'Medya' Arşivi

Bir Yorumcumuz Hürriyeti Yakalamış

FST 4 Ocak 2008

wwwrandomhousecom.gifKıdemli bir yorumcumuz Hürriyet gazetesinin lüzumsuz bir haberi kaynak göstermeden nasıl çaldığını fark etmiş, ben de burada dünya aleme ilan ediyorum. İşte yorumcumuzun yazısı:

Gazetelerimizin ozellikle kadin sayfalarinda hemen hemen her gun eften puften haberler cikmasi gayet alisilmis birsey. Ama tuhaf olan bu tur sacmaliklari bile bizim gazetelerimizin kendilerinin yazamamasi ve sagdan soldan bazi yazilari asirip kaynak gostermeksizin Turkce’ye cevirmeleri. Gecenlerde Hurriyet gazetesinin internet sayfasinda 30 yasin uzerindeki kadinlara koca bulma yontemlerini ogreten bir yaziyi
okurke, yazidaki bazi ifadelerin tam da Ingilizce’den ceviri gibi durdugunu fark ettim. Hemen yazidaki birkac ana kelimeyi kullanarak google’da bir arama yaptim. Sonuca ulasmam 3 dakikadan kisa surdu. Gercekten de yazida gecen cumlelerin birebir aynisini iceren bir kitap alintisi vardi. Hurriyet’teki yazi su. Orijinali ise su sayfada.

Devamı »

Popularity: 23% [?]

“Yunan’ın Çupra Hevesi”

FST 31 Aralık 2007

kardak_krizi_02.jpgStar gazetesi böyle bir başlık atmış, herhalde bizim gibi 3 tarafı denizle çevrili Yunanistan’daki balıkçılık üzerine bir haber olmalı derken işin içine SAT komandolarının da karıştığını fark ettim. Olay meşhur Kardak kayalıkları ile ilgiliymiş, hani şu Çiller’in başkomutanlığında Yunanlıların çıkardıkları keçileri Türk çobanlarının taarruzla geri püskürttüğü, ulusumuzun göğsünü kabartan tarihi ve destansı muharebe, hatırlarsınız. (Ben böyle hatırlıyorum, şurada başka rivayet var). Haberde şöyle deniyor:

Devamı »

Popularity: 39% [?]

Taş Devri

FST 27 Kasım 2007

fred.jpgBekir Coşkun’u epeydir okumuyordum, 22 Temmuz sonrası hala kendine gelemiş gibi abuk subuk laflar ediyordu, gene de okumayacaktım ama bir haber sitesi alıntılayınca nedir diye baktım. Kıllı ayılar üzerine bir belgesel denemesi mi derken konunun tarih olduğunu fark ettim. Bekir Beye bir mektup gelmiş, kendisi de bu mektup üzerinden Ortaçağa dönüldüğünü anlatıyor. Ne ilginç, ben de bana gelen mektuptan bahsedecektim, Bekir Beyin mektubu ile çakışmış oldu. Önce ona gelen mektubu aktaralım:

Ben bir şirkette çalışıyorum. Cuma günü kardeşimle öğlen tatilinde yemeğe çıktık. Biz çoğu zaman Ümraniye’ye gideriz. Yine öyle yaptık. Ümraniye’de ’cuma’ olması sebebiyle yine birçok işyeri kapalıydı.

Ender açık yerlerden (…..) mağazasına girdik. Mağazanın sahibi, kapalı bir bayanla münakaşa ediyordu.

İlk bakışta bunu anlayamadık. (Neyi anlayamadınız, FST)

Sonra (…..)nın sahibinin yüksek sesi dikkatimizi çekti.

Kapalı kadın, bugünün cuma olduğunu söylüyor, ısrarla mağazanın kapatılmasını istiyordu.

(……) sahibi ’Burasının İran olmadığını’ tekrarlıyordu.

Kapalı kadın sinirlenip gitti.

Ama (…..)nın sahibi bir önceki sefer o kadının erkekler ile geldiğini ve mağazayı yıkacaklarını söyleyip gittiklerini bize anlattı.

Çok korkmuştu…”

Kadın da Bekir Coşkun gibi kesik kesik edebiyat parçalıyor anlaşılan. Yekün 50-100 kelimeyi rastgele arka arkaya dizerek gazete köşesi doldurma usulünü okuruna da bulaştırmış Bekir Coşkun. Bir de bitişe bakın “çok korkmuştu”. Sanki ilkokul öğrencisi edebiyat dersinde “öykü” yazıyor. Mübarek Kemalettin Tuğcu’yu geçmiş. Ha, dükkan sahibine bak, burasının İran olmayacağını “tekrarlıyormuş”. Bu arada, Bekir Coşkun’un okuru anlatınca hatırladım. Evet, Türkiye’de şu anda müthiş bir din zorbalığı, mahalle baskısı furyası var. Üstelik Bekir beye Ramazan baskısı intikal etmemiş. Geçen Ramazan ayında benim epostama şöyle bir mesaj gelmişti, sizinle paylaşayım:

“Sayın FST,

Ben öğle yemeklerini Nişantaşı civarında yerim. Söylemesi ayıp öğün başına 30-40 papel bayılırız, tuzum kuru sayılır. Neyse konuya gelirsek, bayrama birkaç gün kala hem ailece kutlama için likör alırım diye o gün öğle yemeğini İstiklal Caddesi üzerinde yiyeyim dedim. O da ne, saat 12.00 civarı ve cadde bomboş. Açık tek dükkan yok. Az ileride bir grayder ve iş makinası görünce oraya yöneldim. Biri başörtülü 3-4 kişi dükkan önünde bekleşiyordu. “Selam bayım, acaba bu kahrolası yerde ne olup bitiyor, sormamda mahzur var mı” dediğimde kaba yapılı, sakallı, takkeli biri tokadı yapıştırarak “bugün Cuma, enseni kapa” şeklinde kendince bir şaka yaptı.

Meğer o gün Cuma imiş. Bu şahıslar da AKP’nin iktidara gelmesinden güç alarak Cuma namazı sırasında açık dükkanları yıkmaya gelmişler. Kendilerine “burası Çağdaş ve laik bir ülke, bugün hayattaysanız, namazınızı, üstelik sokakları işgal ederek de olsa, kılabiliyorsanız bunu laik cumhuriyete borçlusunuz” diyerek çıkıştım. 7-8 defa “Türkiye İran olmayacak” diye tekrarlarken türbanlı kadın “eee, yetti be papağan gibi kafa ütüledin” derken sakallılar ellerindeki kazma ve küreklerle hücuma geçtiler.

Güç bela kaçtım, Şişli’ye döndüm. Bari Ramazan Bayramında içmek üzere likörümü alayım diye girdiğim şarküterinin sahibi “artık içki satmıyoruz, mübarek ay, sabret biraz” diyerek beni azarladı. Kendisine “bugün burada şarküteri işletebiliyorsa bunu çağdaş cumhuriyet kazanımlarına borçlu olduğunu” hatırlatmama rağmen “başlatma be kazanımına, yok içki filan Ramazanda, başka kapıya, yan tarafta Tekel bayisi var” diyerek bağırmaya başladı. Ben “Türkiye İran olamaz” diterek çıkarken “Orucu biz tutalım, bayramı bunlar yapsın, ne ala memleket” diye homurdanıyordu.

Evet Fethi bey, İstanbul başta nice kentlerimizde hergün bu manzaralarla karşılaşılıyor. Çağdaş, ilerici, içkisi ve eğlencesindeki modern insanlar; gerici, yobaz, abdesti ve namazındaki mahalle erbabınca rencide ediliyor. Gün geçmesin ki cuma namazında açık bir dükkan sahibi tehdit edilmesin, kazma ve küreklerle çarşılar yerle bir edilmesin. Ramazanda açık bir lokanta görmek mümkün mü, bakın etrafınıza. Öğle vakti aç kalıyoruz, işte çağdaş cumhuriyetin geldiği nokta. Başı açık insanlar saçlarından tutulup sokaklarda sürünüyor, çarşaf giymeyene fahişe gözüyle bakılıyor. Ne yazık, ne kadar yazık.

Sizin çağdaş kazanımlara bağlılığınızı biliyorum, bu sebeple bu mesajı size gönderdim. Umarım okurlarınızla paylaşır, tehliknin farkında olduğunuzu gösterirsiniz.

(…………) (………)

Bu mesajı o zaman almış ve “Allah Allah ben başka bir yerde mi yaşıyorum, Ramazan günü neredeyse oruçlu adam yok, lokantalar tıklım tıklım dolu, Cuma vakti dışarıda namaz kılanı çiğneyip geçen bir sürü de kılmayan var, eskiden “ayıp olur” diye dükkanı kapatırlardı şimdi o da yok, herkes alışverişinde. Ortalık da Tekel bayisi dolu. Başı açıklar fıstık gibi işinde gücünde, başı örtülüler ne devlette ne özelde çalıştırılmıyor, ne iş” diye düşünmüştüm. Halbuki yanıldığımı anlıyorum. Demek ki iş başka imiş. Bekir Coşkun’a gelen mesaja göre yakında kazma, kürek timleri Cuma namazında açık yerleri toza çevirecek, en iyisi ben girişimci davranıp hafriyat işine gireyim. Eski bir kamyon, 8-10.000 YTL’ye denkletiştirilebilir.

Ha, unutuyordum, Bekir bey gelişmeler üzerine bunun üzerine şu sonuca ulaşmış:

Başta İstanbul’un kimi semtleri olmak üzere birçok tutucu kentte cuma günleri işyerlerinin, çarşıların, mağazaların tarikatların baskısıyla kapatıldığını biliyoruz. (Kim biliyor, FST)

Kimi esnaf isteyerek…

Kimisi tehdit ile…

İşte tam bu sırada, yani dün eski TBMM Başkanı, AKP’nin en öndeki üç isminden birisi Bülent Arınç, Meclis’in “cuma günleri” tatil olmasını istedi, biliyorsunuz.

Devletin tepesindeki koltuklar el değiştirip de karşı devrim Türkiye’yi ele geçirdikten sonra işte böyle oldu.

[…] Artık dinciler daha cesur, daha iddialı, daha sabırsız, daha yırtıcı, daha hırçınlar.

Ve ortaçağa yolculuk sürüyor

Hadi Türkiye… Ortaçağa doğru… Yuvarlana yuvarlana…

Hmm. Ortaçağa yuvarlanıyoruz. Şu ortaçağ lafı da garip. Ben ilkokulda okurken Fatih çağ kapattı çağ açtı filan denirdi. Acaba bu bizim uydurmamız mı yoksa Batılılar da Ortaçağın sonu olarak İstanbul’un Fethini mi görüyor bilen varsa söyler. Çok da önemli değil ama Ortaçağ denen dönem Doğu dünyası için Batıya nazaran daha iyidir, fıstık gibi diyemem belki ama Katolik dünyasının engizisyonuna göre filan yunmuş yıkanmıştır.

Ortaçağı yeniçağı bilmem ama Bekir Coşkun ve okurları hala pütürlü Taş Devrini yaşıyor gibiler. Bekir Coşkuntaş misali. Fred bile sizden akıllı be.

Popularity: 49% [?]

Nesin Kışlası

FST 22 Kasım 2007

nesin.jpgHürriyet gazetesi ile uğraşırken bunun karşı taraftaki muadili Zaman bazen gözümüzden kaçabiliyor. Bülent bey haberdar etti, malum Zaman gazetesi Ali Nesin ile uğraşıp duruyor. Aziz Nesin’in çocuklar için kurduğu bir vakıf, İzmir’deki matematik kampı filan zırt pırt Zaman gazetesi fişteklemesi, gayretli muhbir eliyle basılıyor, rencide ediliyor. Daha önce konuya değinmiştim ama bugünkü haber Zaman’ın artık iyi bir köteği hak ettiğini gösteriyor. Şöyle denmiş:

Aziz Nesin Vakfı’na ait suçlamalara bir yenisi daha eklendi. Yurtta kalan bir kız çocuğuna taciz iddialarıyla uzun süre gündemi meşgul eden vakfın ‘Alman casusları’ barındırdığı iddia ediliyor. Taciz skandalının ardından denetim yapan müfettişler, çok sayıda Alman vatandaşının yurtta kaldığını ortaya çıkardı.

Teftiş raporuna göre, askerlik yapmak istemeyen Almanlar, Türkiye’de Aziz Nesin Vakfı’nda bir yıl görev yaparak bu görevi yerine getirmiş sayılıyor. Vakıfta askerlik için bulunan 3 Alman’ın yanında çok iyi Türkçe konuşan Alman bayanlar da görev yapıyor. Teftiş kurulu ‘hangi amaçla vakıfta bulundukları belirlenemeyen’ Almanları Milli İstihbarat Teşkilatı ve İçişleri Bakanlığı’na rapor etti. Vakıflar Genel Müdürlüğü de vakfı mahkemeye vermeye hazırlanıyor. Vakıf Başkanı Ali Nesin ise iddialar karşısında cevap vermekten kaçınıyor.

Simon Westter, Moritz Shalkes ve Philip Nauman isimli Almanlar, Aziz Nesin Vakfı’nda askerlik görevi için bulunuyor. Alman vicdani retçiler, ’sivil hizmet’ adı verilen bu uygulama ile yurtiçinde ve dışında Alman devletinin izin verdiği sivil toplum kuruluşlarında görev yapabiliyor. Listedeki 239 kuruluştan 140′ının misyonerlik kuruluşu veya kiliseye bağlı olduğu belirtiliyor.

[…] Alman Gizli Servislerinin Türkiye Operasyonları’ adlı kitabın yazarı Talip Doğan Karlıbel, Aziz Nesin Vakfı’ndaki Alman nüfuzunu, beşinci kol faaliyeti olarak nitelendiriyor. Karlıbel, “Almanlar istihbarat veya misyonerlik faaliyeti yürütmektedir. Almanya demokrasiye geçiş sürecinde olan devletlerde, kendi ekolüne dayalı bir sistem yerleştirmeye çalışmaktadır. Nesin Vakfı, yıllardır Almanya tarafından örtülü bir şekilde desteklenmektedir. Friedrich Ebert Vakfı ve Heinrich Böll Vakfı, 1990′lı yıllarda vakfa 244 bin marklık yardım yapmıştır. ” diyor. ‘Alman Derin Devleti’ adlı kitabın yazarı, eski DSP Milletvekili Zafer Güler de vakıfta görev yapan ‘Alman askerlerin’ casusluk yaptığını iddia ediyor. Güler, “Almanya bu gibi vakıflara ajanlarını göndererek orayı kontrol altında tutar. Aziz Nesin Vakfı, bu anlamda bilinen bir kuruluştur.”

[…]Raporda, Almanlardan ülke güvenliğini bozabilecek faaliyetler olarak söz ediliyor. Bunun yanı sıra FÖNES’in Türk makamlarından izinsiz diğer çalışmaları da sıralanıyor. Örnekler arasında, çocuklardan bazılarını Almanya’ya götürüp okutmak da var. Her yıl çocuklar topluca Almanya’ya götürülüyor. Tüm giderler de FÖNES’çe karşılanıyor. Almanya’da ne eğitimi verildiği ise belli değil. Nesin, yıllarca Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun (SHÇEK) denetimi altına girmemek için mücadele etti. 2828 sayılı SHÇEK Kanunu uyarınca, Nesin Vakfı’nın, devlete bağlı bir kurum olarak faaliyetini sürdürmesi istenmişti. Ali Nesin ise böyle bir ortamda Nesin Vakfı’nın işlevini yerine getiremeyeceğini savunmuştu. Konu, yargıya intikal etmiş ve vakıf lehine sonuçlanmıştı. 

Bu ne iştir, bunlar nasıl laflardır? Zaman gazetesi böyle alçakça laflara cüret ediyor ama meydan boş değil. Beyinsizliğin manası yok. Taciz iddiası imiş. Tüm tarikat yurtlarında, okullarda şurda burda da taciz iddiası olur, hatta taciz de olur, ne olmuş? Aziz Nesin’in elini öpüp “çocuklar için vakıf açmışsın, bir emrin varsa yerine getirelim” deneceğine ufacık çocuklara hayvan muamelesi yapılan Sosyal hizmet Çocuk Esirgeme Hapishanesine bağlatmaya çalışıyorsunuz öyle mi? Üstüne üstlük yargı “vakıf lehine” işi sonuçlandırmış hala burada alçakça bel altı vuruş yapıyorsunuz. Oh olsun, aferin ulan hakimler.

Alman vakıfları beşinci kol faaliyeti yapıyormuş, askerliği Aziz Nesin vakfında yapıyorlarmış, 244000 mark alınmış, çocukları götürüp Almanya’da okutuyorlarmış, bilmem ne. Sanki Aziz Nesin Vakfı değil Aziz Nesin Kışlası da askerlik yapılıyor. Yuh sizin müslümanlığınıza, insanlığınıza. Ülke güvenliği tehlikedeymiş, hadi oradan be, paranoyak komplocu budalalar.

Kurban paramı götürüp Aziz Nesin vakfına vereceğim, sinsi Zaman Gazetesine de buradan mesaj veriyorum, hiç almadım, bundan sonra alana da engel olmaya çalışacağım. Liberal, muhafazakar akademisyen takımı, siz de şu heriflere yorum göndermeyin kardeşim, Radikal’e gönderin daha iyi. Adilik yapmamak lazım. Hürriyeti geçtiniz be.

Popularity: 87% [?]

Çarşamba Gecesi Coğrafya Yazacağız

FST 19 Kasım 2007

ata2.JPGNorveç Seferi kazasız belasız atlatıldı ya, ortalıkta bir toz duman. Yahu daha geçen hafta bu futbolculara sövülüp Fatih Terim’in aldığı maaş dile dolanmıyor muydu? Neyse, ben bunları düşünüp söylenirken sevgili Metin bey “Engin Ardıç hislerine tercüman olmuş” diyerek haberdar etti. Bakın neler demiş Engin bey:

Norveç gibi dandik bir takımı 2-1 gibi sıradan bir skorla yenince tarih mi yazdık?

Yunanistan gibi sıradan bir takıma kendi sahamızda yenilince, Bosna-Hersek gibi önemsiz bir takım karşısında tel tel dökülünce, Malta gibi takım bile olmayan bir takımla, Moldova gibi varlığı yokluğu tartışılacak bir takımla zar zor berabere kalınca ne yazmıştık, coğrafya mı?

Ama Macaristan’ı yendik canım, elli beş yıl öncesinin mucize ekibi!

Bir Puşkaş vardı Puşkaş, gençler bilmezler. Hıncal bilir.

Vallahi biz dünya üçüncüsü de olmuştuk…

Brezilya’ya iki kere yenilip, Japonya gibi sayılmaz bir takımı, Güney Kore gibi geçmez bir takımı, Çin gibi olmasa da olur bir takımı, Senegal gibi ancak Fransa’nın PAF takımı yerine geçen bir takımı yenince… Eh, Kosta Rika gibi bir dev(!) ile de yenişemeyince...

Türk’ün bileğinin bükülmez olduğunu dosta düşmana duyurmuştuk! Eh, koskoca Brezilya’ya bir şey duyuracak halimiz de yoktu ya…

Pişmiş aşa soğuk su mu katıyorum? Hayır, aş kaynadı taştı da, köpüğünü alıyorum.

Türk takımlarının yarısını yabancılar oluşturuyordu, biz de sıkıya gelince “devşirme yöntemiyle” yabancılara peştemal bağlayıp Türk diye piyasaya sürüyorduk ama zarar yoktu…

Elvan Abeylegesse vardı örneğin… Koşucu… Kahraman Türk kızı!

Kız Habeş’ti ama Orta Asya’dan çıkan oklar teorisine göre aslında Habeşler de Türk asıllı değiller miydi?

Vallahi herhangi bir yabancı takımla oynayınca da aslında kendi kendimizle oynamış olmuyor muyduk? Beşiktaş takımı Çarşı Türkleri’nden, Liverpool takımı da İngiltere Türkleri’nden… Ötüken Yaylası’ndan birlikte çıkmışız, biz Anadolu’ya gelmişiz, onlar kuzeye kırıp adaya gitmişler…

Mehmet Aurelio, Gökçek Vederson, Mert Nobre… Yakında Ali de Souza, Selami Appiah, Rüknettin Song, Raci Carlos…

İç ve dış düşmanlarımız da vardı. Milli birlik ve beraberliğe her zamankinden fazla muhtaç değil miydik?

Bizi yutmak isteyen emperyalizm ve bizi mahvetmek isteyen kapitalizm de vardı, berikilere sorarsanız.

Çarşamba gecesi “sakata gelmezsek” son kez Bosna-Hersek’i yeneceğiz.

Yenemeyebiliriz de haa… İki başlık da hazır, “tarih yazdık” ya da “ne yaptınız çocuklar”… Ben çıkıyorum, bu trafikte Papermoon’a yetişeceğim, karılar bekliyorlar, siz maçın sonucuna göre birinden birini kullanırsınız… Gece vakti de bana telefon etmeyin, sizinle uğraşamam… İşim var…

İnandık, kazandık… Ya da: Ümitlerimiz vardı, umutlarımız vardı, mutlu ve mesuttuk, ilgi ve alakamız sonsuzdu, hırslıydık, kararlıydık, fakat olmadı, olmadı, olmadı… Bu da çemiş spiker ağzı.

Norveç’i yendik, yumurta kapıya gelince tarih yazdık. Nasrettin Hoca da eşeğini önce kaybetmiş, sonra bulmuştu. Fatih Hoca da hocalardan bir hocadır ya, o da öyle yaptı.

Çıktık açık alınla… Türkiye sizlerle gurur duyuyor kahraman çocuklar… Zafer gecesi… İnandık, savaştık, zoru başardık… Ayyıldız mucizesi…

İki tane boktan PKK kampını nokta atışıyla ve de “el istihbaratıyla gerdeğe girip” vurunca da tarih yazacağız.

Verin lumpenlere gazı, verin.

Fakat dikkat edin, sonra cinayet işliyorlar.

Ben bunları 4-5 yazıda söyleyebiliyordum, Engin Ardıç bir hamlede işi halletmiş. Tebrik ederim, aynı duygu ve düşüncelerle sevgili Fatih Terim ve tüm ulusal kahramanlarımızı da tebrik ederim. Bu ne destandır, bakın şu şiir aklıma geliverdi:

Ey Norveç gazisi kahraman Fatih ve evladı
Atanın arslanları ancak, bu kadar şanlıydı.
Sana dar gelmiyecek manşeti kimler atsın?
‘Gömelim gel seni İnönüye’ desem, sığmazsın.
Ey okazyon oğlu tabele, isteme benden para,
Sana keseyi açmış duruyor Federasyon.

Hey, hero of Norvesh veteran and sons
Lions of ancestor glorius as you are
Who can throw manshet narrow to you
If I say bury to İnönü you are not fit
Hey tabele son okazyon dont want money from me
Federation opened the bag and stop

Popularity: 59% [?]

Kevin Gündemi de yorumladı mı?

FST 30 Ekim 2007

kostner2.jpgKonu önemli ama yorgunum, aşağıdaki resim ünlü bir yabancı aktörün Anıtkabir ziyaretinde çekilmiş. Aktör daha sonra 29 Ekim resepsiyonuna filan da katılmış galiba. Niye olmuş, ne işi varmış, hiçbir fikrim yok. Bir Atatürk’ü oynasın mı lafı dolanıyor, Hürriyet de “anlamlı” bir anket yapıyor. Gerçi bu anlamlı anket anlamsız haberlerin olduğu yerlerde yer alıyor ama Hürriyetin ana sayfasının da pornografik kabul edildiğini düşündüğümüzde bir problem olmadığını kabul edebiliriz. Ana sayfanın pornografik olmasını tepedeki manşet ve haberler için “de” kullanıyorum, yanlış anlamayın. Neyse, acaba Kevin Kostner “gündeme ilişkin” açıklama da yaptı mı, mesela “Cumhuriyet coşkusu bugün daha da anlamlı hale gelmiştir” filan dedi mi, ne bileyim, işi olmayan, uykusu kaçan varsa yorumunu yollasın, yarın bakarız. Misal resimdeki bir kadın elinde naylon poşet taşıyor, hiç yakışmış mı?

(Şu haber bir ipucu verebilir, şöyle bir yazı da var)

kostner.jpg

Konuk Yazar-yorumcu: Dubliner

Kevin Costner Abdullah Gul tarafindan resepsiyon protokoluna alinmis. Milliyet gazetesindeki haberin altinda bir suru yorum var.

Hic bir Amerikan baskani bir Turk oyuncuyu agirlamis mi?

Adam eli cebinde tokalasiyor, boyle rezillik olur mu?

Alti ustu bir film yildizi ne yapmis?

Ataturk’u bir Turk oynamali

Gul Costner’i niye resepsiyona almis ben de bilmiyorum ama su yukaridaki yorumlardan hicbir sey anlamadim. Sanki bizim milletimiz Bati hayrani degildir de tek Gul ve AKP Bati hayrani. Ya biz degil miyiz Bati’dan gelen herseyi kucaklayan, turist gorsek etrafina ususup Ingilizce patlatmaya calisan ya da Fatih Terim gibi “We don’t look to our back, we look to front” diyen.

Ayrica hangi Turk oyuncu dunyaca unlu olmus ki dunyanin herhangi bir yerinde saygiyla karsilansin. Kevin Costner’in son 12-13 yildir herhangi iyi bir filmini ben de hatirlamiyorum ama sonucta herkesin ismi soylendiginde hatirlayabilecegi birisi. Bizim gibi 10 kisinin yer aldigi bir sinema endustrisinden degil ekmegin aslanin agzinda oldugu dev bir endustriden siyrilarak meshur olmus. Jean Claude van Damme’ a ya da bir zamanlar Hayat Agaci dizisinde Sam karakterini oynayan sarisindan daha az ilgiyi hak etmiyor sonucta.

Adami film oyuncusu diye kucumsemeleri de ayri bir alem. Herkes Cumhurbaskani mi olacak o zaman? Acaba yorum yazanlarin kaci mesleklerinde dunyaca taninan insanlar?

Ataturk’u Turk oynamali ise Iskender’i de Makedonyali birine oynatsinlar. Ya da Hanibal icin Kartacali birini bulsunlar bari.

Popularity: 53% [?]

Hürriyete yakışmamış

FST 25 Ekim 2007

ABD’de yaşayan “türbanlı” bir Türk market işletmecisi gece vakti soyguna gelen hırsızı kasanın altında tuttuğu baltayla korkutup kaçırmış, ABD medyası konuya ilgi göstermiş. Şöyle şeyler deniyor:

Giresunlu Hafize Şahin, 1.52 m boyunda ve 41 kilo ağırlığında, ufak tefek biri. Ama “mangal gibi yürek var” derler ya, öyle biri. Hafize Şahin, geç saatlerde çalıştığı aile marketlerine maske ile giren ve elindeki silahı kendisine doğrultup kasadaki paraları isteyen soyguncuya tezgahın altından aldığı baltayla saldırınca, tüm ülkede medyanın ilgi odağı oldu.

[…] 1998 yılında ailesi ile birlikte ABD’ye yerleşen Hafize Şahin, Giresunlu babanın beş kızından ikincisi. Yeni evli olan Hafize Şahin, Hürriyet’e yaptığı açıklamada, şöyle konuştu:

“En başta çok korktum. Ama silahın sahte olabileceğini, buna rağmen soyguncunun bana saldıracağını düşündüm. Sonra da tezgahın altındaki baltaya uzandım. Neden böyle bir tepki verdiğimi anlayamadım. Ancak o saatte kasada çok para vardı. Defalarca da soyulduğumuz için ’artık yeter’ demeye karar verdim.”

[…] Hafize Şahin’in görüntüleri Amerikan televizyonlarında gün boyu yayınlandı. Şahin, ABD’nin en ünlü gazetecilerinden Diane Sawyer’ın ABC kanalı için hazırladığı “Good Morning America” programına da konuk oldu. New York Daily News, haberi “Soyguncu silah çekti, kasiyer balta” başlığıyla verirken, WCBS televizyonu da “Çelimsiz tezgahtar silahlı soyguncuyu baltayla savuşturdu. Hafize Şahin ufak tefek olabilir, ama Paul Bunyan (dev bir balta kullanan efsanevi bir ormancı) gibi balta sallayabiliyor” ifadesini kullandı.

Baktım, Hürriyet kaynaklı bir haber. Oldu mu şimdi? Ertuğrul Özkök şu ara Genelkurmaya akıl vereceğine gazetenin haberlerine mukayyet olmaya çalışsa daha iyi olur. Bir yorumcu da uyarmış, kendisine katılıyorum, halbuki Hürriyet gazetesine yakışan bu haberi aşağıdaki gibi vermek değil miydi? İşte haber önerim:

“Türbanlı Marketçi Baltayla Dehşet Saçtı”

ABD’de yerleşik market işleten Hafize Şahin gece dükkana içki almak için gelen bir şahsa “Şükran Günü yaklaşıyor, içki satmıyoruz” dediğinde ilgili şahıs “Burası laik bir ülke, Vaşington ilkeleri ve kazanımlarımızdan vazgeçemeyiz” şeklinde tepki gösterdi. Bunun üzerine türbanlı marketçi kasanın altına sakladığı baltayla “günü gelmişti, hepinizi böyle doğrayacağız” diye bağırarak saldırıya geçti. Canını zor kurtaran Smith adlı şahıs mahalle şerifi Mr. Brown’a konuyu aksettirdiğinde dükkana gelen şerif ve adamları türbanlı marketçiyi sorguladılar. Türbanlı marketçinin “Benden para istedi ben de baltayla kendimi savundum” demesi yetkililerce inandırıcı bulunmadı.

Şoka uğrayan ve soygunculukla itham edilen Mr. Smith “özgürlük ve çağdaşlık abidesi ülkemizde bu tür olaylarla karşılaşmak üzüntü verici, saldırı bana değil laik federal cumhuriyete yapılmıştır, ABD İran olmayacak” şeklinde konuştu. Suffolk bölgesi sakinleri de “Bu tür saldırılar son zamanlarda iyice arttı, özgürlük iyidir AMA bir yere kadar, bugün Suffolk yarın tüm eyletlere baskının yayılmasından endişeliyiz” dediler.

Konuyla ilgili haber yapan NewYork Daily News ise tüm ABD vatandaşlarını “biz kaç kişiyiz” adlı bir yarışmaya davet etti. (Hürriyet Suffolk, FST)

Olmadı Hürriyet, taviz vermeye başlarsak arkası gelir. Ben daha ayaktayım, uyumayalım.

(İsteyenler haberin Zaman, Yenişafak, Ortadoğu versiyonlarını da üretebilir. Burada Hürriyet haberi verdiği için Hürriyet kullanılmıştır. Zamanım yok, aslında mesela “Giresunlu Türbanlı Zagor” diye bir şey daha şık olabilirdi. Herşeyi devletten beklemeyelim.)

Popularity: 64% [?]

En Büyük Kriter

FST 23 Ekim 2007

Buzda dans yarışması yeniden başlamış, geçen dönem biz de burada yorumcularla konuyu ele almış, çok ilginç sayılabilecek yorumlar (özellikle bu ve takip eden iki yorum) yapmıştık. Az evvel gidip okudum, hakikaten medya duysa bu işten çok para kazanılabilecek “çamur güreşi” teklifi filan var. Neyse, buzda yeni sezon açılıyor ama dansçıların biri var ki, diğerleri arasından seçilivermiş. Kadrolu TRT memuru, Türk Sanat Musikisi sanatçısı Umut Akyürek hanım özellikle kıyafetiyle “dikkat çekmiş” ve konuyla ilgili de şu açıklamayı yapmış:

Mayo giymeyi reddeden, diğer yarışmacıların aksine daha kapalı kıyafetle kayan Akyürek, “Bu programa davet edildiğimde en büyük kriterimin mayo giymemek olduğunu söyledim. Kendi sınırlarım içinde buraya layık olmaya çalışacağım. Ben TRT sanatçısı gibi davranıyorum” dedi.

Demek buzda kayabilmek için mutlaka açık kıyafet giymek gerekiyormuş. Sebebini bilen var mı? Misal rahat bir tişört ve eşofmanla buzda kayılmaz mı? Sadece bilmediğimden soruyorum, hemen gerici olduğumu ileri sürmeyin. Sonra Umut hanımın kıyafeti dahi kapalı sayılıyorsa yarışmanın açıklık anlayışı epey radikal anlaşılan. Bir de mayo lafı geçiyor haberde, bu mayo denen şey denizde, havuzda giyilmez mi, adı üstünde soğuk olan buzda kayarken insanlar neden mayo giysin?

Umut hanım hakikaten prensip sahibiymiş, mayo giymeme kriteri kendisinin hakiki bir TRT sanatçısı olduğunu gerçekten gösteriyor. Ancak Hürriyet gazetesi sanki kendisini bu davranışı sebebiyle biraz tutucu ve dinci görmüş gibime geliyor. Bence de çağdaş bir kurum TRT çalışanı olarak bu tür ayrıntılara takılıp gericilere prim verdirmemesi yerinde olurdu. Ne çare, prensipler. Konuyla ilgili aklıma gelen sorular:

1. TRT çalışanları hala çift maaş mı alıyor, bir ara “bu ne, ne iş yapıyorlar da çift maaş ödeniyor” diyen başbakanı dava ediyorlardı, sonuçlandı mı?

2. Buzda haşema ile kaymak serbest mi?

3. Buzda mayosuz kaymak serbest mi?

4. Yarışma hangi kanalda çıkıyor, Müzmin bey ilgilenebilir.

Popularity: 38% [?]

Mutlu (?) Azınlık Analizi

FST 11 Ekim 2007

Prof. Atilla Yayla 22 Temmuz seçimi sonrası gelişmeleri analiz etmiş, tavsiye ederim. Bazı ifadeleri alıntılıyorum:

Kemalist çevrelerin ilk tepkisi sonuçlara inanmamaktı. Böyle bir şey mümkün olamazdı. İnanamamazlık hâli birkaç gün sürdü. Sonra, AKP’ye oy veren, yani siyasî parti tercihleri medya kodamanlarınınkiyle paralel olmayan halka saldırmaya başladılar. AKP’ye oy veren seçmenleri “cahil”likle; “bidon kafa”lılıkla; odun kömür ve erzağa “satılmak”la suçladılar. Bu fasıl da günlerce devam etti. Akabinde yaşanan bazı olaylar, özellikle Gül’ü engelleme kampanyasının fiyaskoyla sonuçlanması vs. medyacı Kemalistlerin vücut kimyasını iyice bozdu. Bu bozulma bir bakıma iyi oldu ve bu kimseler belki de bu sayede evrensel temel hak ve değerlerle tanışmaya başladılar.

[…] İktidar seçkinlerini sevmeyen kimselerin vatandaşlıktan çıkmalarını salık vermek, savunulamaz bir davranıştır. Vatandaşlık bize kamusal iktidar sahiplerinin bir lütfu değildir, doğuştan sahip olduğumuz bir haktır. Bu tartışmada Başbakan hatalıdır. Ancak, bu olayın dikkat çeken bir diğer yönü, medya kodamanlarının fıkra yazarını savunma çabalarını ifade özgürlüğü üzerine oturtmalarıydı.

Bu durumda bize düşen, “günaydın” demektir. Bu çevreler yıllarca kendileri gibi düşünmeyenlerin ifade özgürlüklerinin ihlâl edilmesine, fikirlerini açıkladıkları için mağdur edilmesine ya destek vermiş ya da en azından kayıtsız kalmış değil midir?[…] Erdemli davranış, bir temel hakkın hak olduğunu, şahsi mağduriyetler yaşamadan veya başkalarının mağduriyeti üzerinden kavramak ve savunmaktır. Bugün ifade özgürlüğünden ve azınlıkların korunmasından bahseden Kemalist gazeteciler geçmişte yıllarca bunu yapmamış, ancak kendi hakları ihlâl edilince bağırmaya başlamıştır. Olsun, bu da bir gelişmedir. Umulur ki kalıcı olur ve bu kimseler artık herkesin ifade özgürlüğünü savunur. Kemalistlerin bir toplumsal azınlık olduklarını anlamaları hem bir başarıdır hem de ülkemizin hayrına bir gelişmedir.

[…]Türkiye’de Kemalist iktidar odaklarının tahakkümü ve ideolojik manipülasyonları, Kemalistlerin bazı rakiplerinin, mesela Kürt ve İslamcı muhalefetin kimi parçalarının, bazı bakımlardan Kemalistlere benzemesine sebep olmuştur. Devletçilik yayılmış ve yüceltilmiştir. Bu yüzden bugün ülkede ana mücadele iktidara kimin sahip olacağı üzerine verilmektedir.

Şimdi bir akıl yürütelim. Hepimiz bir apartmanda yaşamak istiyorsak, ortak hayat alanlarımızda öldürücü ihtilafların doğmasını önlemek veya ihtilafların öldürücü bir hâl almasını önlemek için apartmana bir yönetici seçeriz…. Kemalistler veya Kemalizm’i reddedip onun düşünce zembereğini farkında olmadan taklit edenler diyorlar ki; yönetici bizden (bizim dinden, ideolojiden, etnisiteden, mahalleden, kulüpten) olsun; apartmanın diğer sakinlerini -icabında onların da teminine katkıda bulunduğu beşeri ve mali kaynakları kullanarak- bize benzetsin; bize benzemeyenleri dövsün, bodruma atsın, bahçeden yararlanmaktan alıkoysun, suyunu kessin vs. Bu yaklaşım bir sonsuz kavgayı kışkırtır. Böyle bir yönetim altında yaşamak istemeyenler ona karşı direnmekte yerden göğe kadar haklıdırlar.

[…] Ve dindar-muhafazakârlara Kemalizm adına muhalefet etmiyorlar diye liberal aydınları sigaya çekmekten vazgeçip, kendileri de, yanlışlıklara ve haksızlıklara muhalefeti liberal fikirler ve değerler üzerinden yapmaya başlarlar. Başka bir şekilde söylersek, Kemalistlerin bundan sonraki rotası saldırganlaşarak içe kapanmak ve kemikleşmek yerine, liberal fikirlere kulak kabartarak ılımlılaşmak olmalıdır. Onların bu rotaya girmesi Türkiye’nin rotasının daha sağlıklı hâle gelmesini de çok ama çok kolaylaştıracaktır. Kemalist kanaat önderleri bu konu üzerinde biraz kafa yormalıdır.

(Not: Zaman Gazetesi yazının başlığını Mutlu Azınlık türü bir ifadeyle vermiş, tuhaf görünüyor)

Popularity: 13% [?]

Kaldırımda Tarihi Mesaj

FST 31 Ağustos 2007

pasacmbsk.jpgSon zamanlarda Hürriyet okurken gülmekten gözümden yaş geliyor. Hayır, tahmin edildiği gibi bunun sebebi Bekir Coşkun’da Allah vergisi bir yetenek olduğunu söyleyen Ertuğrul Özkök değil. Onlara da gülüyorum, yalan değil ama öyle biri var ki tüm Hürriyet kadrosu bir araya gelse eline su dökemezler. Bu şahıs ünlü senarist Fatih Çekirge. 22 Temmuzdan beri askerleri gözetlemeye başlayan ve “acaba fişteklesek darbe yaparlar da yüzümüz güler mi” diye askeri yivleyen Hürriyet yazarları içinde Fatih Çekirge ayrı bir ekol haline gelmiş vaziyette.Bunlar gece gündüz, “paşa aksırdı, yüzünü şu yana döndü, cephe selamı verdi, şu kadar desibel alkış aldı, bildiriyi erken okudu, özde değil sözde dedi” diye aç kedinin kasap dükkanı önünde yalanması misali dönüp duruyorlar. Sokaktaki inzibat eri bir şey dese “ordudan tarihi mesaj” diye de üstüne atlayacak hale geldiler. Suratlarının eşşek derisi köselele kaplı olduğu daha önceki palavraları, saptırmaları ve yalanlarından malum, bunlarda ders alma, hesap verme gibi yetenekler de bulunmamaktadır. Hasılı, aklı başında adamda tiksinti uyandıracak ayaktakımı bir güruh. İşte bunların dijital alandaki sorumlusu, yani uyduruk bir olayı “canlı yayın” diye büyütüp bir sürü saçmalıkla ortalığı karıştıran “beyni” Fatih Çekirge 30 Ağustos resepsiyonunu da canlı aktarmış ve bakın neler uydurmuş:

Bunca yıldır Genelkurmay’ın verdiği 30 Ağustos resepsiyonlarını izlerim.

Bu gördüğüm sahne gerçekten ilginçti…

Aslında sıradan gibi gözüken basit bir uğurlama sahnesiydi bu…

Bazen küçük gibi gözüken protokol detayları tarihi bir mesaja dönüşebiliyor.

[…] Bakın bu tarihi olay nasıl gelişti:

Fonda Sertab Erener son parçasını bitiriyor.

[…]Hep birlikte izliyoruz…

Orgeneral Büyükanıt, Cumhurbaşkanı Gül’ü uzun bir bahçe yolundan geçirerek kapıya kadar götürdü. Gül makam aracına binerken, Orgeneral Büyükanıt yola inmedi ve kaldırımda durdu. Ancak Başbakan Tayyip Erdoğan yola indi. Cumhurbaşkanı Gül makam aracına bindi. Başbakan Erdoğan normal olarak ve protokol gereği makam aracında Cumhurbaşkanı Gül’ün oturduğu kapıya kadar yürüdü, önünde durdu ve beklemeye başladı. Ancak Genelkurmay Başkanı kaldırımda kaldı ve Başbakan’ın yanına Cumhurbaşkanı’nı uğurlamak için gitmedi…

Başbakan bekledi ve Cumhurbaşkanı giderken el selamı vererek uğurladı.

Bütün bunları 1 metre mesafeden izlerken, “Herhalde Genelkurmay Başkanı etrafını saranların etkisiyle bu protokol gereğini unuttu, Cumhurbaşkanı’nı Başbakan’la birlikte uğurlayamadı” diye düşündüm…

Bu sahne gerçekten çok ilginçti. En azından bir gazeteci olarak düşünmeye başladım:

“Acaba Genelkurmay Başkanı bunu bilerek mi yapmıştı?”

Ve az sonra cevabı geldi:

TBMM Başkanı Köksal Toptan eşi Saime Toptan’la resepsiyondan ayrılamk için ayağa kalktı. Orgeneral Büyükanıt ve eşi Filiz Büyükanıt, Toptan çiftine eşlik ederek yürümeye başladılar.

Yine bahçe sonundaki uğurlama noktasına gelindi. Toptan’ın makam aracı geldi.

Orgeneral Büyükanıt, Köksal Toptan’ı makam aracının kapısına kadar götürdü ve bindirdi. Diğer taraftan Filiz Hanım da Saime Hanım’ı makam aracının sol tarafına bindirdi.

Orgeneral Büyükanıt bir adım geri çekilerek Toptan’a doğru esas duruşa geçerek bir baş selamı verdi…

İşte bu görüntü kafamdaki o kritik soruyu ayaklandırdı.

Toptan çifti oradan ayrılırken Büyükanıt’ın yanına gittim.

Ve şimdi size Orgeneral Büyükanıt’la yaptığım kısa konuşmayı aynen aktarıyorum..

-Paşam bu görüntüyü kaçırmadım. Acaba ben mi yanılıyorum…

-Hangi görüntü…

-Siz Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü uğurlarken çok farklı davrandınız..

-Nasıl yani

-Başbakan Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Gül’ü makam aracının sağ tarafına geçerek uğurladı. Ama siz oraya gitmediniz. Oysa TBMM Başkanı Köksal Toptan’ı aracına kadar bindirdiniz. Ve sağ tarafında durup, esas duruşa geçtiniz. Bir de baş selamı verdiniz… Yanlış mı? Yoksa bir dalgınlık mı var?

[…] İşte Orgeneral Büyükanıt’ın cevabı:

-Hayır Fatih bir dalgınlık yok. Ben normali yaptım. Eğer tersini yapsaydım anormal olurdu.

-Yani Paşam?

-Yani böyle davranmayı uygun buldum. Eşiyle gelmiş olan benim Meclis Başkanımı baş selamıyla uğurladım. Gerekirse amuda bile kalkarım. O kadar…

Evet, sevgili okurlar…

Amacım kriz gazeteciliği yapmak değil. Ama gözümüzün önünde olan ve Genelkurmay Başkanı’nın doğruladığı bu gerçeği aktarmak bir gazetecilik görevidir. Çünkü içine düşülen ruh durumunu açıkça gösteren bir 30 Ağustos haberidir bu…

Eşliler dans etti…

Başbakan Erdoğan, protokol için ayrılan bölüme geldiğinde bir süre gazetecilerle sohbet etti. Bu sırada Orgeneral Büyükanıt’ın eşi Filiz Büyükanıt yanına gelerek, “Sayın Başbakanım lütfen oturunuz, sizi dinlendirmek istiyoruz” dedi. Başbakan Erdoğan da önce hanımların oturmasını beklediğini ifade etti ve daha sonra yerini aldı. Vals çalmaya başlayınca Büyükanıt’ın eşi Filiz Büyükanıt, özel bölüme gelerek Genelkurmay Başkanı’nı dansa kaldırdı. Büyükanıt, Gül ve Erdoğan’a dönerek “Hakikaten dünya tersine döndü” diyerek, eşinin dans davetini yerine getirdi. Dansa diğer komutanlarda eşleriyle birlikte eşlik etti. Eşsiz davetliler Erdoğan ve Gül dansı oturdukları yerden, leblebi ve badem yiyerek izledi. Başbakan, Referans yazarı Nuray Başaran’ın dans teklifini “Bilmediğim işi ben yapmam” diye geri çevirdi.

Amacın kriz gazeteciliği yapmak değil, onu anlamak için uzman olmaya gerek yok. Zira bu kafayla kriz çıkarman mümkün değil, kriz çıkarmak için biraz yetenek gerekir. Laflara bak, kaldırımdan inmemiş, eşli gelen baş selamı vermiş, başbakanla cumhurbaşkanı leblebi ve badem yemiş vs. Genelkurmay başkanı da kendisiyle düpedüz dalga geçmiş, gerekirse amuda kalkarım sana ne demiş. Yüz yerine kösele var dedik ya, adam da utanıp gideceğine “tarihi mesaj” filan diyor. Böyle mesaj mı olur, haydi çok ince yorum yaptın, bir tarafından mesaj olarak algıladın, “tarihi” olması nereden çıkıyor? Duyan da Genelkurmaybaşkanı Fatih’in Kara Murat’a verdiği tarihi ferman misali bir nutuk verdi zannedecek. Yahut Yunan ordusuna nota olarak yorumlanacak bir şey söylediği izlenimine kapılacak.

Fakat olay ne? Efendim paşa kaldırımda durmuş da eşsiz olana selam vermemiş, eşli olana başıyla selam vermiş. Bizimkiler buradan “ordu yarın hükümet darbesi yapacak” mesajı almaya çalışıyorlar. Ertuğrul ve Fatih efendiler, bakın sizin yüzünüzden 15-20 dakikamı harcadım, halbuki alternatif olarak kanepeye uzanıp bir Türk filmi izleyebilirdim. Ama ben ne yapıyorum, hödükçe bir yazı yüzünden vakit kaybediyorum. Tamam, güldüm, inkar etmiyorum, okuması eğlenceli, hatta böyler devam da edin, sakın normalleşmeye filan kalkmayın, Bekir, Yılmaz, Özdemir de saçmalamayı kesmesinler, o ayrı iş ama ara sıra ilaç kabilinden böyle ıkınıp duracağınıza normal birşey de yazın ve şaşırtın beni.

Bu arada Yaşar Büyükanıt da bir gazeteciye her laftan, hareketten mana çıkarmaya kalkmayın mealli “bunlarla uğraşmayın” demiş. Şurada yazıyor. Halbuki “merak etmeyin arkadaşlar eli kulağında, yarın tankları yürüteceğiz” dese zavallılar ne bayram ederlerdi. Askerler durumdan hoşlanmadıklarını gizlemiyorlar ama en azından “ne yapalım, halk böyle seçmiş, iyi kötü alışılacak, müdahale etsek daha mı iyiye gidecek, bir bildiri sızdırdık herifler yüzde 50 oy aldı, en iyisi karışmayalım” noktasında oldukları düşünülebilir.

Bir de eklediğim resimle ilgili ben de yorum yapmak isterim, bunda derin manalar olabilir. Dikkat edin, paşa iki gerici siyasetçiyi ele almış nasihat ediyor ve onlara eliyle çağdaş uygarlık yolunu gösteriyor. Alın size tarihi mesaj. Sayın Genelkurmay başkanına da bir tavsiyede bulunayım, Fatih Çekirge 1 metre yakına sokulunca gördüklerinden anormal yorumlar yapabilme yeteneğine sahip, bundan sonra korumalara söylesin, kendisini Genelkurmay karargahının 1 km. civarından geçirmesinler, en azından uyduracağı malzeme azalır.

Fatih Çekirge ile ilgili daha önce de birşeyler yazmıştım, merak eden bakabilir.

Manevi Sihir, Belki de O Telaşla

(Güncelleme, bir yorumcumuz uyararak Abdullah Gül’e el selamı verenin genelkurmay başkanı değil başbakan olduğunu söylüyor, ki doğru, ona göre metinde daha önce yazdığım “eliyle selam vermiş” ifadesini “selam vermemiş” şeklinde düzelttim. Genel anlama bir etkisi yoktur. Zaten bir tuhaflık vardı, şapkası olmayan asker nasıl el selamı versin. Tabii, aslında başbakan da el selamı vermemiş, el sallamıştır ya, iyisini Fatih bey bilir.)

Popularity: 18% [?]

« Geri - İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş