeceğinizi ümit ediyorum, bu alanda laf söylemeyen bir ben kaldım, o da tamamlansın. Söyleyeceklerimin ilginç olmadığını, yeni bir şey içermediğini de şimdiden söyleyeyim. Konuyla ilgili mürekkep yalamış kesim zaten bunları bilir. Bu yazı ikinci yazı öncesi bir giriş mahiyetindedir ve benim bakışımı yansıtması açısından önemli gördüğüm için yazdım, o kadar.

İslami kesimin okumuşlarının azımsanmayacak bir kesiminde sola meyil seziyorum. Bunların içinde alenen bunu ifade edebilen pek yoktur, Ahmet Hakan da takan olmadığı için sayılır mı bilemem. Eskiden böyle şeyler daha çok duyulurdu Hüseyin Hatemi’nin bir kitabı var mesela. O sebeple Mehmet Bekaroğlu’nun çıkışı ilginç sayılabilir. Tabii bir de müslümanlığı konusunda kendisine bilmeden yakıştırma yapmış olmayayım, Nuray Mert var. Ahmet Hakan ve Nuray Mert siyasetçi olmadıkları için tuzları kuru, sol kelimesini kullanmalarında mahzur yok ama Mehmet Bekaroğlu ikinci yazıda belirteceğim gibi ciddi bir risk üstlenmektedir. Hatta şimdiden söyleyeyim, bu hatayı işleyerek zaten olmayan siyasi geleceğini şimdiden sonlandırmıştır.

Önce bir tespit: Dikkat ederseniz “Kapitalist”, “Liberal”, ya da şimdilerde yaygın kullanımıyla “Neo-Liberal” kelimeleri sol kesim dışında İslami kesim tarafından da neredeyse tamamen reddedilen, mutlak kötü olarak önceden kabul edilen şeylerdir. Burasını aklımızda tutalım. Yani genel anlamda bir Müslüman Sosyalizme yarım ağız karşı çıksa bile Kapitalizm karşıtlığında çok net bir tavır içindedir. Sosyalizm sadece sosyalizm iken, Kapitalizm ya vahşidir, ya kan emicidir, ya da köpek balığıyla sazan balığının aynı havuzda yüzmesidir. Solun her zaman “sosyal adalet” vs. sebeplerle insancıl bir yönü olduğu ikrar edilmek zorunda hissedilirken Kapitalizm, iktisadi liberalizm, neo-liberalizm “mutlak” kötüdür, iğrenç bir şeydir, bunlarla ilgili olumlu ifade kullanan ayıplanmayı hak eder. Sebepleri başka bir yazıya konu olabilir ve muhtemelen o yazıyı yazma fırsatım olmaz, belki bir ilgilenen çıkar diye duyurayım. Yukarıda bahsettiğim gibi, Hüseyin Hatemi’nin eski bir kitabı var, demek istediğimi oradan da izleyebilirsiniz. Zaten kendisi bugün de aynı görüşlerini tekrar etmiş.

Gelelim İslam ve çeşitli renkleriyle solculuğa. Görebildiğim kadarıyla İslamın solculuğu ile ilgili tek tutturulan yer “sosyal adalet” konusudur. Solculuğa meyilli müslüman dostlarımı üzme pahasına söyleyeyim ki, ben sosyal adaletin fiilen imkansız bir hayal olduğuna, tabii bir durum olmadığına inanıyorum ve maalesef İslam’da bugün Almanya, Fransa, Türkiye gibi ülkelerde uygulandığı haliyle Robin Hood temelli sosyal adalete çıkan tek kapı bulmak mümkün olmadığını düşünüyorum.

Hemen itiraz edecekler için şunu hatırlatayım. Sosyal adalet ile kastettiğim bizzet “devletin” vergi toplayıp bununla ücretsiz eğitim, sağlık hizmetini üstlenmesi, okul, hastane işletmeciliği yapması, çeşitli kesimlere sübvansiyon dağıtması, işsizlik yardımı, çocuk yardımı türü yeniden dağıtıcı işlere girmesidir. İslamda ise devlete böyle bir rol biçildiğine dair çok zorlama yorumlar hariç yol bulamazsınız. Hatta tek meşru vergi olan ve aktif değer üzerinden alındığı için malı tüketme ihtimaline binaen ticari ve sınai faaliyetleri teşvik eden zekat dışında bir vergi dahi yoktur.

Böyle birkonu tartışılırken hemen yöneltilen “Peki iş güç yapamayacak noktaya gelmiş, aciz insanlara ne olacak?” sorusuna gelince. Bir defa bu durumda birileri varsa, görev asla öncelikli olarak devlete veya merkezi bir otoriteye ait değildir. Zor durumdaki bir ferde yakından uzağa akrabaları bakmakla “yükümlüdür”. Yani burada bir merhamet, iyi niyet, sadaka filan söz konusu değildir. Bu yasal bir haktır. Düşkün kimseye bakmakla yakınları mükelleftir. Bu da mümkün değilse o şahsa zekat verilmelidir. Bu da dilenciye verilen para anlamında değildir. Yine yasal bir haktır. Tüm yollar kapanırsa merkezi otorite devreye girer.

Halbuki bugün solculuk olarak seslendirilen “sosyal adalet” sisteminde insanlar birbirinin merhamet hissine bırakılmamalıdır, bu iş devletin görevidir denerek ilk aşamada vazife devlete yüklenmektedir. Bu da akıl almaz suistimaller, vergi yükleri, ahlaki açmazlar, ekonomik problemler doğurmaktadır. Bakınız: Fransa ve Almanya’daki durum.

İslam ve sol hülyasındaki dostlara bir kötü haber daha vereyim. İslam sosyal adalet dışında ekonomik anlamda alabildiğine serbestiyetçi, bırakınız yapsınlarcı “neo” liberal bir damara sahiptir. Faiz yasağı ve zekat dışında ekonomik alanda pür liberal diyebilirsiniz. Zekat vergisi bizim şimdiki vergilere göre devede kulak sayılır (Müzmin Anonim ile bir ara bu konuyu tartıştığımızı hatırlar gibiyim), faiz de murabaha gibi hile-i şeriyye yöntemleriyle zaten delik deşik edilmiştir. Kaldı ki, diyelim faiz yasağı hile ile delinmedi, sosyalizm taraftarı müslüman düşünürlerin çaresizce iddia ettiği gibi kapitalizmin tek esası, temel prensibi de faizli işlemler değildir. Sermaye birkiminin kar gibi yolları da vardır. İslamın serbest ekonomi düsturuyla hareket eden Araplar Endonezya’dan Avrupa içlerine kadar işlem maliyetlerini düşürecek kolaylıklarla inanılmaz bir iktisadi canlanmaya öncülük etmişlerdir.

Sosyalizme ılımlı müslüman dostlara daha da kötü haberlerim var: Hz. Muhammed serbest piyasa dostu, ürün fiyatlarına sınır konmasını yasaklayan yani görünmeyen eli kabul eden, bizzat uluslararası ticaretle meşgul olmuş biriydi. Bazılarının zannettiği gibi İslamda fakirlik de övülen bir şey değildir. Üstelik ferdi mülkiyet kutsaldır, bir yahudi vatandaşın arsasının çok az kısmının cami inşaatı için işgaline izin verilmemesi gibi örnekler çoktur. İşçi-işveren ilişkilerinde esas olan sözleşmedir, işçi ya da işverenin birbirine üstünlüğü yoktur. Bunlar uzar gider, benden çok ehil olanların ilgi alanına girer, merak edenler İktisat Tarihçilerine başvursun.

Kısaca şunu diyorum. İslamdan sola ya da sağa ya da daha açığı sosyalizm ya da iktisadi liberalizme çıkar yol arayışına girerseniz, iktisadi liberalizmle ilgili sayısız düstur bulmakta zorlanmazken sosyalizm, sosyal demokrasi, sosyal adalet, Robin Hood gibi konularda çok marjinal yorumlar, zorlamalar dışında birşey elde edemezsiniz.

Hoş, böyle bir arayışa niye girilsin, çoğu boş işler bunların, biz Türkler her zaman olduğu gibi taraftarane hareket edip işleri sulandırırız, o ayrı bir mesele. Bunları yazma sebebim tamamen konuyla ilgili düşüncelerimi açık etmekten ibaret. Karından konumak istemiyorum.

Peki İslam ile ilgili görüşüm nedir?

Ben İslam dininin günlük hayatı insanlar için basitleştirmeye çalışan, kolaycı anlayışına hayran biriyim. Tırnak keserken hangi parmaktan başlanır türü tuhaflıklara, ahmak adamların fetva adıyla oluşturduğu saçmalık külliyatlarına, cahilce tefsirlere de güler geçerim. İslam dini insanları ip cambazı gibi tedirgin hareket etmeye sevk etmez, bir takım yasaklarla günlük hayatta zinde kalmaya teşvik eder, zorlaştırmaz kolaylaştırır. Aksini söylüyorsanız, buyrun sizin dininiz sizin olsun.

Ya komünizme ne diyorum?

Bana göre vasat bir insan için ideal sistemdir. Mesela ben komünist sistemde çok rahat edeceğime inanıyorum. Etik olarak da çok problemli bulmuyorum. Yalnız bu çarkın dönmesinin kolay olmayacağını düşünüyorum. Yani, iyi birşey gibi duruyor, en azından herkesin eşitliği sağlanacak, konforsuz da olsa vasat bir hayat vaat ediliyor. Hele hele sosyal demokrasi gibi kazanandan zorla alıp yatana veren sistemlere göre çok daha idealdir. Yani bana göre eski Rusya Almanya’dan etik açıdan daha düzgün bir yer sayılabilir. Maalesef komünizmin uygulaması pek istendiği gibi gitmedi. Ben bunun Stalin veya başka bir sebebe bağlanması konusunda da şüpheler taşıyorum. Bu tür eşitleme amaçlı bir ideal, hele de üretim imkanları anlamında mülkiyeti de yasaklıyorsa çok sıkı bir merkezi kontrole dayanmak zorundadır. Yani Stalin tarzı olmasa Rusya çok daha önceden göçüp giderdi diye düşünüyorum. İşte komünizm (yahut her tonuyla sol ideolojiler) konusundaki tek çekincem bu. Çarkın dönmesi maalesef çok sert tedbirler gerektirebilir. “İnsanlar bilinçlenince problem kalmaz” diyen olursa sadece acı bir tebessüm gönderebilirim, ben insanoğlunu gayet yakından tanırım, ütopik düşünmeye hiç gerek yok.

Sonuç, İslamdan sosyalizme yahut daha soft hallerine yol arayanın eli boş kalırken kapitalizme yol arayan ise istemediği kadar malzeme bulabilir. İstediğiniz kadar “vahşi”, “neo” deyin, vaziyet budur.

Popularity: 6% [?]

O da tamam oldu

FST 23 Ağustos 2006

cinmm.jpgBir bu ithamı duymamıştım, o da tamam oldu. Çin malları ile ilgili 3-4 senedir yerli üreticiden o kadar çeşitli şikayetlenmeler duydum ki, artık hiçbir şey beni şaşırtmaz derken yanıldığımı anladım. Gene bildik laflarla Çin mallarını şikayet eden sektör temsilcisinin biri şöyle diyor:

Çin malı pazarlarda 3-5 YTL. Bu hazır giyim konfeksiyonun hammaddesi kimyasaldır. Bu paraya yapılması mümkün değil. Dünyanın her yerinde başladı bu tehlike; kimyasal madde cilt kanseri yapıyor. Adam cilt kanseri olmuş nereden olduğu belli değil. Halbuki kazak ve gömlekler, kimyasal bir boya ile renklendiriliyor, standartlara uygun değil. Sonra bakıyorsun Versace gibi markalar koyuyorlar. Bunlara artık ‘dur’ demek lazım. Kaliteli mal üretiyoruz biz. Dünyanın her tarafına mal yapıyoruz ama maliyetlerimiz yüksek.

Evet, Türk tekstil müteşebbisi yoğun çalışmaları sonunda cilt kanserinin sebeplerinden birini tespit etmiş, dünya bilimine katkıda bulunmuştur: Çin malı kıyafet. Tabii “bunlara artık dur demek lazım” da ben şu kimyasal madde meselesini anlamadım. Türk konfeksiyoncusu kimyasal olmayan saf kök boya, soğan kabuğu suyu, kuşburnu filan mı kullanıyor? Kimyasal olmayan madde, boya mı var? Yahut Türk malları hep bembeyaz da ben mi dikkat etmedim.

Neredeyse Türkiye’deki yobazların bikinililere saldırmasının ardında da Çin malı etkili oluyor denecek. Aspirin gibi sebep, istediğin yerde kullan. Hürriyet’e ilham etmiş olayım.

Popularity: 10% [?]

Sakınca Nerede?

FST 23 Temmuz 2006

yak.jpgEmekli generallerin en popülerlerinden biri olan Osman Özbek OYAK Bank’ın Fransızlara satışının gündemde olduğu şu günlerde “şerefli bir Türk subayı olarak Oyakbank’ın yabancılara satılmasını kabul edemiyorum” demiş. İlk anda kulağa hoş gelen, alkışlama isteği uyandıran bu cümle, üzerinde biraz düşünülüp haberin detaylarına inildiğinde akla bazı sorular getiriyor. Mesela ben OYAK’ın ihale ile kazanıp “yabancılara peşkeş çektirmedik, bizde kaldı” şeklinde özelleştirmeye karşı çıkan sendika tarafından dahi kınanmayan ERDEMİR’in Fransızlara devri söz konusu olduğunda paşadan benzer bir tepki duyduğumu hatırlamıyorum. Oyakbank ile ilgili gelişmeler haberde şöyle özetleniyor:

[…] Son yıllarda Oyakbank’ın askerî birliklerin büyük bölümünde etkinliğini artırdığını ve askerî personelin büyük bir bölümünün bu bankayla çalışmaya başladığını hatırlatan Özbek, “Bu güveni sarsacak kararlardan sakınılması gerekir.” diye konuştu. Özbek, bankanın yabancılara satılmasının askerî açıdan da bazı sakıncalar doğurabileceği uyarısında bulundu.

[…] Milliyet Gazetesi yazarı Metin Münir’in iddialarına göre Oyak, bankanın tamamının satışı için uluslararası yatırım bankası Morgan Stanley’e tam yetki verdi. Yaşanan bu strateji değişikliğinin temelinde Oyak’ın finanstan çekilerek yatırımlarını demir-çelik sektörüne kaydırmasının yattığı öne sürülüyor. Basında çıkan haberleri yalanlamayan Oyak’ın, satış için çeşitli gruplarla temasta bulunduğu ifade ediliyor.

Osman Özbek’in “milli hassasiyet” ile ilgili sözlerine bir diyeceğim yok ama acaba paşa öncelikle bir ülkenin ordusunun o ükedeki en güçlü bankalardan birine sahip olmasında bir anormallik aramak durumunda değil midir? Bu bankada sadece askerlerin değil, bir darbe durumunda parasını güvenceye alma düşüncesindeki garantici sivillerin de parası mevcut. Haliyle ortada diğer bankalara göre “silahlı” bir banka olmaktan kaynaklanan haksız rekabet durumu var. Nitekim OYAK’ın “sivil” yöneticilerinin bazı eski beyanatlarında aba altından sopa gösterdiklerini de hepimiz hatırlarız. Şu halde Oyakbank’ın satılması ülke için fevkalade hayırlı bir iş olmakla kalmaz, Türk ordusunu da böyle saçma polemiklerin dışında tutarak kendi işine yoğunlaştırır. Dünyanın neresinde “askerlerin banka açtığı ve bu bankanın yabancıya satılmasıyla sakınca oluştuğu” gibi absürd gündemler oluşur?

Başka haberlerde OYAK’ın Erdemir borcu sebebiyle bu satışı yapmak zorunda kaldığı da söyleniyor. Sebep ne olursa olsun, OYAK ya tamamen ortadan kalkmadıkça, ya da olması gerektiği gibi biryardımlaşma kurumuna dönüşmedikçe bu anormal konular hep gündemde kalır. Osman Paşa artık emekli olmuş durumda, daha ziyade ulusalcı stratejilerle uğraşıyor ama muvazzaf komutanlara tavsiyem YAŞ sonrası ilk olarak OYAK’ı ticaret ve sanayi alanından çekerek bu sıkıntıdan kurtulmalarıdır. Yoksa ülke olarak daha çok başımız ağrır.

Popularity: 8% [?]

Beyaz Yaka-Mavi Yaka: Statistically Significant

FST 20 Temmuz 2006

gs.jpgBarometre başlıklı yazıda Ekonomi Türk sitesine pasladığım bir yazıdan bahsetmiştim. Daha sonra avarelikten ilgili haberin detayına baktım ve ortada tuhaf bir şeyin olduğuna karar verdim. Öncelikle haberde adı geçen akademisyen Bilkent üniversitesinden bir doçent. Kelli felli yabancı akademik dergilerde yazıları çıkmış. Bu yayın listesiyle dünyanın neresine gitse iktisat okullarında el üstünde tutulur. Ben BJK ve FB ile ilgili iktisadi analizlerini ihtiva eden iki makalesine baktım. Journal of Economic Psychology (2005, 26) dergisinde “Long Live Fenerbahce: Production Boosting Effects of Football in Turkey” başlıklı makalede şöyle bir yer var:

“… There might be various reasons why Besiktas’s domestic wins still affect industrial production. Fenerbahce and Galatasaray are archrivals. Therefore, wins of either team in the domestic league may decrease the morale of the fans of the other team. Therefore, the possible positive effect on industrial production caused by better moods of Fenerbahce (or Galatasaray) fans might be cancelled by the effect of the worse moods of the fans of the other team. However, this cancellation effect may not be present for Besiktas. Thus, we could observe the effect of Besiktass success on domestic games, but not for the other two.

Daha yakın tarihliSucess in Soccer and Economic Performance Evidence from Besiktas- Turkey”, RISEC 53(2), 260-74 başlıklı makalenin sonucunda ise şöyle deniyor:

In this study, we try to assess any relationship between economic performance and the success of a popular Turkish team: Beşiktaş. The success of a soccer team may motivate workers to be more productive and this may boost the economic performance. Thus, we study how workers’ happiness affects industrial performance and present statistically significant evidence that there is a positive feedback from workers’ happiness to industrial performance using a transfer function analysis. The magnitude of this positive feedback is an increase in the monthly rate of industrial growth for the games won by Beşiktaş in European cups. Moreover, this increase is higher if these wins occur in displacement (the home of the rival team). However, we are not able to find this positive feedback in Turkish National League games in a statistically significant manner. There is a canceling effect for the supporters of rival clubs of Beşiktaş, which may offset the positive effects of Beşiktaş in the national season.

Türkçe tercüme için zamanım yok, boş bir arkadaş çevirirse ekleriz, anlayan anlamıştır, yalnız merak ettiğim bende oluşan “bu tür bir çalışma neden yapılır” sorusu sizin de aklınıza geldi mi? 3 büyük takımın geçmiş yıllardaki toto neticeleri ile muhtelif ekonomik göstergelerin bir araya getirilmesini takiben çok önemli ve doğruluk payı varmış gibi sonuçlar çıkarmanın tutar yanı var mı? Rastgele bir 2. lig takımının, bir Voleybol takımının vs. son 50 yılda aldığı neticelerden de bir alay “istatistik açıdan anlamlı” bulguya ulaşılamaz mı? Haydi bunları kabul ettik, anlı şanlı birinci sınıf yabancı “hakemli dergiler” bu yazıları incelemiş, önemli bulmuş basmış, Sabah Gazetesine işin yansıma biçimine ne diyelim? Gazetede yer alan ifadelere bakın:

[…] Futbol tutkusu herşeyin önünde olduğu Türkiye’de üç büyüklerin sanayi üretimindeki artışı da etkilediği anlaşıldı. Özellikle Avrupa kupalarında oynanan maçlardan zaferle dönen Türk takımları, sanayi üretimini olması gerekenden yarım puan fazla çıkmasına neden oluyor. Bu konuda üç büyüklerin arasında Beşiktaş önde geliyor. Beşiktaş, Avrupa’da bir maç kazanarak döndüğünde o ayın sanayi üretimi yüzde 0.51 daha fazla artış gösteriyor. Yani, artış örneğin normal koşullarda yüzde 7 olacaksa, yüzde 7.51 şeklinde gerçekleşiyor. Fenerbahçe 0.26 puanlık artışa neden olurken Galatasaray sanayi üretimi artışını çok fazla etkilemiyor. Ancak Galatasaray, UEFA ve Süper Kupa’yı aldığında sanayi üretimine etkisi yüzde 0.31′lik daha fazla artış oldu.

[…] GALATASARAY’IN sanayi üretimindeki artışa etkisinin düşük kalması tarafrtarlarının ağırlıklı olarak beyaz yakalı olmasından kaynaklanıyor. Berument’e göre Galatasaray taraftarını harekete daha çok yarı final veya final gibi kritik maçlar harekete geçiriyor. Sarı-kırmızılı taraftarlar beyaz yakalı olduğun için de kulübün başarısı kendini bankcılık ve finans sektöründe daha çok hissetiriyor.

Yüzde 0.51 vs. rakamlar neyin nesidir, böyle rasgele kafaya esildiği gibi iki ayrı kalem seçilip bir istatistik programına yüklendikten sonra biri diğerini şu kadar etkiliyor demenin hakiki dünyada ne manası olabilir? Cim Bom kazanırsa beyaz yakalılar sevinip daha çok çalışıyor, BJK kazanırsa mavi yakalılar demek için elde istatistik var mı? Galatasaray, BJK, Fenerbahçe gibi takımları gerçekten beyaz yakalılar, mavi yakalılar vs. destekliyor diye önden bir araştırma mı yapılmış? Her takımın idarecisinin kafadan salladığı 30 milyon GS’li, 50 Milyon FB’li, 20 Milyon BJK’li istatistikleri ve “Birgün herkes Fenerli olacak” türü laflar dışında ortada bir bulgu var da biz mi duymadık?

Bu akademisyenlerimiz Bilkent gibi itibarlı bir kurumdalar, ama kusura bakılmasın ben bu işten birşey anlamadım. Bir sürü zaman ve emek harcayıp sonunda BJK Avrupa’da maç kazandığında sanayi üretimi binde 5 artıyor denirse ben de “şu arkadaşlara ülkemizi dünya bilim camiasında temsil ettikleri için 500 USD verilsin, yalnız lüzumsuz işlerle bir daha uğraşmamaları için 50 sopa atılması da ihmal edilmesin” derim. Bilime saygılıyım dediysem sabrım da sınırsızdır demedim ya.

(Not: Ekonomiden anlayanlar ben dahil avamın kafasına girecek şekilde konuyu açıklarsa ben de buradan hocaların 50′şer sopasını geri alırım.)

Popularity: 13% [?]

Kısa Bir Not: At Arabası

FST 16 Temmuz 2006

atarabasi.jpgSon 15 gündür koşturmaca içindeyim, bakmayın tatildeyim filan dediğime, daha -kısa- bir süre muntazam yazı yazabileceğimi zannetmiyorum. Yalnız, detayından sonra bahsedeceğim görüşme ve gezilerimin birinde uzunca sohbet ettiğimiz sevgili Veysel Aratlıoğlu şu dönemde teknolojiye karşı geleneksel yöntemlerle işsizliğe bir nebze çare bulunabilir dediğinde kendisine çok önceden yaptığı bir yorumu hatırlattım.

Veysel beyin daha önce “otomatik akbil yerine etten kemikten biletçiler, kamyonetler yerine hamallar şu ara düşünülmeli, eksik istihdam işsizlikten iyidir” mealindeki yorumuna binaen yükselen benzin fiyatlarına mukabil at arabalarının da tekrar gündeme getirebileceğini hatırlatmıştım. İkimiz bu konuda hemfikir iken, geçen gün konuyla ilgili bir yazı görünce hemen kendisini haberdar ettim. Urfa’da at arabasının yeniden canlanmasından bahseden haberi Liberal Hareket sitesi de bir şekilde konu etmiş, “böyle giderse samanla arpaya da dolaylı vergi konur” şeklinde daha farklı -ve doğru- bir yorum yapmış.

Toplumca bilgi çağına girdik, dijitalleştik filan derken, içmeye ayranı olmadan ayakyoluna tahtırevanla gitmeye fazla adapte olmuş gibiyiz. Çağ atlayalım derken ayak-yorgan dengesini de şaşırdık. Hepimiz arabaları atıp birer at edinelim demiyorum ama bu at arabası meselesini daha ciddi düşünmekte fayda var gibime geliyor. Urfa’da belki bu iş eskiden beri vardır lakin akaryakıt fiyatları böyle giderse Anadolu’da benzer gelişmeler beklenebilir. Piyasa bu, neyin ne olacağını kestirmek mümkün değil, o işini fevkalade iyi bilir.

Not: Kıvanç Tarhan bey bir önceki yazıda ünlü bir yazarımızın ufuk açıcı yazısını hatırlatmış, gerçekten 3. Kolordu ve bir iki komutanını fiilen tanıyan biri olarak çok eğlendim. Dönüşte iki laf ederim artık.

Popularity: 11% [?]

« Geri - İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş