Bir dostumun gönderdiği yazıdan haberdar etmek istedim, Türkiye’deki vicdan ve ahlaktan yoksun kıyafet zorbalığı konusunda okuduğum en iyi yazılardan biri diyebilirim. Arkadaşımın yazıda ismi geçenlerin bazılarını da tanıyormuş, doğrudur dedi. O demese de Nihan hanımın yazısı son derece ikna edici zaten bir şüphem olmayacaktı. Bu arada yazının içinde özgürlük anlayışından nasipsizliğimiz kadar “ye kürküm ye” mantığıyla insanlara kıyafetine göre davranma gibi ucuzluklarımız da dikkatten kaçmıyor. Yazıyı yazan hanım gayet modern görünümlü, evet “ye kürküm ye” esnafı ve çağdaşlık ucubesi budalalar için açıklıyorum, kafasında şapka bile var. Liberal midir, hain midir onu da bilmem. Yazısı çok uzun ama tümünü buraya alıyorum, yarın öbürgün burada bulunması bir işe yarar belki. Sadece son paragrafını yeniden aktarıp bir iki laf edeyim:
Nihan hanım, evet, hepimiz utanıyoruz, insanlık namına yerin dibindeyiz. Okul kapılarında güvenlik penceresini ayna olarak kullanıp başını açan veya örten kızlar, başörtüsünün üzerine iğrenç bir peruk koyarak psikolojik baskıyı azaltmaya çalışanlar, başını açmış olduğu giydiği pardesüden belli ve yüzü gülmeyen öğrenciler de cabası. Okul kapısından çıkınca başı örtülü olarak gezip tozan bu çocuklara 10 senedir insanlık tarihinde eşi az görülen bir zorbalık devlet eliyle yapılıyor ve bir sürü insanlık özürlü, vahşileşmiş çoğu da okumuş cahil bu törene şakşakçılık ediyor. Bahsettiğiniz akademisyen az bile söylemiş, hezeyan içinde olmayı bile geçtik, bu kesim toplu cinnet geçiriyor. Yarın saldırganlıkları fiiliyata da dökülürse hiç şaşırmayın.
Hoca “bu hale nasıl geldiniz” de demiş, biz zaten evvel eski böyleydik. Hep ötekilerden nefret etmeye alıştırıldık. Sürekli kendimizin çok matah bir kumaş olduğumuz, üstün doğduğumuz saçmalığıyla avutulduk. Sürekli gerileme, yenilme, ezilme sonunda aşağılık duygusuyla gücümüzün yettiği zayıflara saldırmayı alışkanlık haline getirdik. Solcumuz, milliyetçimiz, muhafazakarımız, dincimiz tahammülsüz ve saldırgandır. Bugün başörtüsü etrafındaki bu zırva hezeyan da; kendisini birşey zanneden ama mahza süzme cahil olan bir akılsızlar sürüsünün, ellerinde olduğunu zannettikleri ve sorulduğunda “içki içme” ve “açık giyinme”dışında hiçbir şey olmadığı anlaşılan bazı “kazanımları” koruma amacıyla gürültü yapmalarından ibarettir.
Neyse asabımı ve ağzımı bozmayayım, siz Nihan Kaya’nın yazısını okuyun daha iyi.
Memleketimden İnsan Manzaraları
1. Sene 1999. Boğaziçi Üniversitesi’nde E.Ç. isminde başarılı bir kız öğrenci vardı. Psikoloji bölümünde okuyan E.Ç. bu bölümdeki başarısının da etkisiyle aynı zamanda okulun Sosyoloji bölümünde de okumaya hak kazanmıştı. Başka bir deyişle çift ana dal programını götüren E.Ç., hem Psikoloji, hem de Sosyoloji bölümlerini birincilikle bitirdi. Ne var ki 1999, Boğaziçi’nde örtü yasağının uygulanmaya başladığı bir yıldı. Her iki bölümden de üstün başarı ödülü alması gereken E.Ç.’nin, mezuniyet töreninin yapıldığı sahaya girmesine müsaade edilmedi. (Söylemeyi mi unuttum? Evet, E.Ç. örtülü bir öğrenci idi ve törenin yapıldığı alanın kapısından alınmayışının gerekçesi buydu.)
E.Ç. LES’e (Lisansüstü Eğitim Sınavı) örtülü girdiği için sınavı geçersiz sayıldı, bu yüzden, Boğaziçi Üniversitesi’nde istediği yüksek lisans programına başvuramadı. Ne var ki dünyanın başka köşelerinde, Türkiye’nin en parlak öğrencilerinden birini kaçırmayacak kadar basiret sahibi pek çok üniversite vardı. Biz burada öğrencilerimizin giysilerini ölçüp biçerken, onlar E.Ç.’ye tüm masraflarını karşılayacak burslar önermekte vakit kaybetmediler. E.Ç. Michigan State University’de burslu olarak yüksek lisans, arkasından University of Missouri-Columbia’da doktora yaptı. Şu anda da Amerika Birleşik Devletleri’nde, University of Rochester Medical Center’da çalışıyor.
2. Sene 2000. İngiliz bir arkadaşım vardı. Bu İngiliz arkadaşım E.U. Londra Üniversitesi’nde okurken Müslüman olmuş ve başını örtmeye başlamış. E.U. halen Londra Üniversitesi’nde öğrenciyken okul tarafından bir sene için Boğaziçi Üniversitesi’ne gönderilmişti. Boğaziçi’nde Türkçe öğreniyordu. Boğaziçi’ndeki öğretmenlerinden biri, E.U.’nun başındaki örtüden rahatsız olmuş. E.U. o hep vakur, sözünü sakınmayan, hatta biraz sert ve dik konuşmasıyla,
- Ben İngiliz’im, diyordu. Ona da söyledim, ‘Ben İngiliz’im. Siz benim örtüme karışamazsınız’ dedim. O kim oluyor ki bana nasıl giyineceğimi öğretmeye kalkıyor? Bu nasıl bir terbiyesizlik? Baktım laftan anlamıyor, ‘Haddinizi bilin. Yoksa haddinizi size vatandaşı olduğum ülkenin kanunları hatırlatacak’ dedim ona.
E.U. kendisinden, arkasındaki Büyük Britanya devletinden o kadar emindi ki E.U.’nun örtüsünü kendine dert edinen öğretmen kısa zamanda pes etti. E.U.’nun, kimsenin onun kılık kıyafetiyle uğraşmaya cesaret edemeyeceğinden zaten şüphesi yoktu, hiçbir zaman olmamıştı. Zira E.U., vatandaşını koruyan, kollayan, insan yerine koyan, onun haklarını gözeten bir ülkeden geliyordu. Devletin, ilk önce vatandaşı için var olduğu sisteme alışıktı. E.U.’nun yaşadığı yerde vatandaşlar arasında cinsiyet, ırk, din, dil ayrımı yapılmıyor, insan haklarından bahsederken hiç kimse ‘Başörtülüler de insandır’ deme gereği duymuyordu.
3. Sene 2001. Aylardan henüz Haziran bile olmamasına rağmen İstanbul’u ani bir sıcak bastırmıştı. Boğaziçi Üniversitesi’nin kampüsü havlularını almış, ayaklarında terlikleriyle okulun yüzme havuzuna koşan öğrencilerin görüntüleriyle doluydu. Arkadaşım T.A. da o gün derse bikinisinin üzerine giydiği file elbisesiyle geldi. Dersten sonra havuza girmek niyetindeydi. Hocamız ‘Hava çok güzel. Neden dersi çimlerde yapmıyoruz?’ deyince hep beraber dışarı çıktık. Güzel havalarda yaptığımız gibi, Güney Kampüs’ün ortasındaki alanda kendimize boş bir yer seçip daire şeklinde çimlerin üstüne oturduk. Boğaziçi’ni gören herkes bilir; okulun merkezi sayılabilecek bu çim alan özellikle güneşli günlerde hep kalabalıktır. Kampüs, gelip geçen başkalarının yanında her zamanki gibi eğlenen, şakalaşan, frizbi oynayan, gitar çalıp şarkı söyleyen pek çok öğrenciyle o gün de hayli kalabalıktı ki bu kalabalığa o gün çimlerde mayolarıyla güneşlenen birkaç kimse de dahildi. T.A. da çimlere çıktığımızda üzerindeki file elbiseyi çıkarıp dersi dinlerken bir yandan da bikinisiyle güneşlenmeye karar verdi. Bu, kampüste daha önce rastlamadığım bir görüntü değildi. Üniversitenin kütüphanesinde çalışırken sıkılıp tişörtünü çıkartan, yurt penceresinde üstsüz sigara içen kızları ve benzeri örnekleri burada geçirdiğim dört sene boyunca görmüştüm. T.A.’nın çimlerdeki dersimizde bikiniyle oturmasını da o gün hiçbirimiz yadırgamadık. Çok değil, bundan sadece iki yıl önce, örtülü arkadaşlarımız da T.A. gibi yarı çıplak arkadaşlarımızın yanında çimlerde oturuyorlar, T.A.’nın tenini yakan güneşin altında farklı şekillerde de olsa birlikte terliyorlardı ve kimse birbirinin kıyafetini yadırgamayı aklından geçirmiyordu.
T.A. çocukluğunun ve yetişme döneminin önemli bir kısmını yurt dışında geçirmişti. Okulda kendisini nispeten rahat hissetse de dışarıda üzerine dikilen bakışlardan şikayetçiydi.
- Ben … şehrinde de aklıma esince uç şeyler yapıyordum, diyordu. Ama orada herkesten farklı giyinince, farklı davranınca kimse dönüp bakmıyordu bana. Burada ise sürekli izleniyorum.
4. Sene 2003. İngiliz arkadaşım E.U.’nun kardeşi S.U. çok merak ettiği Türkiye’ye geldi. S.U. önceki yıl ablasından etkilenerek Müslüman olmuş ve o da ablası gibi başını örtmeye başlamış. S.U. Cambridge Üniversitesi’nin, monoteistik dinleri inceleyen Dinler Bilimi bölümünde okumaktaydı ve başını örtmesi 11 Eylül’den sadece bir hafta öncesine rastlamasına rağmen etraftan olumsuz hiçbir tepki almamış olmasını sevinçle anlatıyordu. Ablası E.U. da şimdi İngiltere’de bir devlet lisesinde öğretmenlik yapmaktaydı ve giyimi okuldaki kimseyi rahatsız etmiyordu.
Ne var ki 11 Eylül sonrasını İngiltere’de sorunsuz yaşayan S.U. Türkiye’de sokağa daha çıkar çıkmaz, yargılayan bakışlarla karşılaştı. Gittiğimiz yerlerde de kınayıcı bakışlar devam edebiliyor, hatta bazen sözlere dökülüyorlardı. S.U.’nun üstüne başına eleştirici gözlerle bakan bu insanlardan bizimle konuşanlar onun İngiliz olduğunu öğrenince birden değişiyorlar, S.U.’yu küçümsemek yerine bu sefer şaşkın, bazen de hayran bakışlarla süzüyorlardı.
S.U. daha önce hiç, üzerindeki kıyafetle yargılandığı bir ortamda bulunmamıştı. Türkiye’de onu bazen yeren, bazen alkışlayan, ama nereye gitse hep giyimiyle değerlendiren, hep kıyafetini konuşan şekilci zihniyetten kısa zamanda bunaldı. S.U. Türkiye’ye geldiğinde ablası gibi Türkçe’yi sökmeye hevesliydi. İngiltere’ye döndükten sonra da Türkçe çalışmaya devam etmeyi planlıyordu. Ama Türkiye ve Türkçe’ye ilgisini S.U. ülkemize geldikten bir süre sonra kaybetti. Bilmediği kelimeleri, gramer kurallarını, Türkçe’ye dair öğrendiği her şeyi kaydettiği defterini İngiltere’ye dönerken evimde bıraktı. (Bu defteri hâlâ saklıyorum.)
5. Sene 2005. Kanadalı arkadaşım P.M. Türkiye’ye beni ziyarete geldi. İlk kez geldiği bu ülkeyi, insanlarını merak ediyor, bu yüzden İstanbul’u toplu taşıma araçlarıyla gezmek, burada geçireceği süre boyunca Türklerle mümkün olduğunca yakın olmak istiyordu.
Bir akşam durakta otobüs beklediğimiz sırada hava serinleyip sertçe bir rüzgar esmeye başlayınca P.M. çantasını açıp, o gün satın aldığı oyalı Türk yemenisini çıkardı, bunu üçgen şeklinde katlayarak başına örttükten sonra, Rusya, Kanada gibi soğuk yerlerde birçok kadının yaptığı gibi, çenesinin altından bağladı. Beklediğimiz otobüs hayli dolu gelmişti. P.M. ile otobüsün ön tarafındaki boş yerlere sıkıştık. Başka yer bulamayan P.M. otobüsün akbil kutusuna sıkı sıkı tutundu. Ben ondan biraz daha geride, koltukların arasında duruyordum. Otobüse binenler P.M.’yi öyle itip kakıyorlardı ki aramıza birkaç yolcunun girmesine mani olamamıştım.
İrlanda kökenli P.M.’nin yüzü otobüsteki yolculara görünmüyordu. P.M. arkası dönük olduğu için bu yolculara görünen sadece, şimdi P.M.’nin başına kulaklarını soğuktan korumak için bağladığı dallı güllü yemeniydi. Otobüs artık hareket etmiş olsa da, P.M. işlevini henüz tam çözemediği akbil kutusunun önünü fark etmeden kapatmaktaydı. P.M.’nin arkasında dikilen genç bir kız P.M.’ye - Çekilsene ordan teyze, akbilimi basacağım, diye bağırdı.
P.M.’ye adıyla seslensem de o gürültüde beni duymadı, çünkü genç kızla birlikte etraftan bir iki kişi daha ona yüksek sesle bağırıyorlardı.
- Çekil diyorum sana be!
- Çekil be kadın! Duymadın mı kızı?!
- Babanın yeri sandın herhalde burayı.
P.M. Türkçe anlamadığı için bu bağırışlara anlam verememişti. Zaten sesler bir anda, ne onun anlamasına, ne de benim müdahaleme veya P.M.’ye sert çıkanlara bir açıklama yapmama hiç ama hiç fırsat vermeden yükselmişlerdi. Genç kızın sesinin çıktığı ilk anda yolcuların arasından sıyrılıp, iki adım ötemdeki P.M.’ye doğru davransam da, ben daha yetişemeden onu omzundan tutup itmişler, azarlayarak diğer yolcuların arasına göndermişlerdi. Bunların hepsi ancak altı yedi saniye içinde olmuştu.
P.M.’ye akbil kutusunun önünde durduğunu söylediğimde anlayışla başını sallayarak özür diledi. Başımda şapka olduğu ve İngilizce konuştuğum için etraftakiler yabancı olanın ben olduğuma vehmettiler. Hemen önümü açmaya, bana yer vermeye yeltendiler. P.M.’ye karşı ters, küçümseyici bakışları ise değişmiyordu. Onu hiç de nazik sayılamayacak tavırlarla kolundan çekiştirmeye, bir yandan da Türkçe laflar atmaya birkaç durumda daha devam ettiler. P.M.’nin yüzü, Kanada aksanlı İngilizce’si, hareket ve mimikleri yabancı olduğunu bana kalırsa apaçık ortaya koysa da, P.M.’nin başındaki yemeniye odaklanmışlardı bir kere. Yemeni imgesi gözlerini çoktan kalıplaşmış çağrışımlarla öyle kaplıyordu ki onun içindeki zarif, hassas, her an özür dilemeye hazır, üç yabancı dili ana dili gibi konuşan, piyano çalmayı çok iyi bilen, Kanada’daki bir üniversite rektörünün kızı olan, kendisi de akademisyen kadını bir türlü göremiyorlardı.
P.M. kendisine neden böyle muamele edilmiş olduğunu muhtemelen anlamamış ve zannederim biraz incinmiş olsa da, her zamanki nezaketiyle gülümsemekle yetindi, konu hakkında hiçbir şey sormadı, söylemedi. Otobüsten indiğimiz Ortaköy’de ona sergiden kendi başımdakine benzer bir şapka aldım. P.M. aynı P.M. idi, ama onu yemeni ve şapkayla gören insanlarımız bunu zannederim anlayamıyorlardı.
6. Sene 2002, 2004, 2006. Avrupa’nın, Amerika’nın değişik yerlerinde çok sayıda üniversite gördüm, bu üniversitelerin bir kısmında kendim de öğrenci olarak bulundum. Bu kampüslerin hepsinde de öğrenciler başlarında Sih dinine mensup olduklarını belli eden türbanlarıyla, o veya bu gruba ait kıyafetleri, bazen de simge niteliğindeki aksesuarlarıyla; başörtüleriyle özgürce dolaşıyorlardı. Birinin kılığını kıyafetini sorun etmek kimsenin aklına bile gelmiyordu. Türkiye’de özgürlükler konusu açıldığında bu insanlar hemen bana dönüyorlar, çoğu zaman Merve Kavakçı olayını örnek veriyor, hatta Merve Kavakçı’nın ismini bile doğru telaffuz ediyorlardı.
- Türkiye’de bir kadını başında örtü olduğu için Meclis’e almadılar, değil mi, diye soruyorlardı. Ülkenizde devlet dairelerinde, üniversitelerde de böyle bir sorun olduğu gerçekten doğru mu? Türkiye’de kapalı bir kadın hakikaten de öğretmenlik yapamıyor, okula gidemiyor mu?
Soruları böyle devam ediyordu. Şaşırıyorlar, Türkiye’de süregelen yasakların gerekçelerini anlamaya çalışıyorlardı.
- Ama neden, diyorlardı ısrarla. Sebebi ne bu yasakların? Nasıl oluyor da bir insanın giyiniş biçimi, hem de bu derece ciddiyetle, sorun olabiliyor?
Onlara istedikleri gibi açık, kısa bir cevap veremiyordum.
7. Sene 2008. Arkadaşım J.H. ile telefonda konuşuyoruz. J.H. Amerika’da oldukça prestijli bir üniversitede öğretim üyesi. Kendisi 77 yaşında ve ömrünün çoğunu üniversitelerde geçirmiş; akademisyenliği hiç bırakmamış.
- Türk üniversitelerindeki şu örtü sorununu gazetelerden okuyorum, diyor bana. Ülkenizin tartıştığı şeyler çok saçma. İlim insanı oldukları varsayılan bazı öğretim üyelerinin öğrencilerin saçını başını mesele etmesi, bunlarla uğraşılması akıl alacak gibi değil. Milletçe tuhaf bir hezeyanın içindesiniz. Bu hale nasıl geldiniz siz?
Utanıyorum, hem de çok uzun zamandır, utanmaktan artık yorularak utanıyorum; ama yukarıda suçlular gibi isimlerinin sadece baş harflerini yazdığım insanlardan değil.