'Siyaset' Arşivi

Bir Avuç Dolar

FST 15 Mayıs 2008

fistfulofdolar.gifTuncay Özkan Kanaltürk’ü 30 Milyon Dolara AKP yanlısı bir gruba satmış, herkes şaşkın vaziyette. Öncelikle ben de bir konudan dolayı şaşkınım, sen sonuna kadar ulusalcı, ABD düşmanı ol ama koca televizyonu YTL olarak değil de Dolar cinsinden sat. Olacak şey mi? 38 Milyon YTL dese bir şey mi eksilecek? Hasılı beni en çok yaralayan şey bu oldu. Yoksa adamın malı Kanaltürk, satar satmaz bizi ne ilgilendirecek. Bu arada Yiğit Bulut, Mustafa Balbay, Emin Çölaşan gibi ulusalcı aydın ve önderler de “düşene bir de biz vuralım” kavlince Tuncay Özkan’a oh olsun çekip gülüyorlarmış. Bunlar “Biz kaç kişiyiz” türü oluşumlara girenlere de “oh olsun, gördünüz gününüzü, bu herifin ardına takılır mısınız” mealli laf da atıyorlarmış. Yine olaydan keyfolan muhalifler derhal bir site açarak “biz kaç dolarız” diye dalga geçmeye başlamışlar. Yiğit Bulut da “biz kaç safız” sitesini öneriyormuş. Biraz beklesek “kaçparalıkadamsınızulan.net.tr”, “üçkuruşlukşerefsizler.blogspot.com” gibi siteler de açılmakta gecikmeyecektir. Anladığım kadarıyla ulusalcılar da kendi içinde Tuncay Özkan’ın liderlik bayrağını taşımasından pek hoşnut değilmiş. Baksanıza bir sürü adam zil takıp oynayacak neredeyse. Hele Doğan grubu tam kadro Tuncay Özkan’a yükleniyorlar. Radikal de dün manşetten Tuncay Özkan’a satılık anlamında laflar etmiş. İşin açığı Tuncay Özkan da ulusalcıların lideri pozunda pek sırıtıyordu, AKP karşıtı mitinglerde de hayli sönük bir profil çizmişti. Karizma sıfır, o haliyle 1.300.000 adamı peşine takması büyük başarı olmuş, hayret.

Peki Özkan bu duruma ne cevap vermiş? Haberde okuduğum kadarıyla Radikal başta tüm Doğan grubuna ateş püskürüp epey bağırıp çağırmış. Tuncay Özkan’ın bu esnada ağladığı da rivayet ediliyor. Videodan da dinlenebiliyor, ama özetle şuymuş:

Kanalı neden sattığını açıklayan Özkan, Berkan’a ‘Sana sesleniyorum. Kaç kuruşsun. Maaşın kaç paraysa söyle satın alkacağım seni.. Köpek… Alçaaakk.. Namussuz.. Hayasız adamlar.. ‘ sözleriyle seslendi.

Biz kaç kişiyiz web sitesinde de ilginç bir durum var, kimi üyeler hayal kırıklığı izhar ederken kimi de “yıkılmadık, ayaktayız” diyerek birlik ve beraberlik mesajı veriyor. Biri Tuncay Özkan’ı Atatürkle kıyaslamış ve liderlikle ilgili mesajlar vermiş. Aleyhte şöyle şeyler söyleniyor:

“Yazık oldu sevgili kardeşim Tuncay. Hakikaten yazık oldu. Şu anda sabahın onbiri ama ben kederimden içiyorum. Kanal senin, tabiki satabilirsin ama herhalde Koza’ya değil.Ne yaptın? (n-semerci)”

“Tuncay Özkan’a güvenim sarsıldı. Kendi elleriyle düşmana etkili bir silah verdi. Mademki gerçekten yurtseversin Kemalistsin , üç kuruş aşağıya sat başkasına sat, eğer satmak zorundaysan.” (Revai Görgülü)

“Her şeyin fiyatı vardır. Yurtseverliğin, Memleket Sevdasının fiyatı yoktur. BizKaçKişiyiz hareketi yoluna devam edecektir. İnaçlarına fiyat biçenlerin aramızda yeri yoktur.”(MustafaMüjdat ERGÜN)

[…] İlk ve son defa yorum yazıyorum. Çevremde ben ve diğer ulusalcılar alay konusu olduk. Dünden beri başım ağırıyor. Çevremde sürekli tartışıyorum. Kaça satıldığımız soruluyor. Eğer istenilseydi BKK üyelerinden yardım toplanasilirdi. Bu utanç içinde yaşamak istemiyorum. Aşk olsun sana Tuncay Özkan aşk olsun” (Onsan)

Diğer taraftan sitedeki yazarlardan biri bu eleştirilere karşılık farklı bir açıdan yaklaşarak Tuncay Özkan’ı savunuyor:

[…] Değerli arkadaşlarım,

Dediğim gibi bende çok üzüldüm ama, böyle olmasının çok önemli bir nedeni olduğuna yürekten inandım ve aklıma en küçük bir fesatlık dahi gelmedi. Çünkü ben Tuncay Özkan’a bir çok arkadaşım gibi gönülden inananlardanım.Ne kendisine ne de yönetimde olan arkadaşlarıma telefon açıp nedenini sormadım bile.Çünkü gerek duymadım.Sadece onun açıklamasını bekledim.Çünkü hissediyordum ki, o asla kimseyi aldatmaz sözünün eri ve gerçek bir liderdir.Liderlik öyle kolay bir şey ve sadece yöneticilik değildir.

[…] Şüphesiz ki Atatürk dünyada eşine az rastlanan bir liderdi.O, gerek etkileyici kişiliği, gerekse ahlaki meziyetleri ile tüm dünyanın kalbinde taht kurmuş, eşsiz bir liderdir. Kendisi “Türk Devleti’ni bizlere, özellikle de tüm kalbiyle güvendiği gençlere emanet etmiştir. Türk Milleti’nin bağrından, benim izimi süren yüzlerce, hatta binlerce Atatürk çıkaracaktır.”demişti. O azmi, kararlılığı ve çalışkanlığıyla hayattaki bütün ideallerini gerçekleştirmiş bir liderdi. İşte Tuncay Özkan’da binlerce Atatürk’ten birisidir. Halkı, Atatürk’e güvenmişti ve onu izlemişti, her zaman yanında olmuştu.

Bizler ne yaptık , en ufak bir şeyde hemen şüpheye düştük ve Özkan’ı suçlamaya başladık.Bu olmadı arkadaşlar olmadı.Onun ve arkadaşlarının çaresizliklerini aylardır görmüyormuyduk? …

Doğrusu tam da AKP için kapatma davası açılmasına keyfolunacak zamanda şu gelişme hiç olmadı, ulusalcıların kendi içinde hem de böyle bir manzarayla yırtılmış görüntüsü vermesi iç ve dış düşmana epey kahkaha attırdı. Kederden millet sabahın köründe içki masasına çökmeye başlamış, kimisinin de alay konusu olmaktan başı ağrıyormuş. Hakikaten yenip yutulacak bir şey değil. Doğan grubu da ulvi davada kendilerine ayakbağı olan bir pürüzden kurtulmanın keyfiyle göbek atıyor. Bakalım meydan mitinglerinde Tuncay Özkan’ın boşalttığı yeri Yiğit Bulut mu dolduracak yoksa Mustafa Balbay mı? Yahut artık boşta olan Emin Çölaşan mı?

Aklıma gelmişken, acaba Ahmet Necdet Sezer ne alemdedir? Malum geçen sene Emel Sayın’ın bir şarkısına Allah dememek için epey yutkunulan bir merasim için Kanaltürk gecesine giden sayın Sezer ‘biz ailecek Kanaltürk izliyoruz’ gibi bir şey demişti. Herhalde o da benim gibi Açıköğretim kanalı ile çita-geyik belgesellerine talim edecektir.

Kısaca gelişmeler ilginç, ulusalcıları sevin ya da sevmeyin, seyre değer bir hadise olduğunu inkar edemeyiz.

Gıda Güvenliği

FST 8 Mayıs 2008

karpuz1.jpgAtatürk’ün pek çok konuda söz söylediği, pek çok konuyla ilişkilendirildiği malumdur. Ancak bir haber gördüm, dört yıldır bu iş üzerine ihtisas yapmış biri olarak şaşırmadım desem yeridir. Tarım bakanı bana göre ilginç bir özelliği olan şu etkinlikte bazı sözler sarf etmiş:

‘Gıda güvenliğini Atatürk öngörmüştü’

Tarım ve Köy İşleri Bakanı Mehdi Eker, Atatürk, Orman Çiftliği (AOÇ)’nin kuruluş yıldönümünde bugün çok tartışılan bir konu hakkında Atatürk’ün bir öngörüsüne dikkat çekti.

Bakan Eker, AOÇ Müdürlüğü bahçesindeki resepsiyonda yaptığı konuşmada, Ankara’nın başkent ilan edilmesinden sonra, bozkır, bataklık ve tarım için elverişli olmayan alanda Atatürk’ün, bizzat kendi planlayıp ıslahında çalışarak çiftliği kurduğunu söyledi.

Bu çalışmalarda ana amacın, halkın sağlıklı gıda teminini kolaylaştırmak olduğunu bildiren Eker, Atatürk’ün 21. yüzyılda konuşulmaya başlanan gıda güvenliği konusunu, çiftliği kurarken gündeme getirdiğini belirtti.

[…] Çiftlikte, tarım, sanayi entegrasyonunun gerçekleştiğini, bal, şarap, süt ve süt ürünleri, meyve suyu, süs bitkileri, meyve fidanları üretildiğini anlatan Eker, Hayvanat Bahçesi ve Atatürk’ün Selanik’teki evinin bir benzerinin de halkın ziyaretine açık olduğunu hatırlattı.

Demek Atatürk 21. yüzyılda yeni yeni gündeme gelen gıda güvenliğini de ilk gündeme getirenlerden biriymiş. Bakalım başka neler işiteceğiz, misal “Atatürk ISO-9000 çalışmalarından çok önce kalite güvenceye dikkat çekmişti” desem başım ağrımaz herhalde.

Bu arada sezonun ilk karpuzu da TBMM’de bakan tarafından kesilmiş, bu önemli etkinlikle ilgili gelişmeleri linkteki haberden izleyebilirsiniz. Yalnız ilk karpuz kelek çıkmış gibi, zira ikinciyi kesmek zorunda kalmışlar. Bu ikincisi fena değil ama. Bir de adamın biri eldiven takmış, o da tuhaf.

(Karpuz gerçekten kelekmiş)  

Örgüt

FST 8 Mayıs 2008

ssrt.jpgŞeriat tehditi ahtapot gibi ükeyi sarmışken bazı duyarlı vatandaşlarımızın konuyla ilgili somut öneriler getirmeye başlaması fevkalade memnuniyet verici bir durum. Nitekim eskiden beri solcu geçinen ve özellikle de darbe destekçiliğiyle Özdemir İnce’nin aferinini alan Tarık Akan, Türk siyasi hayatına Kadirizm ideolojisini hediye etmiş Kadir İnanır ile birlikte bir törende anlamlı mesajlar vermişler. Haberde şunlar var:

Türk Sineması Emek Ödülü’ne layık görülen Kadir İnanır ve Tarık Akan’ın konuşmaları geceye damga vurdu. Kadir İnanır, çalışma şartlarının ağırlığını vurgulayıp, “Tek başına tavır koymak doğru değil. Demokrasi, örgütlü toplumlardan geçer. Birbirimizle uğraşmaktan vazgeçelim, geleceğimizi düşünelim” diye konuştu.

Tarık Akan ise şeriatçı eğilimlere karşı çıkılması çağrısı yaparak şöyle dedi: “Bugüne kadar Kadir arkadaşımla ben, dincilere faşistlere karşı, ülkenin adam gibi idare edilmesi için mücadelemizi verdik. Ama artık yaşlandık. Gelin hep beraber dinci, şeriatçı basına ve televizyonlara hayır diyelim ve çalışmayalım.”

Öncelikle Kadir İnanır’ın yorumunda şeriat vurgusu yok. Tarık bey bu konuda daha hassas görünüyor. Bana göre Kadir İnanır daha gerçekçi konuşmuş, paraya vurgu yapması anlamlı olmuş. Birbirimizle uğraşmak derken ne kastettiğini anlamadım, sanat camiasıyla ilgim yok, maalesef İzlenimler sitesi bu konuda epey eksik yönü olan bir yer. Bir türlü sanata, kültüre gereken önemi veremedik. Bir parça spor oldu ama kültür yönümüz eksik kaldı. Sağlık olsun. Dolayısıyla Kadir İnanır kimle uğraşmış bilmiyorum.

Tarık Akan’a gelirsek, 1980 sonrası baydırıcı entel, sol ve sosyal içerikli karanlık filmleriyle gözümden düşmüştür, onu öncelikle söyleyeyim. Eski günlerin Ferit tiplemesi yerine gelen sakallı, karanlık odalarda boş boş sağa sola bakan, anlaşılmaz laflar eden bu topluma duyarlı adamdan hiç hazzedemedim. Kadir İnanır Allahtan bu kadar sosyal içeriğe vurmadı işi, adamın mayası kabadayılık olduğundan mıdır, nedir, o paçayı kurtardı. En son bir klipte Örümcek Adam’a nasihat ederken görmüştüm.

Diğer taraftan şeriat tehdidi denen şey nedir çok açık değil, sıkça bunu duyuyorum ama zannedersem bununla İslam dininin bazı uygulamalarının medeni hukuk ve ceza hukuku içinde uygulama alanı bulması filan kastediliyor. Elimizi keser, başımızı kapatırlar, içkimize engel olurlar mı şeklinde basite indirgenebilecek bir durum. Bana göre tabii hava hoş, Türkiye’de bu anlamda bir şeriat arzu edenlerin oranı bölücü milliyetçiler, devrimci sosyalistler, faşist ulusalcılara kıyasla daha azdır. Marjinal olduğunu zannediyorum. Yok, Tarık Akan ‘Şeriat’ ile devlet nizamıyla bir ilişki kurmasızın namaz kılan, başı örtülü, içki içmeyen, domuz eti yemeyen, İslami anlamda Allaha inananların genel olarak durumunu kastediyorsa ‘Örgüte’ düşecek iş çok demektir. Bunları vurup öldürmekle bitirmek kolay iş değil.

Aslında Tarık Akan’ın durumu yeni de değil. Zamanında kendisi için “çağının çağdaşı” diyen Özdemir İnce epey övgü dolu yazılar yazmış, buraya da konu olmuştu. Özdemir İnce üzerine 2005 Kasım ayında yazdığım çok uzun yazıdan sadece Tarık Akan ile ilgili kısmı alıntılayayım:

Özdemir İnce ve darbe demişken, son hafta gündemde olan bir Tarık Akan meselesine değinmemek olmaz diye düşünüyorum. Malum Milliyette Derya Sazak Tarık Akan ile bir mülakat yapmış Tarık Akan da “solculara karşı yapılan darbeler kötüdür, gericilere karşı olanlar iyidir” mealinde bir şeyler söylemiş. Tarık Akan bir sürü abuk subuk laf arasında “Ben 28 Şubat’ı askerin müdahalesi olarak görmüyorum. Devletin iradesiydi. Devleti devlet yapan kurumların içinde asker de var, savcılar, hâkimler var. Öğretmen de var. Halk var. Tabii ki demokrasilerde halkın iradesi geçerlidir” türünden bir şeyler de söylemiş. Yani güya 28 Şubatı yapanlar sadece asker değil hakim, savcı, öğretmen, halktır, dolayısıyla bu halk iradesi olarak darbe sayılmaz demeye getiriyor. Doğal olarak bu anlayış sağdan soldan eleştirilmiş, bu ne biçim perhizdir, diyerek kınanmışken, sahneye çıkan Özdemir İnce bir seri yazıyla Tarık Akan’a sahip çıkmış. Şöyle diyor İnce:

‘Demokrasilerde askerin sivil yönetime müdahalesi savunulabilir mi? Darbe sola karşı olunca karşı çıkacaksınız, ‘şeriat’a karşı diye ‘postmodern darbe’de bir sakınca görmeyeceksiniz. Burada çelişki yok mu?’

Tarık Akan, bu klasikleşen tuzak soruya harika bir yanıt çıkartıyor:

‘Ben 28 Şubat’ı askerin müdahalesi olarak görmüyorum. Devletin iradesiydi!’

Bu konuda şimdiye kadar söylenmiş en müthiş saptama ve tanım: ‘Devlet iradesiydi!’

Sanıldığı ve iddia edildiği gibi askerin müdahaleleri Türkiye’yi elli-yüz yıl geri bırakmamıştır; tam tersine demokratikleşme yolunda cumhuriyetin ilke ve değerlerini öne çıkartarak soyut demokrasiye kapsamlı bir içerik kazandırmıştır (1960, 1997). Ya da düzeni restore etmek istemiştir (1971, 1980).

Tarık Akan’ın, Türkiye’de pek az kimsenin fark ettiği ‘devlet iradesi’ işte budur!

Askeri müdahaleye muhatap olan bütün hükümetlerin, cumhuriyet rejimiyle ve onun kurumlarıyla sorunları olmuştur. Rejimin temel ilkeleriyle uzlaşmazlık sorunları olan bir iktidarın ve siyasal partinin meşru ve demokratik olduğunu söyleyebilir miyiz? Söyleyemeyiz!

Bizler ve Derya Sazak anlayamamışız demek ki, saf saf soruyoruz, yahu ne farkı var o da müdahale bu da ne farkı var diyerekten. Devlet iradesi denen şey meğer asker, hakim, savcı, öğretmen dayanışmasıymış haberimiz yok. Özdemir Bey haklı olarak bizim saflığımıza fildişi kulesinden gülüyor acıyarak ve Tarık Akan’ı tuzağa düşmeyip “çıkardığı harika yanıt” sebebiyle kutluyor. Yazının devamında ve ilgili diğer yazısında Tarık Akan yere göğe sığmıyor. O konuda çeşitli yazılar yazılmış, ne diyeyim, üstelik Özdemir usta noktayı koyduktan sonra bize halt yemek düşer.

Görüldüğü gibi Özdemir İnce resmindeki tavrın hakkını sonuna kadar veren ciddiyet ve sertlikte gerçek bir cumhuriyetçi. Her konudan anlıyor, herkese verilecek bir cevabı mevcut. Hürriyet gazetesi okurları yazarlarıyla övünebilir, sayesinde alçaklar, hainler deşifre ediliyor, sert bakışları, gözlerinden saçılan kıvılcımlarla eriyip ortaçağ karanlığını boyluyorlar. Kendisinin eski yazılarına arşivlerden ulaşıp istifade edebilirsiniz. Yalnız fazla dalarsanız çıldırmanız, dolayısıyla Çılgın Bir Türk’e dönüşmeniz de söz konusu olabilir. Aklı başında Türkler şu ara pek tutulmadığı için iyi olur, daha güzel, prim yaparız derseniz o başka tabii.

Örgüt konusunda da şunu söyleyeyim, artist eskileri şeriat, komünizm türü tehlikelere karşı nasıl örgütlenebilirler üzerinde düşünmek lazım. Bunlar epey çaptan düştüklerine göre kadroya daha genç ve aktif olanları katmaları lazım. Misal, Polat Alemdar, Yandım Ali gibiler ‘örgütü’ güçlendirecektir. Elbette Cüneyt Arkın şu haliyle bile epey şeriatçı dövebilir, yalnız kendisinin içki karşıtı yeşilaycı mücadelesi konsepti bozabilir.

Kısaca şunu söylemek isterim: Yaşasın Örgütlü Toplum.

Aferin Serdar Bey

FST 7 Mayıs 2008

Şurada senelerdir sağda solda oluşum hareketlerinin gülünçlüğünden bahsederim. Arada da Milliyetteki Fikret Bila diye bir yazarın uyduruk lafları önemli birşeymiş gibi ciddi pozda aktarmasına kızarım. Akşam yazarı Serdar Turgut geç de olsa Fikret Bila ve Türkiye’de oluşum, yeni lider gibi matrak işlerin içyüzünü anlamış ve konuyla ilgili bir yazı yazmış. Abdüllatif Şener konusunu ben daha yeni ele almıştım. Serdar beyin yazısı şöyle:

Tuna Kiremitçi’nin yeni aşkları ve Hıncal Uluç’un Sabah’tan neden ayrılmayacağını anlattığı yazıları gibi Türkiye’nin ebedi meselelerinden bir tanesi olan Abdüllatif Şener’in ne yapacağı sorusu, ‘prototip Ankara temsilcisi leşkeri’ olan Fikret Bila’nın yazısıyla tekrar gündeme geldi.

Son dönemde Fikret Bila’nın yazılarının Milliyet gazetesindeki en eğlendirici yazı haline gelmesi, Milliyet açısından son derece vahim bir durumdur. Üstelik Bila’nın böyle bir amacı da olduğunu zannetmiyorum ama o, gazetede istemeden de olsa bu görevi de üstleniyor.

Dün yazısında Bila ‘güvenilir bir araştırma şirketi’ diyerek tanımladığı, bence saf bir oksimoron olan bir şeyin yaptığı araştırmaya dayanarak şu bilgiyi veriyor:

“Mevcut liderler dışında ‘yeni bir siyasi hareketin lideri kim olmalıdır?’ sorusuna verilen yanıtların başında Abdüllatif Şener gelmiş”.

Ondan sonra gelen isimlere bakınca Türk insanının nihayet bir espritüel bakış açısı geliştirmeye muvaffak olduğunu, yıllardır siyasi tavrında eksik olan ‘Sense of humour’u nihayet kullanmaya başladığını gördüm ve çok sevindim.

Çünkü Şener dışında verilen isimler şunlardı: Rifat Hisarcıklıoğlu, Sinan Aygün, Mustafa Sarıgül.

Bu sıralama gösteriyor ki; Türk insanı en az Guatemala halkı kadar bir mizah duygusuna sahip olmuş.

İdareden ve devletten çektikleri açısından Guatemala halkıyla benzerlikler taşıyan Türk halkı da, baskı ve düzensizliğe karşı espri yaparak mücadele edebileceğini gördü sonunda.

Guatemala halkı da bir zamanlar, Taco ve Enchilada adlı komedi ikilisine seçimde yüzde 70 oranda oy vererek başkan ve başkan yardımcısı seçip, sisteme karşı sessizce ayaklanmıştı.

Türk insanının da-tepki içinde verdiği isimlerden bu net olarak anlaşılıyor ama-kafası hâlâ daha çok karışık. Çünkü bu dörtlü bir arada olsa olsa meşhur ‘Marx Brothers’ dörtlüsü gibi bir arada sadece komedi yapmayı becerebilirler.

Bizimkilerin bunu bile başarabilecekleri şüpheli ama halkın aklına lider olarak başka isim gelmiyor. Ne kadar acıklı bir durum değil mi?..

Meseleye bu açıdan bakıldığında Milliyet gerçekten de Türkiye’nin bir gazetesi. Hatta Resmi Gazete bile diyebilirsiniz.

Üstelik bazı günler Resmi Gazete’deki kanun maddelerinin başlığı Milliyet gazetesinin manşetinden daha ilgi çekici olabiliyor.”

Liderlere bakın, hey Allahım ne günlere kaldık. Bir de AKP’nin Tayyip Erdoğan sonrası halefleri var ki en az Serdar Turgut’un dörtlüsü kadar eğlenceli. Fikret Bila gerçeğini de ben ne yazsam ipleyen yoktu, belki Serdar Turgut yazınca itibar ederler. Bunlara niye para verip yazı yazdırırlar hayret. Ortaokul 2. sınıf öğrencileri Fikret Bila, Bekir Coşkun gibilerin yazılarını hem daha güzel hem de parasız yazar. Ha, bana para versinler, Hürriyet, Milliyetteki tüm köşe yazarlarnın yazısını günlük hallederim. Tümüne verdikleri paranın yüzde onu da yeter.

Konuyla ilgili yazılar:

Fitret Bila Özal-Erdoğan, Özlenen Üslup, Şaka Gibi Lan 

Abdüllatif Şener ve Oluşumlar:  Tek Adam, Yeni Bir Ümit, Seçime Doğru II, Sağda Yeni Oluşum, Turkuaz Hareketi, Troyka, Kazanımlar Hareketi

Çözümün Adresi

FST 6 Mayıs 2008

haydarcabs.jpgTürkiye muhtelif problemlerle uğraşırken çözüm yolu önerenler de çıkıyor. Bugün gördüğüm bir haber eski dostların yeniden sahne aldığına işaret ediyor. Malum, geçen sene bu zamanlar hepimiz Mazot 1 YTL, fındık başkası ne verirse 5 fazlası, her vatandaşa 2 milyar maaş şeklinde vaatleri ağzımız sulanarak takip ediyorduk. Gerçi ben “yahu dizel arabam yok mazot ucuzlasa bana ne” ve “Fındığa yüksek fiyat verirlerse zaten çaktırmadan çerez tabağından ayıklamaya çalışıyorduk, temelli bulamaz hale geleceğiz” şeklinde bazı çekinceler beyan etsem de hakikaten eğlenceli bir dönem geçirmiştik. Bu dönemin starları da kuşkusuz Haydar Baş ve Cem Uzan beylerdi. Seçimler oldu bitti, herkes alacağını alıp dağıldı bir daha sesleri çıkmaz oldu demişken bugün şu haberi gördüm:

AK Partili belediye başkanı BTP’ye geçti

BTP Başkanlık Divan Toplantısı’nda bir süpriz yaşandı. AKP’li Konya Akşehir Karahüyük Belediye Başkanı Muammer Yüksel partisinden istifa ederek BTP’ye iltihak etti.

Genel Başkan Prof.Dr. Haydar Baş’la el ele samimi pozlar veren Başkan Yüksel, Milli Ekonomik Modeli’nin ve ‘Sosyal Devlet, Milli Devlet’ projesinin Türkiye’yi düzlüğe çıkaracak tek sistem olması nedeniyle BTP’yi seçtiğini ve bu projeleri mahalli idarelerde de hayata geçirmek için var gücüyle çalışacağını söyledi.

Katılımın anlamı büyük

Akşehir Karahüyük Belediye Başkanı Muammer Yüksel’in iktidar partisinden istifa ederek, BTP’ye iltihak etmesi büyük yankı uyandırdı. Başkanlık Divanı toplantısına katılan BTP kurmayları, bu gelişmenin çok anlamlı olduğuna işaret ederek, şunları söylediler: “İlk kez iktidar partisinden istifa eden bir belediye başkanı BTP’ye geçmiştir. Bu durumun devam etmesi beklenmektedir. Bu çözümün adresinin BTP olduğunu ortaya koymaktadır.”

Ben de diyorum kulağımdaki bu ses ne diye, meğer filanca kasabanın belediye reisi BTP’ye geçmiş, onun yankısıymış. Büyük yankı uyandırdı deniyor ya, yalan olacak hali yok. Gelişme hakikaten ‘anlamlı’ ve ‘durumun devam etmesi’ beklenmeli, bu görüşlere katılmamak mümkün değil. Tabii tuhaf isimli bir beldenin belediye reisi ‘Milli Ekonomi modeli Türkiye’yi düzlüğe çıkaracak’ diye çözümün adresinin BTP olduğu yargısına ulaşmak biraz ihtiyatsızlık olarak görülebilir. Bakıp göreceğiz durum devam edecek mi.

Özlemişiz be, eski dostlar, eski dostlar, bilinmez ki nasıl nerde, şimdi artık resimlerde, hey gidinin Haydar Baş’ı, demek bir sene olmuş. Yahu birkaç belediye daha Milli Ekonomi Modelinin faziletini anlasa da (misal ayda 5.000 YTL verilirse ben de muhtemelen çok iyi anlarım bunu) malzeme çıksa. Gündem iyice ota sardı, malzeme olarak Fatih Terim ve Hakan Şükür’e kaldık.

Arşivleri bir gezin bakalım Haziran 2007, Temmuz 2007, bol malzeme vardır.

125. Alay

FST 3 Mayıs 2008

komando1.jpgDTP genel başkanı Nurettin Demirtaş çürük raporu hadisesi sonrası gelişmelerle askere alınmıştı. Ben üstünde durmamıştım ama yorumcumuz Recep bey “acaba Nurettin Demirtaş vatan hizmeti esnasında hayatını kaybederse ne olacak” gibi muammalı bir soruyu gündeme getirdi. Öyle ya, askerliktir, kah bir çatışmada, kah araba ile intikal esnasında şehadet şerbetini içmek her an mukadder olabilir. Önce haberi görelim:

[…] Demirtaş ve beraberindekiler, 88/2 tertip askerlerle birlikte acemi askerlik görevini yapacak. Demirtaş’ın devre kaybı olduğu için 45 günlük acemilik devresinin uzayacağı öğrenildi. 125. Jandarma Er Eğitim Alay Komutanlığı daha çok özel harekat ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde operasyon yapan askeri tim elamanı yetiştirilmesi konusunda eğitim veriyor.

İşe bakın ki Demirtaş Safranbolu’daki özel harekat, operasyon timi yetiştiren birliğe gönderilmiş. İyi ama kurrada Hakkari Çukurca’yı çekip operasyona giden Nurettin Demirtaş’ın başına bir iş gelse, misal PKK ile girilen bir çatışmada Jandarma onbaşı Nurettin Demirtaş vurulup ölürse, yahut mayına basarsa şehit olarak kabul edilecek mi edilmeyecek mi? Malum bizde şehitlik Allah tarafından değil devlet tarafından bilinen bir özelliktir. Şehit için farklı cenaze töreni yapılır, ailesine bir takım imkanlar sağlanır. Acaba Jandarma Nurettin için de bir tören yapılır mı? Normalde her Türk vatandaşı gibi sayın Demirtaş’ın da şehit sayılması gerektiğini düşünürüz ama, ne bileyim bu işte bir bit yeniği var sanki.

Yahu Recep nereden bulur çıkarırsın böyle soruları, ne güzel bir diyanet işleri dalgası bulmuştuk. Kimin şehit sayılacağını ben nereden bileyim, sen onu ya müftüye ya milli savunma bakanlığına soracaksın.

Genç Yaşına Rağmen

FST 1 Mayıs 2008

turkone.jpgGeçtiğimiz yıl AKP milletvekillerinden bir kısmının yazar, çizer takımının hanımı, kocası olması ilgi çekmiş, burada da bir parça atıp tutmuştuk. Bunlardan biri de Zaman yazarı Mümtazer Türköne’nin eşi Özlem Türköne. Bana göre herhangi bir özelliği olmayan vasat bir yeni kaymakam iken, eşinin adının da desteğiyle meclise giren bir hanım. Geçen sene hatırladığım kadarıyla kaymakam olup Anadoluya gidince sosyoloji kitaplarını yırttım filan diyordu. Neyse, işte bu Özlem hanım dün mecliste 301. madde oturumunda da mevcutmuş. Tabii CHP, AKP fark etmez, milletvekillerinin konuyla ilgili genel başkanın dediği dışında bir görüşü olmadığından o da başka bir işle meşgulmüş:

DERSİMİZ İNGİLİZCE

Önlerindeki kitap ve defterlerin arasında kaybolan bu ikili, Gaziantep Milletvekili İbrahim Halil Mazıcıoğlu ile İstanbul Milletvekili Özlem Türkköne’ydi.

Türkiye’nin son dönemdeki en kritik düzenlemelerinden bir olan TCK 301 değişikliği görüşülürken Mazıcıoğlu’nun Türköne’den İngilizce dersi aldığı öğrenildi.

Kaymakamlık yaptığı dönemde İngiltere’de yüksek lisans eğitimi alan Türköne, genç yaşına rağmen parti içinde İngilizce’yi en iyi bilen milletvekillerinden biri olarak tanınıyor.

Ne güzel, vekildeki dil öğrenme hevesine bakın. Tabii, öğrenmenin yaşı yok demişler. Ben bunu geliştireyim, öğrenmenin yeri ve yaşı yoktur. Yalnız ‘genç yaşına rağmen’ denmiş, bu ingilizce denen meret genç yaşta iyi bilinmez mi de bu nokta vurgulanmış? Bir de ingilizceyi en iyi bilenlerden denmiş. Bir iki sene İngiltere’de kalmış tamam ama bu hanım Gazi Üniversitesi kamu yönetimi bölümü mezunu değil mi, ingilizcesi ortanın biraz üstü olsa gerek. Ha, çok iyi de olabilir, nereden bilelim. Bir önemi de yok. Merak ettiğim bunlar hangi kitaptan çalışıyor, benim çocukluğumda Access to English diye bir seri vardı, şimdi artık daha farklı şeyler okunuyor herhalde.

Bakalım eğitimin neticesini görmek için Özlem hanım bir sınav da yapacak mı? Tavsiyem kimsenin umursamadığı AKP grup toplantısı olabilir. Gerçi başbakanın sıkça alkışlanması motivasyonu bozabilir, hatırlatırım.

Manifesto: Diklenme, Dik Dur

FST 24 Nisan 2008

manifto.jpgAKP kapatma savunmasını bir manifesto olarak yapacak 4-5 dile çevirecekmiş. Demokrasi Manifestosu gibi laflar geçiyor. Habere bakarsak:

İzleyecekleri stratejiyi belirlemek amacıyla önceki gece 48 milletvekiliyle bir araya gelen Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, dava konusunda her türlü tedbiri aldıklarını söylediği öğrenildi. Edinilen bilgilere göre muhalefetin, anayasa değişikliği ve demokratikleşme meselesinde ‘fırsatçı’ davrandığını belirten Başbakan, CHP ile MHP’yi ‘oyun oynamak ve samimi davranmamak’la suçladı. Anayasa Mahkemesi’nde yapılacak savunmaya odaklandıklarının altını çizen Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Duygusal davranmadan, demokrasi manifestosu niteliğinde çok iyi bir savunma yapacağız. Tarihe not düşeceğiz. Savunmayı 4-5 dile çevirip yabancılara da göndereceğiz. Dik duracağız, diklenmeyeceğiz. A, B, C planlarımız hazır. Biz hesabımızı kışa göre yaptık, yaz gelirse bahtımıza. Dava öncesi ve sonrasına dair her türlü tedbiri düşündük. Halk iradesi bizden yana, kazanan demokrasi olacak.”

4-5 dile çevireceklermiş, (tam sayı belli değil, dört mü, beş mi ama) acaba bunlar hangileri? Biri ingilizcedir, o açık, acaba diğerleri nedir, İspanyolca olabilir mi? Mesela Latin Amerika Ülkelerine de bir “demokrasi dersi” verilmiş olabilir. Almanlar ve Fransızların demokrasi dersine pek kulak asacağını zannetmiyorum, Türkiye’de olup biteni anlamak için de AKP’nin hazırlayacağı manifestoya bakmaya gerek yok zaten. Çince, Hintçe olabilir, bu iki dil kalabalık nüfuslar tarafından konuşuluyor, ortalama bir Çinli herhalde Türkiye’deki bir partinin kapatma davasına kilitlendiğinden mantıklı bir karar olabilir. Yahut Arapça olabilir, Araplara demokrasi ihraç ettiğimiz, onlara model olduğumuz filan söylenir. Alın size model diyerek AKP manifestoyu yayınlarsa Araplara büyük bir katkı olur. Türk usulü demokrasi nasılmış Araplar da görür. Rusça, Felemenkce, Korece, İsveççe gibi diller arasından dahi seçim yapılması, icabında pigmeler için yerel dilde bir manifesto hazırlanması, Andromeda için Galaksiye bazı sinyaller gönderilmesi de düşünülebilir.

Dil sorunu çözüldükten sonra içeriğe de bakmak gerekebilir. Mesela (R. T. Erdoğan, AKP Demokrasi Manifestosu, Türk Demokrasi Yayınları, No.1, Ahbap Çavuş Matbaası, 2008) başlıklı kitapta demokrasi tarihimize altın harflerle yazılmış, “tarihe not düşülmüş” şu olaylara nasıl açıklama getirilecek bakalım. Ben arada görüşlerimi de ekledim, belki manifesto yayın parasından pay verirler:

1. Parti kapatma sadece bizim başımıza iş açtığında problem sayılır. Bizim parti kapatılmadan 15 gün evvel DTP için kapatma davası açıldığında gayet dik bir şekilde “Elbette parti kapatma hoş değil ama yargının kararına saygı duymalıyız” denirken kendi partimizle ilgili dava açıldığında feryat figan ile ortalık ayağa kaldırılmalı, meydanlarda ağlanmalıdır. Demokrasilerde gücü yetmeyen, toplumun genel kabulleri dışındakileri savunan, azınlık halindeki partilere her tür eziyetin yapılması mümkündür ama belli bir oy oranı geçilmişse ona dava açılamaz. Burada “efendi, zamanında şu saçma kanunları ne demeye kaldırmazsınız da şimdi ortalığı velveleye verirsiniz, 2002-2007 arasında değiştirivereydiniz bunları, hem AB istiyor filan diye kulpu da hazırdı, siz adamın eline bombayı vermişsiniz şimdi niye patlatıyorsun diyorsunuz” şeklindeki sözler AKP gerçeğini anlayamamış liberal sayıklamalardır.

2. 301. madde konusu M. Ali Şahin tarafından savunulmalı “içinizde en Türk benim, ben Kayı boyundanım, Türklüğüme laf edenin anasını, avradını” şeklindeki cümle mutlaka manifestoya konulmalıdır. Şu güçlü argümanlar mutlaka dillendirilmelidir: Bu madde kaldırılırsa Emniyet güçlerini alenen aşağılayan pavyoncular nasıl cezalandırılacak? Bir kimse Gagavuz Türklerini aşağılarsa mesela “Gagavuzların boyu kısadır, güdüktür bunlar” dese ayaklanıp hadlerini bildiremeyecek miyiz? Cemil abi Ermeni uşaklarına göz açtırmadı, biz de bu kanunu kaldıramayız. 301. madde demokrasinin, yani Türklüğün teminatıdır. Türk halkıbaşkasına sövebilir ama kendisine sövdürmez. Bu da demokrasinin gereğidir.

3. Meclis çalışmalarında yaşanan bazı tatsızlıklar olabilir, bunlar demokrasinin cilvesidir. Misal bağımsız bir milletvekili kürsüden velinimetimiz başbakana “çıksın karşıma, nerde” türü laflar ederse demokrasi gereği seçilmiş başbakan korumaya alınmalıdır. Öbür milletvekili bir vilayetten bilek hakkıyla bağımsız seçilmiş olsa ne yazar, tercihan bu şahsa bire karşı 47 saldırılıp yüzde 47′nin herşeye, pardon, işimize gelene kadir olduğunu ispatlamamız gerekir. Manifestoda mutlaka “iktidar sahiplerine soru sormaya cüret edenlere tekme, tokat yoluyla hadleri bildirilmelidir” ibaresi geçmelidir.

4. Manifestoda parti içi demokrasiden mutlaka söz edilmelidir. Milletvekili seçilebilmek için herhangi bir liyakatin gerekmediği açıktır. İlgili seçim bölgesinde partiye en yakın, en sadık kişilerin, partiye yakın yazarların, akademisyenlerin kendilerinin değil eşlerinin seçilmesi demokrasinin önemli bir unsurudur. Şu halde grup toplantılarında, çeşitli ortamlarda milletvekillerinin parti lideri tarafından alenen azarlanması, soru sormaya kalkan parti üyelerinin edepsizlikle suçlanması demokrasiye aykırı değildir. Demokrasi, birlik ve bütünlük içinde nurlu ufuklara gitmek demektir.

5. Demokrasi ile ekonomi arasında doğrudan bir ilişki vardır. Ekonomisi güçlü olmayan bir millet batmaya mahkumdur. Bu sebeple müteahhit ve işadamımızın ekonomik çıkarları düşünülmelidir. Devletin fakir fukaraya kömür dağıtmak için yaptığı alımlar hem sosyallik hem de demokrasi gereğidir. Aynı tüm orta öğrenimde bedava dağıtılan kitapların yazılıp basılması işlerinde olduğu gibi. Bu demokrasi ile kömürcü, makarnacı ve yayıncı esnafı canlanmış, TOKİ konutları ile Türk inşaat sektörünün önü açılmıştır. Sanat da ekonomik olarak desteklenmeli, milletvekili ressamlar, yandaş karikatüristler demokratik özgürlük adına ihya edilmeli, muhalif çizerlere ayda ortalama 5 dava açılmalıdır. Demokrasi hakaret özgürlüğü değildir.

6. Son olarak, demokrasi bizi sert de olsa iyi niyetle eleştiren yazar, çizer, düşünür takımını pıstırma demektir. AKP la yüsel, asla hata yapmayan bir partidir. Hiçbir icraatı yanlış olamaz. Eleştirenlerin aklı bizim yaptıklarımızı almaz. Bunlar ayak takımıdır. Yazar ve çizerler bizim yaptıklarımızı onayladıkça makbuldür, demokrasi de onay rejimidir.

Eğer AKP manifestoda bu kısımları açıklarsa tüm dünya istifade edecektir. Ben de heyecanla bekliyorum. Tabii içinizden “yahu, ne abartıyorsun, ilkokul vatandaşlık kitabında yazan demokrasi türü laflardan ibaret bir metin, belki içine iki de şiir atarlar” diyen çıkabilir, hayır derim. Ben ümitliyim arkadaş, bu manifesto  dünyada ses getirir, Marx ve Engels’e dahi mezarlarından”helal olsun yiğitlere” dedirtir. Yakında dünyada ihtilaller bekleyin, manifesto geliyor.

Bir de diklenme dik dur deniyor, bunun anlamı “köprüyü geçene kadar ayıya dayı de, adamları ürkütme, işlerini çaktırmadan yürüt” mü oluyor? Dik dursan ne olacak,kurt kuzuyu yemeye niyetlenmiş bir defa, kuzu ayağa kalksa ne olacak. Sen kurdun dişini zamanında sökmemişsin.

Turgut Özal Camii

FST 20 Nisan 2008

Ankara’da sessiz bir kalabalık Turgut Özal’ı Kocatepe Camiinde anmış. Resimlere baktım hayret ettim. Cenazesini de hatırlıyorum, mübalağa olmasın, milyona yakın sessiz insan samimi bir hüzünle kendisini son yolculuğa uğurlamıştı. Aradan 15 sene geçti, hala ölüm yıldönümlerinde “ah Özal olaydı” diye düşünenler azalmadı. Demek ki yeri doldurulmuş değil, halka kendini bu şekilde sevdirebilmek kolay iş değil. Bu arada aşağıdaki resme baktım da rahmetlinin açılışını yaptığı Kocatepe Camiinin adı Turgut Özal olarak değiştirilse ne kadar uygun olurdu diye düşündüm. Belki birinin aklına gelir.

ozalcamii.jpg

Bu arada şu an haberde Vahit Erdem’in de bir değerlendirmesi yer alıyor. Eski ANAP milletvekili ve Özal’ın en yakınında yer alanlardan Vahit Erdem şunları söylemiş:

[…] Şimdi AK Parti milletvekili olan Vahit Erdem “Bu kalabalığın anlamı nedir? Soruma, “Benim bürokrasi hayatım Özal’la geçti. Aradan 15 sene geçmesine rağmen halkın gönlünden silinmeyen bir devlet adamı, dışarıdaki kalabalık, bunun göstergesidir. İkincisi de halkın hamuruyla kendi hamuru birbirine çok yakın bir lider olduğunu gösteriyor. Ayrıca Cumhuriyetin kuruluşundan sonra ikinci en büyük reformu yapan, statüko içinde kalmış bir Türkiye’yi modern geleceğin dünyasını görerek ülkeye yeni bir rota çizmiş bir devlet adamıdır” dedi.

Peki “Ak Parti ile Özal misyonu arasında bir fark var mıydı?” İşte Erdem’in verdiği en çarpıcı cevap burada. “Türkiye 1990’lardan sonra durağanlaştı, Özal’ın değişim hamlesini yavaşlattı. AK Parti tek başına iktidar olunca Özal’ın değişim misyonunu üstlendi ve hamle üstüne hamle yaptı. Ama bir eksiğimiz var ki, o da toplumun tüm kesimlerini kucaklayamamak. Özal, herkesi kucaklardı, AK Parti bu anlamda eksiğini tamamlar inşallah” dedi.

AB İçin Yeni Kriter: Hizmet Garantisi

FST 19 Nisan 2008

medym.jpgAKP ipe un sermişti filan diyoruz ama AB de işleri zorlaştıracak şartları ardı ardına diziyor. İşkembe, kelle, paça, kokoreç gibi stratejik konular dışında şimdi de medyumluk, falcılık işleri için AB kriterleri geliyormuş. Türkiye’de malum en ilerici, laik gazetelerde dahi bir astroloji sayfası olur. Televizyonlarda zaman zaman “önümüzdeki yıl şu olacak, ABD İran’a girecek” türü laflar eden tuhaf görüntülü medyumlar peydahlanır, bunlar birbirine tekme, sille dalar, misal, eskiden ünlü Medyum Keto-Medyum Memiş olayları vardı, hatırlayan çıkar. Bir de futbolcular, futbol şube sorumluları vs. sahanın sağına soluna tavuk kemiği gömerek kaleyi korumaya alırlar. Hasılı, bizim millet dinsizi, dindarı muska, üfürük, fal işine düşkündür, dolayısıyla Türkiye’deki en kritik konulardan biri bu metafizik davasıdır. Zamanında ben de konuya el atmış ve devlet hastaneleri için bir öneri getirmiştim. Uzatmazsak, Avrupa Birliğinde bu konuda bazı gelişmeler oluyormuş:

Avrupa Birliği ‘fal garantisi’ getirdi

Avrupa Birliği medyumlara dava açılabilmesine olanak tanıyan bir yönerge çıkardı. Buna göre, artık Avrupa’da, geleceğe dair verdiği haber doğru çıkmazsa medyum mahkemeye verilebilecek. NTVMSNBC, yasayı protesto eden İngiliz medyumların başkanıyla konuştu.

İngiltere’nin önemli gazetelerinden Independent, medyumlara yönelik AB yönergesinin yürürlüğe girmesinin İngiltere’de 10 bin medyum tarafından protesto edildiğini yazdı. Söz konusu yönerge, “hizmetten memnun olmayan müşterinin, medyumu dava etmesi hakkı” getiriyor. NTVMSNBC, İngiltere’deki Ulusal Spritüel Birliği’nin ‘Bakan’ ve Basın Sözcüsü olan medyum Steven Upton ile konuştu. AB yönergesini desteklediğini belirten Upton, “İnşaatçı yanlış yapınca dava açtığınız gibi, ölmüş babanızla konuştuğunu söyleyip konuşmayan medyuma da dava açılmalı” ve ekliyor: Tabii biz hizmet garantisi veremiyoruz!..

İngiltere’de 1735 yılında çıkan “Büyücülük Kanunu” ile “cadı” olarak suçlanıp ölümle cezalandırılan, 1951’de çıkan kanunla ise itibarları iade edilen medyumluk, bugün İngiltere’de bir meslek. Ulusal Spiritüel Birliği’ne bağlı eğitim merkezinde 3 yıl eğitim gören ve sonunda sınavı geçen ‘medyum’ oluyor. Türkiye’de ise ceza yasalarının suç saymasına, İslam’a göre “günah” olmasına rağmen falcılar, medyumlar çok ilgi görüyor.

[…] Adalet olması gerekiyor. Ama tabii bizim sunduğumuz hizmet deneysel olduğundan, garanti veremiyoruz. Biz medyumları çok sıkı bir eğitimden geçiriyoruz. Bu eğitim 3 yıl sürüyor ve sınavlar çok zor. Tabii herkes başarılı olamıyor. Ancak birkaç kişi, bu dünyadan ayrılmış insanlarla başarılı iletişim kurabiliyor.

Bu durumda Türkiye’nin önce muska, üfürükçü, falcı vs. için bir serbestlik kanunu çıkarması gerekiyor. Bakın çağdaş Batı medeniyeti standartı gelecekten, ölmüş babanızdan haber verecek insanları yasaklamayı bırakın, okul açmalarına, dernek kurmalarına filan da izin veriyor. İlericilik gereği bunları serbest bıraktıktan sonra “söylenen yalansa, büyülü muskayı hoca bulamazsa, çocuğunuz olmazsa”durumunda ilgili medyum, falcı, hocanın cezalandırılması söz konusu olacak.

Bir de bu medyumluk okulu, sınavı nedir, Harry Potter’ın okuduğu yer mi acaba? O halde AB’ye girdiğimiz takdirde bırakın din dersi tartışmasını, büyücülük, muskacılık okulu açmamız da serbest olacak demektir. Tevhidi tedrisat kanunu, laiklik, çağdaşlık vs. çerçevesinde değerlendirildiğinde ilginç günler bizi bekliyor demektir.

Eski yazımda düşündüğüm “Fethi Baba” Metafizik İşleri Ltd. için yeniden girişimlere başlasam iyi olacak herhalde, Memiş ile Keto malı götürecek yoksa.

(Konudan haberdar eden Veysel beye selamlar)

« Geri - İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş