'Toplum' Arşivi

Cuma Hutbesi: Gerçek Müslüman ve En Büyük Günah

FST 11 Nisan 2008

manisali.jpgMadem günlerden Cuma ve hepimiz çoğunluğunun müslüman olduğu iddia edilen bir ülkede yaşıyoruz, bugün biraz vaaz dinleyelim. Tabii vaazı ben vermeyeceğim, herkesi uyutacağım garantidir, o sebeple sözü büyük alim Erol Manisalı hocaefendiye bırakacağım. Malum son zamanlarda başörtüsünün Kuranda olmadığını ispatlamak başta olmak üzere solcu ve ulusalcılar birer müctehid alim vasfıyla ayet okuyup tefsir yapıyorlar, Erol Manisalı da bu akımda geri kalmak istememiş anlaşılan. Hatta geçenlerde Deniz Baykal da bir canlı yayında ayet okuyunca yandaş yazarın biri “yahu başbakan ayet okudu diye adama demediği bırakmıyoruz, bari siz bunu yapmayın, adamın günahını alıyoruz” diye serzenişte bulunmuş. Bizim yorumcular içinde de kafayı abuk subuk konulara takan çok, Erol Manisalı’dan biraz ders alsınlar, belki işe yarar.

Efendim, Erol hocanın (buradaki hoca bildiğimiz hoca manasındadır) bu haftaki yazısının, pardon hutbesinin mevzu “Gerçek Müslüman, Ulusalcının Yanındadır” başlığını taşıyor. Diyanet onaylı mıdır bilemem ama bakalım Erol el-Manisavi hazretlerinin hutbesinin içinde neler var:

Gerçek Müslüman, Ulusalcının Yanındadır   

Yazılarımda kullandığım ” İşbirlikçi İslamcılar ” deyimine bazı okurlarımdan tepki geldi; “Gerçek Müslüman işbirlikçi olamaz, münafık sözü uygun düşer” diyorlar. Ben de aynı kanıdayım.

Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyada “Sömürgecilerin Büyük Ortadoğu Projelerinin yanında yer alarak komşu devletleri arkadan vurmak “nasıl bir İslamcılıktır? Gerçek Müslüman böyle bir şey yapmaz.

Türkiye’de “Ulusalcılar ve sömürgeciler olarak iki cephe oluşmuşsa”, gerçek Müslümanların sömürgecilerin değil ulusalcıların yanında yer almaları gerekir. Kimi İslamcılar eğer, ulusalcılara karşı sömürgecilerin yanında yer alıyorsa sonuçta ne olur? Bu coğrafya sömürgecilerin (Hıristiyanların) eline geçer.

Halkı Müslüman olan bölgenin insanları, sömürgeciler tarafından lime lime dağıtılır, parçalanır. Aynen bugün Irak’ta ABD (ve Batı’nın) sürdürdüğü işgalde olduğu gibi. Milyonlarca insan birbirlerine düşürülür, öldürülür, sakat ve yoksul bırakılır.

“İşbirlikçilik” bu sonucu getiriyorsa, okurlarım çok haklı. “İşbirlikçi İslamcı” olamaz, “Münafık” sözcüğü uygun düşer.

İran başta olmak üzere bu coğrafyada emperyalizme karşı İslamcı-sol işbirliği, geçmişte zaman zaman görülmüştür.

slamcılarla solcuların bu coğrafyada birbirlerine uzak kaldıkları ve birbirlerini “Öteki ” olarak gördükleri doğrudur.

- Ama başka bir gerçek daha vardır; “Bu coğrafyada en büyük tehdit (ve düşman) Batı sömürgeciliğidir.” En büyük tehdide karşı” İslamcılarla halkçıların işbirliği yapmaları gerekmez mi ? “Üstelik ulusalcılar artık, “Sağ ve sol olarak da bütünleşiyorlarsa”.

[…] ABD ve AB, bu nedenle kimi İslamcıları kendi ortakları ve işbirlikçileri durumuna getirerek ulusal bütünleşmeleri önlüyorlar.

- Kimi ülkelerde, Irak’ta olduğu gibi bu bölünmeyi silahla yapıyorlar…

- Kimilerinde ise, Türkiye’deki gibi, işi askersiz çözmeye çalışıyorlar.

Bu onların sorunu; ancak biz kendi çözümümüzün, “aramızda bütünleşmekten geçtiğini” görmek ve bunu sağlamak zorundayız. Sağcısı solcusu, İslamcısı ateisti herkesin hiç çekinmeden emperyalizme karşı bütünleşmesi gerekiyor.

Bölge halkını sağcı, solcu, İslamcı diye ayırmadan ezip geçmek isteyen en büyük tehdit emperyalizmdir. Ona karşı birleşmeliyiz.

Sömürgecileri Atatürk’ e tercih etmek, günahların en büyüğü olmaz mı?

Ela inne ahsenel kelamu ve ebleğannizam … Erol hocaefendinin hutbesi aslında uzun, arada Abdullah Gül ve Katoliklerden filan da bahsediyor. Ama işin özü herhalde anlaşılmıştır. Bakalım kendisinin bu hutbesinin ardından çağdaş dernekler, ADD, CUMOK vs. müslümanlara kapıları açıp emperyalizme karşı kucaklaşacaklar mı? Bir ara Erbakan’ın önünde diz çöken Tuncay Özkan’ı hatırlar gibi oluyorum ama şu ara Saadet PArtisinden pek ses çıkmıyor. Gerçek Müslüman-Patates ayrımı gözönüne alınırsa aslında Erol hocanın dediği çoktan olmuş da sayılabilir. Bir de hocanın parantezi de dikkatinizi çekmiştir sömürgeciler> hristiyan (anlarsınız ya). Erol hoca seni köftehor, uyanık adamsın, nabza göre şerbeti verivermişsin. Yok, bu adamdan iyi vaiz olur, arkasından epey cemaat toplar. Fakülte çıkışı Beyazıt Camiine veya Süleymaniye’ye bir uğrasın bakalım, belki ek maaş da verirler.

Bir de günahların en büyüğü denmiş, benim fikrim yok ama mesela gıybet etmek topluma da zarar veren büyük bir günah olabilir, demek Atatürk’e sömürgecileri tercih etmek bununla kıyaslanınca daha büyük bir günahmış. Tersten bakarsak, ADD üyesi olmak, darbecilik filan da cennetin anahtarını cebe atmak için kifayet ediyor demektir. Cumhuriyet gazetesi de gerçek müslümanın yayın organı oluyorsa bu işi ne edeceğiz, yani irtica durumu filan biraz karışabilir, iş iyice sarpa sarar. En iyisi uzatmamak.

İnnallahe yemuru bil adli vel ihsani ve itai zil gurba ve yenha anil fahşai vel münkeri vel bağyi: Şüphesiz Allah adaleti ve iyilik yapmanızı emreder…

Muhterem cemaat, ADD ve CUMOK dernek binalarının kalorifer yakıt parası ve mitinglerdeki pankartlar için yardıma ihtiyacımız vardır. Cenabı Allah yapacağınız yardımları şimdiden dergahı izzetinde kabul buyursun, boş geçmeyin. Saflarımızı sık ve düzgün tutalım, Allahın rahmet ve bereketi üzerinize olsun.

Popularity: 23% [?]

OKSYS Testi-IV

FST 4 Nisan 2008

sinav-test.jpgLütfen aşağıdaki soruları verilen paragrafa göre doldurunuz:

Yüksek Mahkeme Başkanı ……., çok sayıda kadının avukat veya hâkim olmasının entegrasyonun sağlanmasında önemli olduğuna işaret ederek, “Aynı kural, inancından dolayı başını örtenler için de geçerli. Erkek eli sıkmayan veya saçını göstermeyen biri hâkim olamaz bir diye kural yoktur. Başını örtmek, hakim olmaya engel değil.” demişti.

Açıklama üzerine harekete geçen ………………. Mahkemeler İdaresi ‘personel beklentileri yönetmeliği’ni hazırladı. Yönetmelikte, “………………….. mahkemelerinde kültürel ve dini yönden başörtüsü, türban ve benzeri kıyafetlerin giyilmesinde bir engel yoktur; ancak yüz kapalı olmamak şartıyla…” görüşüne yer verildi. Karar, başörtülü hâkimlerin önünü açtı.

Mahkemelerde başörtülü hâkim, …….. Günü konuşmalarında gündeme gelmişti. Başbakan …………….. “Özgür …………. düşüncesi, insanların giyim, kuşamına, özel ve kamusal alanda karışmaz. Müslüman kadınları rahat bırakın.” şeklinde konuşmuştu. Yüksek Mahkeme Başkanı ……………. da, “Bir kadın inancından dolayı erkeklerin elini sıkmıyorsa benim hiç umurumda değil. Tıpkı birinin kızıl saçlı olması gibi. Kafasını ne ile örttüğü değil, kafasının içindeki bilgiler önemlidir.” demişti.

1. Yüksek Mahkeme başkanı ve başbakan aşağıdaki şıklardan hangisinde doğru olarak verilmiştir?

a) Haşim Kılınç-Recep Tayyip Erdoğan
b) Torben Melchior-Anders Fogh Rasmussen
c) Bodrum Hakimi-Adnan Menderes
d) Kainatın Hakimi-X Men
e) Ağır Ceza Reisi Halis bey-İsmet Paşa

2- Bahsi geçen mahkeme hangi ülkededir?

a) Yokülke
b) Suudi Arabistan
c) Kuzey Kore
d) Türkiye
e) Danimarka

3- Ülkenin başbakanı ve hakimi için aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

a) Kaygısız-liberal
b) Saygısız-anarşist
c) Duyarsız-demokrat
d) Fethullah Gülenin adamı-şerefsiz
e) Soros Uşağı-alçak
f) Satılık-hain

4- Metinde Yüksek mahkeme başkanı neyi kastetmektedir?

a) Kızıl saç sarışına tercih edilmelidir
b) Başörtüsü siyasi bir simgedir
c) Kızıl saç komünizmin simgesidir
d) Başörtülü biri hakimlik yaparsa yanlı davranır
e) Başı açık biri hakimlik yaparsa yanlı davranır

5- Başbakan kimin rahat bırakılmasını istemektedir?

a) Müslüman kadınların
b) Çağdaş Kadınların
c) İlerici Kadınların
d) Babaannelerimizin
e) Tavşanların

6-Aşağıdakilerden hangisi tutarlıdır

a) Giyime kamusal alanda karışmalı ama özel alanda karışmamalı
b) Giyime özel alanda karışmalı ama kamusal alanda karışmamalı
c) Giyimin son adresi Yeni Karamürsel
d) Ne giydiğin değil ne yediğin önemlidir
e) Ye kürküm ye

7- Yukarıdaki metinle tutarsız olan özdeyişi belirtiniz.

a) Laik olmayan adam değildir (A. N. Sezer)
b) Ordu Göreve (Bir grup çağdaş akademisyen)
c) Türbana hayır (Türkiye Komünist Partili Gençler)
d) İti an çomağı hazırla (Çeldirici)
e) Danimarka yolları taştan, var mı büyük Beşiktaştan (FST)

8- Bu metin akla hangi kriterleri getirmektedir?

a) Kopenhag kriteri
b) Ankara Kriteri
c) Adana kriteri
d) Yemişim kriterini
e) Çubuk kraker

9- Bir kadın başını örtüyorsa;

a) Önemli olan kafasının içidir
b) Önemli olan ruh temizliğidir
c) Benim dedem de şeyhülislamdı
d) Bunlar bizi kesecek
e) Kuranda türban yoktur

10- Metne göre aşağıdaki sonuçların hangisi normaldir?

a) Kopenhag’da laiklik yürüyüşü yapılmalı, darbeciler göreve çağırılmalıdır
b) Danimarka başbakanı ve partisi ile ilgili Türk yargısı kapatma davası açmalıdır
c) Danimarka’ya savaş açılmalıdır
d) Danimarka Hz. Muhammet’e hakaret etmişti
e) Danimarka’nın peyniri meşhurdur

Popularity: 32% [?]

Timur Eziyeti: Türkiye Okuyor

FST 27 Mart 2008

merkezb13kahvehane.jpgTürkiye’nin birşey okuduğu yok da “devlet niçin lüzumsuz olmadığını sağa sola ispatlamak için saçmalamak zorundadır” konulu bir kompozisyon yazmaya zorlandığı anlaşılan İstanbul valisi bir alay laf etmiş, kahveler kıraathane olacak buyurmuş. Eziyet, pardon kampanya 4 yıl sürecekmiş. Ayvayı yedik demektir. Konunun detayına bakarsak;

Kahvehaneler kıraathaneye dönüşüyor

İstanbul Valisi Muammer Güler, Türkiye genelinde başlatılan ”Türkiye Okuyor” kampanyası kapsamında İstanbul’da kahvehanelerin kıraathanelere dönüştürülmesi için yeni bir yapılanma içine girileceğini, nikah töreninde eşlerin eğitim kurumlarına en az 3 kitap bağışlamasının özendirileceğini söyledi.

Güler, Afet Yönetim Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısında, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün himayelerinde Türkiye genelinde başlatılan ”Türkiye Okuyor” kampanyasını tanıttı.

İstanbul Valiliği tarafından hazırlanan kısa film gösterimi ile başlayan toplantıda konuşan Güler, kampanyanın, 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in eşi Semra Sezer tarafından başlatılan ve başarılı bir şekilde yürütülen ”Ulusal Eğitime Destek Kampanyası”nın devamı niteliğinde olduğunu belirtti.

[…] Kampanyanın, bilgi çağının ve değişimin beraberinde getirdiği önemli bir ihtiyacı karşılayacağını belirten Güler, ”Kampanya kapsamında bilmeyenlere okuma-yazma öğretilecek, birinci ve ikinci kademe eğitimlerin tamamlanmasına fırsat verilecek, kitap okuma alışkanlığı kazandırılacak ve bilgisayar okur-yazarlığı oranı yükseltilecek” dedi.

Türkiye’nin ekonomi alanında hızla gelişmesini kültürel alanlara da taşımak zorunda olduğunu vurgulayan Güler, kampanyanın, ülke genelinde eğitim sorunlarına katkı sağlamayı amaçladığını söyledi.

Eğitim ve öğretime daha fazla önem verilmesi gerektiğine işaret eden Güler, Atatürk’ün çağdaş uygarlık seviyesi üzerine çıkılması ve okuma-yazma konusunda gösterdiği hedeflere ulaşılması için birçok şey gerçekleştirdiğini, ama bunların yeterli olmadığını kaydetti. Güler, ”Bunun yeterli olmadığını biliyoruz. Hedef çağdaş dünyanın tüm olanaklarından Türk insanının da yararlanması ve bundan yararlanması için bilgi düzeyini artırması, bilgi birikimini kazanması ve bu suretle de hak ettiği yaşam koşullarına ulaşması gerekiyor” diye konuştu.

Kampanyada devlet ve sivil toplum kuruluşlarının güzel bir işbirliği ortaya çıkardığını belirten Güler, […] özellikle genç nüfusta kitap okuma alışkanlığını geliştirmeyi amaçladıklarını dile getirdi.

-KAMPANYA 4 YIL SÜRECEK-

Toplumda kitap okuma alışkanlığının yaygın olmadığını ifade eden Güler, vatandaşlara kitap okuma alışkanlığı aşılanarak üreten, düşünen ve yargılayan bireylerin topluma kazandırılmasının amaçlandığını kaydetti.

[…] Genç nüfusun erken yaştan yetiştirilmesi ve bilgi toplumuna atılmaları konusunda çalışmalar yapmak üzere İstanbul’da bir planlama yapıldığını belirten Güler, […]kampanyayı, kahvehanelerin uygun bölümleri, semtlerde bulunan uygun yapılar, muhtarlıklara bağlı yapılar, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı kütüphaneler ve uygun fiziki mekanlarda yürüteceklerini anlattı. Güler, kampanya çerçevesinde yapılacakları da şöyle sıraladı:

”İstanbul’da bu amaçla yürütülen çalışmalar çerçevesinde çeşitli afiş ve broşürler ile tanıtım klipleri ve müzikleri hazırlanacak. Bu klibin sürekli televizyonlarda dönüşünü sağlayacağız. İlk ve orta öğretim okullarında sürdürülen kitap okuma çalışmaları değerlendirilecek. Rehber öğretmenler, edebiyat ve Türkçe öğretmenleri kampanya hakkında bilinçlendirilecek. İl genelinde bilboardlarda tanıtım afişleri yer alacak. Özellikle ulaşım araçlarında, istasyonlarda, bankalarda, resmi ve özel kurumlarda, park ve bahçelerde kampanyaya uygun bölümler oluşturulacak.”

Güler, satılan kitaplardan yola çıkılarak İstanbul’un kitap okuma haritasının da oluşturulacağını söyledi.

”Kahvehanelerin kıraathanelere dönüştürülmesi için yeni bir yapılanma içine girileceğini” bildiren Güler, ”Aslında buralar kahvehane değil, kıraathane. Eski tabirle okunan, ‘kıraat’ edilen yer anlamında kullanıyorum. Buraların amacına uygun hale getirilmesine çalışacağız. Nasıl sigara yasağı kanuni olarak uygulanıyorsa belediyeler de standartları getirirken, ruhsat verirken bu eksikliklerin olup olmadığına da bakacak” dedi.

Bu kadar uzun alıntı yapmak zorunda kaldığım için affedin ancak kesmeye gönlüm elvermedi. Bir beyanatın içinde bu kadar boş, anlamsız ve lüzumsuz lafın biraraya getirilebilmesi hakikaten kolay değil. İstanbul valisi Süleyman Demirel’in yerini doldurmaya aday görünüyor. Önce şu ağza bakın “Cumhurbaşkanının himayeleri”. Bırakın efendim bu lafları. Cumhurbaşkanı bir kişi, “himayesinde” de gitsin. Yalama protokol ağzı yapılacak ya. Sonra neden Sezer için “taraflarından” denmiyor da “tarafından” deniyor? “Valilikten meclise, bakanlığa, olmadı müsteşarlığa sıçrasak ne olur” hesabı. Ha, bu projenin mimarı Abdullah Gül ise ona ve bu aklı bulan danışmanına da yazık. Zamanınızı başka işlere harcayın.

Aslında söylenecek söz çok ama zaman az, ben bazı yerleri koyu olarak işaretledim, oralar üzerinde fikirleşebilirsiniz. Sadece bir paragrafa dikkat çekeceğim. Bakın “sayın” vali (bu tür adamlara sayın demezseniz bozulurlar, devlet geleneğidir, ihmal etmeyelim) reklam filmi çekimi, afiş, broşür basımı, klip çekimi filan demiş. Demek ki 4 yıl boyunca devlet kaynakları yağmalanacak. Allah bilir trilyonlar gidecek bu işe. Peki biz ne yapalım? Elbette keseyi doldurmaya bakacağız, hemen aklıma geliveren projeler şunlar:

1- FST ve Kırk Haramiler Yapım ve Prodüksiyon LDT. KOLL. A.Ş. Milli Eğitim Bakanlığına sunulmak üzere “Türkiye Okuyor, Çağdaş Uygarlık Buna Ne Diyor”, “Haydi Türkiyem Kıraathaneye”, “Vali Diyor ki: Oku, Biz Neden Yedik bu B.ku”, “Okumayan Alim, Yazmayan Katip Olmaz”, “Oku, oku, nereye kadar”, “Bilinçli Yurttaş Kitap Okur, Bilinçsizi Okumaz” türü projelerle ülke kalkınmasına katkı için gönüllü olur.

2-FST Jeodezi, Haritacılık A.Ş. İstanbul’un kültür-fizik-okuma haritası için AKP il teşkilatı üzerinden Belediye ve valilik nezdinde teşebbüsi şahside bulunur. Çizilen “Okuma Haritaları” stratejik bilgi içerdiği gerekçesiyle çok yüksek bedelle Savunma bakanlığına satılır.

3- FST Matbaacılık A.Ş. ucuz broşür, dandik afiş, “Ah Osmanlı Neredesin” temalı kitap basımı konularında yaratıcı projelerle ve sağlam komiyonlu siyasi referanslar eliyle harekete geçer.

4. FST Bilişim, Bilgi ve Uzay Çağı, İletişim ve Koordinasyon AŞ “Türkiye Okuyacak, Bilgi Çağını Parçalayacak: Her Okula, kahvehaneye, lokale, dernek binasına bir laptop, yanında kablosuz modem, klavye” projesiyle gündemi sarsar. Elde edilen gelirin bir kısmı Mehmetçik Vakfına bağışlanır.

5. FST Müteahhitlik ve İnşaat AŞ “Türkiye’de kahvehanelerin modernizasyonu ve yeniden kıraathaneye dönüştürülmesi” projesiyle TOKİ’ye başvurur.

Aranızdaki bazı kötü niyetli devlet düşmanları “canım bu iş için bu kadar masrafa gerek var mı, lüzumsuz işler bunlar, üstlerine vazife olmayan işe karışmasınlar, vatandaş ne yapacağını bilir” dese de beni devlete, millete hizmetten alıkoyamazsınız.

Son söz; “Okuyunuz babanız gibi eşşek olmayınız” Fethi Sipahi Tan, FST Şirketler Grubu Başkanı.

Popularity: 36% [?]

Ciddiyet

FST 21 Mart 2008

kahve.jpg

Akşam üzeri aldığım mesajdaki resim üzerine derin derin düşündüm. Tabii bir sonuca ulaşamadım. Bakalım siz ne diyeceksiniz. Özellikle şu masadaki genel ciddiyete, çayı içen şahıstaki dikkate diyecek şey bulamıyorum. Okeyde taş çalma dönemi de bu şekilde sona ermiş oluyor. Kahveci eğer kablosuz ortamda online okey hadisesi geliştirmişse yılın girişimcisi ödülü için adayımdır. Dünya gazetesine duyrurum.

Popularity: 39% [?]

Zorbalar için

FST 13 Mart 2008

Bir dostumun gönderdiği yazıdan haberdar etmek istedim, Türkiye’deki vicdan ve ahlaktan yoksun kıyafet zorbalığı konusunda okuduğum en iyi yazılardan biri diyebilirim. Arkadaşımın yazıda ismi geçenlerin bazılarını da tanıyormuş, doğrudur dedi. O demese de Nihan hanımın yazısı son derece ikna edici zaten bir şüphem olmayacaktı. Bu arada yazının içinde özgürlük anlayışından nasipsizliğimiz kadar “ye kürküm ye” mantığıyla insanlara kıyafetine göre davranma gibi ucuzluklarımız da dikkatten kaçmıyor. Yazıyı yazan hanım gayet modern görünümlü, evet “ye kürküm ye” esnafı ve çağdaşlık ucubesi budalalar için açıklıyorum, kafasında şapka bile var. Liberal midir, hain midir onu da bilmem. Yazısı çok uzun ama tümünü buraya alıyorum, yarın öbürgün burada bulunması bir işe yarar belki. Sadece son paragrafını yeniden aktarıp bir iki laf edeyim:

Sene 2008. Arkadaşım J.H. ile telefonda konuşuyoruz. J.H. Amerika’da oldukça prestijli bir üniversitede öğretim üyesi. Kendisi 77 yaşında ve ömrünün çoğunu üniversitelerde geçirmiş; akademisyenliği hiç bırakmamış.
- Türk üniversitelerindeki şu örtü sorununu gazetelerden okuyorum, diyor bana. Ülkenizin tartıştığı şeyler çok saçma. İlim insanı oldukları varsayılan bazı öğretim üyelerinin öğrencilerin saçını başını mesele etmesi, bunlarla uğraşılması akıl alacak gibi değil. Milletçe tuhaf bir hezeyanın içindesiniz. Bu hale nasıl geldiniz siz?

Utanıyorum, hem de çok uzun zamandır, utanmaktan artık yorularak utanıyorum; ama yukarıda suçlular gibi isimlerinin sadece baş harflerini yazdığım insanlardan değil.

Nihan hanım, evet, hepimiz utanıyoruz, insanlık namına yerin dibindeyiz. Okul kapılarında güvenlik penceresini ayna olarak kullanıp başını açan veya örten kızlar, başörtüsünün üzerine iğrenç bir peruk koyarak psikolojik baskıyı azaltmaya çalışanlar, başını açmış olduğu giydiği pardesüden belli ve yüzü gülmeyen öğrenciler de cabası. Okul kapısından çıkınca başı örtülü olarak gezip tozan bu çocuklara 10 senedir insanlık tarihinde eşi az görülen bir zorbalık devlet eliyle yapılıyor ve bir sürü insanlık özürlü, vahşileşmiş çoğu da okumuş cahil bu törene şakşakçılık ediyor. Bahsettiğiniz akademisyen az bile söylemiş, hezeyan içinde olmayı bile geçtik, bu kesim toplu cinnet geçiriyor. Yarın saldırganlıkları fiiliyata da dökülürse hiç şaşırmayın.

Hoca “bu hale nasıl geldiniz” de demiş, biz zaten evvel eski böyleydik. Hep ötekilerden nefret etmeye alıştırıldık. Sürekli kendimizin çok matah bir kumaş olduğumuz, üstün doğduğumuz saçmalığıyla avutulduk. Sürekli gerileme, yenilme, ezilme sonunda aşağılık duygusuyla gücümüzün yettiği zayıflara saldırmayı alışkanlık haline getirdik. Solcumuz, milliyetçimiz, muhafazakarımız, dincimiz tahammülsüz ve saldırgandır. Bugün başörtüsü etrafındaki bu zırva hezeyan da; kendisini birşey zanneden ama mahza süzme cahil olan bir akılsızlar sürüsünün, ellerinde olduğunu zannettikleri ve sorulduğunda “içki içme” ve “açık giyinme”dışında hiçbir şey olmadığı anlaşılan bazı “kazanımları” koruma amacıyla gürültü yapmalarından ibarettir.

Neyse asabımı ve ağzımı bozmayayım, siz Nihan Kaya’nın yazısını okuyun daha iyi.

Memleketimden İnsan Manzaraları

nihan_kaya.jpg1. Sene 1999. Boğaziçi Üniversitesi’nde E.Ç. isminde başarılı bir kız öğrenci vardı. Psikoloji bölümünde okuyan E.Ç. bu bölümdeki başarısının da etkisiyle aynı zamanda okulun Sosyoloji bölümünde de okumaya hak kazanmıştı. Başka bir deyişle çift ana dal programını götüren E.Ç., hem Psikoloji, hem de Sosyoloji bölümlerini birincilikle bitirdi. Ne var ki 1999, Boğaziçi’nde örtü yasağının uygulanmaya başladığı bir yıldı. Her iki bölümden de üstün başarı ödülü alması gereken E.Ç.’nin, mezuniyet töreninin yapıldığı sahaya girmesine müsaade edilmedi. (Söylemeyi mi unuttum? Evet, E.Ç. örtülü bir öğrenci idi ve törenin yapıldığı alanın kapısından alınmayışının gerekçesi buydu.)

E.Ç. LES’e (Lisansüstü Eğitim Sınavı) örtülü girdiği için sınavı geçersiz sayıldı, bu yüzden, Boğaziçi Üniversitesi’nde istediği yüksek lisans programına başvuramadı. Ne var ki dünyanın başka köşelerinde, Türkiye’nin en parlak öğrencilerinden birini kaçırmayacak kadar basiret sahibi pek çok üniversite vardı. Biz burada öğrencilerimizin giysilerini ölçüp biçerken, onlar E.Ç.’ye tüm masraflarını karşılayacak burslar önermekte vakit kaybetmediler. E.Ç. Michigan State University’de burslu olarak yüksek lisans, arkasından University of Missouri-Columbia’da doktora yaptı. Şu anda da Amerika Birleşik Devletleri’nde, University of Rochester Medical Center’da çalışıyor.

2. Sene 2000. İngiliz bir arkadaşım vardı. Bu İngiliz arkadaşım E.U. Londra Üniversitesi’nde okurken Müslüman olmuş ve başını örtmeye başlamış. E.U. halen Londra Üniversitesi’nde öğrenciyken okul tarafından bir sene için Boğaziçi Üniversitesi’ne gönderilmişti. Boğaziçi’nde Türkçe öğreniyordu. Boğaziçi’ndeki öğretmenlerinden biri, E.U.’nun başındaki örtüden rahatsız olmuş. E.U. o hep vakur, sözünü sakınmayan, hatta biraz sert ve dik konuşmasıyla,

- Ben İngiliz’im, diyordu. Ona da söyledim, ‘Ben İngiliz’im. Siz benim örtüme karışamazsınız’ dedim. O kim oluyor ki bana nasıl giyineceğimi öğretmeye kalkıyor? Bu nasıl bir terbiyesizlik? Baktım laftan anlamıyor, ‘Haddinizi bilin. Yoksa haddinizi size vatandaşı olduğum ülkenin kanunları hatırlatacak’ dedim ona.

E.U. kendisinden, arkasındaki Büyük Britanya devletinden o kadar emindi ki E.U.’nun örtüsünü kendine dert edinen öğretmen kısa zamanda pes etti. E.U.’nun, kimsenin onun kılık kıyafetiyle uğraşmaya cesaret edemeyeceğinden zaten şüphesi yoktu, hiçbir zaman olmamıştı. Zira E.U., vatandaşını koruyan, kollayan, insan yerine koyan, onun haklarını gözeten bir ülkeden geliyordu. Devletin, ilk önce vatandaşı için var olduğu sisteme alışıktı. E.U.’nun yaşadığı yerde vatandaşlar arasında cinsiyet, ırk, din, dil ayrımı yapılmıyor, insan haklarından bahsederken hiç kimse ‘Başörtülüler de insandır’ deme gereği duymuyordu.

3. Sene 2001. Aylardan henüz Haziran bile olmamasına rağmen İstanbul’u ani bir sıcak bastırmıştı. Boğaziçi Üniversitesi’nin kampüsü havlularını almış, ayaklarında terlikleriyle okulun yüzme havuzuna koşan öğrencilerin görüntüleriyle doluydu. Arkadaşım T.A. da o gün derse bikinisinin üzerine giydiği file elbisesiyle geldi. Dersten sonra havuza girmek niyetindeydi. Hocamız ‘Hava çok güzel. Neden dersi çimlerde yapmıyoruz?’ deyince hep beraber dışarı çıktık. Güzel havalarda yaptığımız gibi, Güney Kampüs’ün ortasındaki alanda kendimize boş bir yer seçip daire şeklinde çimlerin üstüne oturduk. Boğaziçi’ni gören herkes bilir; okulun merkezi sayılabilecek bu çim alan özellikle güneşli günlerde hep kalabalıktır. Kampüs, gelip geçen başkalarının yanında her zamanki gibi eğlenen, şakalaşan, frizbi oynayan, gitar çalıp şarkı söyleyen pek çok öğrenciyle o gün de hayli kalabalıktı ki bu kalabalığa o gün çimlerde mayolarıyla güneşlenen birkaç kimse de dahildi. T.A. da çimlere çıktığımızda üzerindeki file elbiseyi çıkarıp dersi dinlerken bir yandan da bikinisiyle güneşlenmeye karar verdi. Bu, kampüste daha önce rastlamadığım bir görüntü değildi. Üniversitenin kütüphanesinde çalışırken sıkılıp tişörtünü çıkartan, yurt penceresinde üstsüz sigara içen kızları ve benzeri örnekleri burada geçirdiğim dört sene boyunca görmüştüm. T.A.’nın çimlerdeki dersimizde bikiniyle oturmasını da o gün hiçbirimiz yadırgamadık. Çok değil, bundan sadece iki yıl önce, örtülü arkadaşlarımız da T.A. gibi yarı çıplak arkadaşlarımızın yanında çimlerde oturuyorlar, T.A.’nın tenini yakan güneşin altında farklı şekillerde de olsa birlikte terliyorlardı ve kimse birbirinin kıyafetini yadırgamayı aklından geçirmiyordu.

T.A. çocukluğunun ve yetişme döneminin önemli bir kısmını yurt dışında geçirmişti. Okulda kendisini nispeten rahat hissetse de dışarıda üzerine dikilen bakışlardan şikayetçiydi.
- Ben … şehrinde de aklıma esince uç şeyler yapıyordum, diyordu. Ama orada herkesten farklı giyinince, farklı davranınca kimse dönüp bakmıyordu bana. Burada ise sürekli izleniyorum.

4. Sene 2003. İngiliz arkadaşım E.U.’nun kardeşi S.U. çok merak ettiği Türkiye’ye geldi. S.U. önceki yıl ablasından etkilenerek Müslüman olmuş ve o da ablası gibi başını örtmeye başlamış. S.U. Cambridge Üniversitesi’nin, monoteistik dinleri inceleyen Dinler Bilimi bölümünde okumaktaydı ve başını örtmesi 11 Eylül’den sadece bir hafta öncesine rastlamasına rağmen etraftan olumsuz hiçbir tepki almamış olmasını sevinçle anlatıyordu. Ablası E.U. da şimdi İngiltere’de bir devlet lisesinde öğretmenlik yapmaktaydı ve giyimi okuldaki kimseyi rahatsız etmiyordu.

Ne var ki 11 Eylül sonrasını İngiltere’de sorunsuz yaşayan S.U. Türkiye’de sokağa daha çıkar çıkmaz, yargılayan bakışlarla karşılaştı. Gittiğimiz yerlerde de kınayıcı bakışlar devam edebiliyor, hatta bazen sözlere dökülüyorlardı. S.U.’nun üstüne başına eleştirici gözlerle bakan bu insanlardan bizimle konuşanlar onun İngiliz olduğunu öğrenince birden değişiyorlar, S.U.’yu küçümsemek yerine bu sefer şaşkın, bazen de hayran bakışlarla süzüyorlardı.

S.U. daha önce hiç, üzerindeki kıyafetle yargılandığı bir ortamda bulunmamıştı. Türkiye’de onu bazen yeren, bazen alkışlayan, ama nereye gitse hep giyimiyle değerlendiren, hep kıyafetini konuşan şekilci zihniyetten kısa zamanda bunaldı. S.U. Türkiye’ye geldiğinde ablası gibi Türkçe’yi sökmeye hevesliydi. İngiltere’ye döndükten sonra da Türkçe çalışmaya devam etmeyi planlıyordu. Ama Türkiye ve Türkçe’ye ilgisini S.U. ülkemize geldikten bir süre sonra kaybetti. Bilmediği kelimeleri, gramer kurallarını, Türkçe’ye dair öğrendiği her şeyi kaydettiği defterini İngiltere’ye dönerken evimde bıraktı. (Bu defteri hâlâ saklıyorum.)

5. Sene 2005. Kanadalı arkadaşım P.M. Türkiye’ye beni ziyarete geldi. İlk kez geldiği bu ülkeyi, insanlarını merak ediyor, bu yüzden İstanbul’u toplu taşıma araçlarıyla gezmek, burada geçireceği süre boyunca Türklerle mümkün olduğunca yakın olmak istiyordu.

Bir akşam durakta otobüs beklediğimiz sırada hava serinleyip sertçe bir rüzgar esmeye başlayınca P.M. çantasını açıp, o gün satın aldığı oyalı Türk yemenisini çıkardı, bunu üçgen şeklinde katlayarak başına örttükten sonra, Rusya, Kanada gibi soğuk yerlerde birçok kadının yaptığı gibi, çenesinin altından bağladı. Beklediğimiz otobüs hayli dolu gelmişti. P.M. ile otobüsün ön tarafındaki boş yerlere sıkıştık. Başka yer bulamayan P.M. otobüsün akbil kutusuna sıkı sıkı tutundu. Ben ondan biraz daha geride, koltukların arasında duruyordum. Otobüse binenler P.M.’yi öyle itip kakıyorlardı ki aramıza birkaç yolcunun girmesine mani olamamıştım.

İrlanda kökenli P.M.’nin yüzü otobüsteki yolculara görünmüyordu. P.M. arkası dönük olduğu için bu yolculara görünen sadece, şimdi P.M.’nin başına kulaklarını soğuktan korumak için bağladığı dallı güllü yemeniydi. Otobüs artık hareket etmiş olsa da, P.M. işlevini henüz tam çözemediği akbil kutusunun önünü fark etmeden kapatmaktaydı. P.M.’nin arkasında dikilen genç bir kız P.M.’ye - Çekilsene ordan teyze, akbilimi basacağım, diye bağırdı.
P.M.’ye adıyla seslensem de o gürültüde beni duymadı, çünkü genç kızla birlikte etraftan bir iki kişi daha ona yüksek sesle bağırıyorlardı.
- Çekil diyorum sana be!
- Çekil be kadın! Duymadın mı kızı?!
- Babanın yeri sandın herhalde burayı.

P.M. Türkçe anlamadığı için bu bağırışlara anlam verememişti. Zaten sesler bir anda, ne onun anlamasına, ne de benim müdahaleme veya P.M.’ye sert çıkanlara bir açıklama yapmama hiç ama hiç fırsat vermeden yükselmişlerdi. Genç kızın sesinin çıktığı ilk anda yolcuların arasından sıyrılıp, iki adım ötemdeki P.M.’ye doğru davransam da, ben daha yetişemeden onu omzundan tutup itmişler, azarlayarak diğer yolcuların arasına göndermişlerdi. Bunların hepsi ancak altı yedi saniye içinde olmuştu.

P.M.’ye akbil kutusunun önünde durduğunu söylediğimde anlayışla başını sallayarak özür diledi. Başımda şapka olduğu ve İngilizce konuştuğum için etraftakiler yabancı olanın ben olduğuma vehmettiler. Hemen önümü açmaya, bana yer vermeye yeltendiler. P.M.’ye karşı ters, küçümseyici bakışları ise değişmiyordu. Onu hiç de nazik sayılamayacak tavırlarla kolundan çekiştirmeye, bir yandan da Türkçe laflar atmaya birkaç durumda daha devam ettiler. P.M.’nin yüzü, Kanada aksanlı İngilizce’si, hareket ve mimikleri yabancı olduğunu bana kalırsa apaçık ortaya koysa da, P.M.’nin başındaki yemeniye odaklanmışlardı bir kere. Yemeni imgesi gözlerini çoktan kalıplaşmış çağrışımlarla öyle kaplıyordu ki onun içindeki zarif, hassas, her an özür dilemeye hazır, üç yabancı dili ana dili gibi konuşan, piyano çalmayı çok iyi bilen, Kanada’daki bir üniversite rektörünün kızı olan, kendisi de akademisyen kadını bir türlü göremiyorlardı.

P.M. kendisine neden böyle muamele edilmiş olduğunu muhtemelen anlamamış ve zannederim biraz incinmiş olsa da, her zamanki nezaketiyle gülümsemekle yetindi, konu hakkında hiçbir şey sormadı, söylemedi. Otobüsten indiğimiz Ortaköy’de ona sergiden kendi başımdakine benzer bir şapka aldım. P.M. aynı P.M. idi, ama onu yemeni ve şapkayla gören insanlarımız bunu zannederim anlayamıyorlardı.

6. Sene 2002, 2004, 2006. Avrupa’nın, Amerika’nın değişik yerlerinde çok sayıda üniversite gördüm, bu üniversitelerin bir kısmında kendim de öğrenci olarak bulundum. Bu kampüslerin hepsinde de öğrenciler başlarında Sih dinine mensup olduklarını belli eden türbanlarıyla, o veya bu gruba ait kıyafetleri, bazen de simge niteliğindeki aksesuarlarıyla; başörtüleriyle özgürce dolaşıyorlardı. Birinin kılığını kıyafetini sorun etmek kimsenin aklına bile gelmiyordu. Türkiye’de özgürlükler konusu açıldığında bu insanlar hemen bana dönüyorlar, çoğu zaman Merve Kavakçı olayını örnek veriyor, hatta Merve Kavakçı’nın ismini bile doğru telaffuz ediyorlardı.
- Türkiye’de bir kadını başında örtü olduğu için Meclis’e almadılar, değil mi, diye soruyorlardı. Ülkenizde devlet dairelerinde, üniversitelerde de böyle bir sorun olduğu gerçekten doğru mu? Türkiye’de kapalı bir kadın hakikaten de öğretmenlik yapamıyor, okula gidemiyor mu?

Soruları böyle devam ediyordu. Şaşırıyorlar, Türkiye’de süregelen yasakların gerekçelerini anlamaya çalışıyorlardı.
- Ama neden, diyorlardı ısrarla. Sebebi ne bu yasakların? Nasıl oluyor da bir insanın giyiniş biçimi, hem de bu derece ciddiyetle, sorun olabiliyor?

Onlara istedikleri gibi açık, kısa bir cevap veremiyordum.

7. Sene 2008. Arkadaşım J.H. ile telefonda konuşuyoruz. J.H. Amerika’da oldukça prestijli bir üniversitede öğretim üyesi. Kendisi 77 yaşında ve ömrünün çoğunu üniversitelerde geçirmiş; akademisyenliği hiç bırakmamış.
- Türk üniversitelerindeki şu örtü sorununu gazetelerden okuyorum, diyor bana. Ülkenizin tartıştığı şeyler çok saçma. İlim insanı oldukları varsayılan bazı öğretim üyelerinin öğrencilerin saçını başını mesele etmesi, bunlarla uğraşılması akıl alacak gibi değil. Milletçe tuhaf bir hezeyanın içindesiniz. Bu hale nasıl geldiniz siz?

Utanıyorum, hem de çok uzun zamandır, utanmaktan artık yorularak utanıyorum; ama yukarıda suçlular gibi isimlerinin sadece baş harflerini yazdığım insanlardan değil.

Popularity: 52% [?]

Sanatçıdan izinsiz düzenleme

FST 8 Mart 2008

5142480.jpgBir ara özgürlükçü demokrat ayağına yatıp “canım Kemalist ulusalcıların korkularını ciddiye alalım, tamam aptalca korkuları var ama sonuçta bunlar da insan, belki gerçekten korkuyordur, tamamı paranoyak, deli yahut geri zekalı değil ya bunların” filan diyordum ama şu Denizli CHP il başkanlığının bir heykel üzerinden ‘AKP Atatürk’ün atının penisini koparmış’ çıkışı ile 4 senedir burada anlamaya gayret ettiğim CHP, laik, kemalist, ulusalcı, ilerici vs. ne ise artık kesimi konusunda ümitlerim azalmaya başladı. Henüz sıfırlanmış değil ama dediğim gibi, şu olay artık direncimi çok zayıflattı. Kısaca habere bakarsak:

Atatürk heykelinde şok tartışma

CHP İl binasında bugün basın toplantısı yapan CHP İl Başkanı Ali Kavak, heykel tartışmasının fitilini ateşledi. Kavak, 1980 ihtilalinden sonra Kıdemli Albay Ahmet Acar’ın belediye başkanlığı yaptığı dönemde, heykeltıraş Prof. Dr. Tamer Başoğlu’na yaptırılan ve 1981 yılında Denizli Belediyesi’nin önüne dikilen heykelin yeni çekilen fotoğraflarını gazetecilere dağıttı.

‘PENİSİ AKP’LİLER KOPARDI’

Ali Kavak, “Kafaları türbanla örten anlayış, şimdi de sanata saldırmaya başladı. Sanatın mahremi namahremi olmaz. Ayrıca, sanatçıdan izinsiz sanatın üzerinde hiçbir düzenleme yapılamaz. AKP’li belediye, Atatürk anıtındaki atın cinsel uzvunu koparıp, boyamış. Kendilerini sanata yaptıkları saldırıdan ötürü kınıyoruz. Atatürk’ün atının cinsel uzvu yakın zaman önce vardı. AKP’liler’in kopardığını ya da koparttıklarını düşünüyoruz” dedi.

Bu iddiayı yanıtlayan Denizli Belediye Başkanı AKP’li Nihat Zeybekci ise, önce çok utandığını ve gazetecilerin bu haberi yapmaması gerektiğini söyledi. Zeybekci, ardından CHP İl Başkanı Ali Kavak’a yüklendi. Göreve geldiği 2004 yılına ait olduğunu iddia ettiği heykelin fotoğraflarını gösterip iddiaları yalanlayan Zeybekci, “Görüyorsunuz heykelde hiçbir değişiklik yok. Böyle muhalefet olmaz. Buna dense dense kepazelik denir” dedi.

[…] DHA’ya konuşan heykelin mimarı olan Mimar Sinan Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Tamer Başoğlu ise “Heykeli ben yaptım. Atatürk’ün bindiği atın cinsel organı da zaten belirgin ve abartılı değildi. Şu son haline çok benziyordu. 2004′te de anıtta düzenleme yapılacağı söylendi ve Denizli’ye geldim. İnceleme yaptım. Bugün atın cinsel uzvunun koparıldığını iddia edenlere gülüyorum, bu kadar da olmaz diyorum. Türkiye bugün atın bilmem neresini mi tartışacak? Heykelimden siyasi rant elde etmeye çalışanları kınıyorum” dedi.

Herşey iyi de koca bir profesörün şu lafını nereye koyalım? Türkiye bugün atın bilmem neresini mi tartışacak derken kendisini fazla iyimser gördüm. Bu site 4 yıldır dimdik ayaktaysa sebebi sadece ve sadece bu ülkede atın önü yahut itin arkası dışında bir konunun gündemde olmamasıdır. Elbette Türkiye atın bilmem neresini tartışacak, bunda ne derin manalar var, tabii bakmasını ve görmesini bilene. Hele de süzme bir çağdaş iseniz atın şeyi üzerine bir çağdaşlık destanı bile yazabilirsiniz. Bu konuda çok şey söylenebilir ama sitenin RTÜK ve internet üst kurulunca takibe alınması şu anda uğraşabileceğim bir iş değil. Resimlere de epey baktım ama kesin bir kanaate varamadım, bir baytar dostumuz aydınlatabilir.

Konuyla dolaylı ilişkili birşeye daha değineyim, bugün Kanaltürk’te bir canlı yayına rastladım, ümitsizliğim konusunda etkili oldu. Tuncay Özkan ve ekibi yine bir miting düzenlemiş, abuk subuk konuşuluyordu. Kanalı değiştirince şu konuşmayı kaçırıvermişim:

‘Bizkaçkişiyiz’ hareketi, Çağlayan Meydanı’nda ‘Dünya Kadınlar Günü’ mitingi düzenledi. Mitinge katılanlar ‘Türbana serbestlik’ konusunda yapılan yasal düzenlemeye karşı çıkarken, sık sık “Hükümet istifa”, “Türkiye laiktir laik kalacak” şeklinde sloganlar attılar.

“ATATÜRK ADI KONULMAMIŞ BİR PEYGAMBERDİR”

Mitingde ‘Bizkaçkişiyiz’ platformunun kurucusu Tuncay Özkan’dan önce kürsüye çıkan Emekli Hava Pilot Albay Şenay Güray, AK Parti’nin uyguladığı politikaların kadına verilen hakları adım adım ortadan kaldırdığını savundu.

Güray, “Sen ki Atam, can çekişen bir hastaya şifa vermek üzere Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi, bir adı konmamış peygambersin. Sen sarı saçlım, mavi gözlüm nerdesin!” diye seslendi.

Haberi işiten biri “yahu bu kadar da olmaz” deyince ben de “evet, Tanrılık makamı dururken tenzili rütbe olmuş, peygamberlik ne demek, terbiyesizler” şeklinde cevapladım. Bu tımarhane gibi memleketten hala siz ümitvar mısınız bilemem ama şu yorumlara bakınca ben biraz şüpheye düşüyorum.

 CAHİT BENLİ (’buvatanbizim’ tüm yorumları)    08.03.2008 14:22:25
SİZ ATIN CİNSEL ORGANINI KOPARACAK KADAR GERİCİSİNİZ?SİZ ARTIK İŞİN TADINI KAÇIRDINIZ

Ibrahim Aglamaz (’karacahil73′ tüm yorumları)    08.03.2008 14:26:34
Din Tuccarin eline duserse bunda baskasi beklenmez.

kamuran tezol (’kamurantezol’ tüm yorumları)    08.03.2008 14:16:35
Bu ne rezalet dunyaya rezil oluyoruz senelerdir hic bise olmayan heykeli sunnet etmisler bakalim daha neler gorecegiz.

YILDIRIM  BOR (’sakinyorumcu’ tüm yorumları)    08.03.2008 14:15:20
AKP KADINA TÜRBANI GİYDİRİYOR,ATAMIZIN ATINADA DON GİYDİRSİNLER BARİ!

Umut PAZARBAŞI (’IgeL’ tüm yorumları)    08.03.2008 14:13:35
21. yüzyıl Türkiye’sinde çağdışı kalmışlık belirtileri gün geçtikçe dört bir yandan kopup geliyor. Örümcek ağı bürümüş beyinler tarihin tozlu raflarındaki gerilikleri gün ışığına çıkartıp tozlarını insanlığa savurmaya çalışıyorlar adeta.. Ey Türk Milleti! Uyan! Yoksa başka şekilde uyandıracaklar!!!

asim kücük (’bravoseningibileriazbulunur’ tüm yorumları)    08.03.2008 14:11:36
HAYVANLARIN BILE SEYINDEN RAHATSIZ OLAN CAG DISI ZIHNIYET.BUNLAR YAKINDA DISI HAYVANLARADA KAMUFLE YAPARLARSA HIC SASIRMAYIN.

metin fidan (’unutmadim’ tüm yorumları)    08.03.2008 14:09:23
Heykelin “uzvunu”, kopartarak kurtuldular (?) diyelim. Peki,sokakta dolaşan hayvanlara, “DON MU ?” giydirecekler..!
Ne biçim zihniyetleri var anlamadım.
Olaya DİN penceresinden bakınca da; “ALLAH-Ü TEALA’NIN YANLIŞLARINI DÜZELTME !!!” işini,AKP’LİLER üstlenmişe benziyor (?

ceren aydın (’useless’ tüm yorumları)    08.03.2008 14:08:44
Bu olay Atatürk’ümüze ve onu sevenlere yapılmış en çağdışı, en rezil,en terbiyesiz olaydır.Yazıklar olsun bizi geriliğe sürükleyen bu yobazlara!!!

Omer Faruk (’OmerrFarukk11′ tüm yorumları)    08.03.2008 14:58:07
Yobaz kısmı heykenden bile tahrik oluyor, ahlaki çöküntü içine giriyor.
Allah sokaktaki kızlarımızı, kadınlarımızı korusun.
Amin!

Sinan Öztan (’azapgil’ tüm yorumları)    08.03.2008 13:31:22
Bu olay çağdışı kafaların ve hep belden aşağı düşünenlerin işidir.O zaman cinsel organları görünmesin diye eşeklerede don giydirelim.1940′lı yıllarda Malatya’daki Atatürk anıtında Atatürk’ün yanında bulunan gencin cinsel organı bir yaprakla kapatılmıştı.

Pozitif Bilim (’AylinB’ tüm yorumları)    08.03.2008 13:28:10
Kadınbudu köfte, dilberdudağının adını sakıncalı gören zihniyet Heykelide sünnet eder… Zaman onların zamanı, daha bunlar başlangıç. Daha 1 yıl olmadı, siz 4 yıl sonrasını bir düşünün…

Şimal Mai (’beyda’ tüm yorumları)    08.03.2008 13:26:12
ZAVALLI ZİHNİYET… SÜNNET EDECEĞİNİZE TÜRBAN TAKSAYDINIZ?

Konuyu bir fıkrayla sonlandıralım. Geçenlerde yollamışlar, evvelce de duymuştum ama güncellemişler anlaşılan:

Adamin biri bara girer ve kendisine bir icki soyler. Barmen bir robottur.
Adama mukemmel hazirlanmis bir kokteyli cabucak servis yaparken sorar
‘IQ’un kac?’Adam ‘150′ diye cevaplar..
Robot adamin IQ seviyesine gore sohbete baslar, uzun uzun, quantum fizigi, kuresel isinma, biyoteknoloji, ekonomi, insanligin yaradilisi gelisimi uzerine konusur..
Adam robotun bilgisinden etkilenerek kendi kendine ‘Bu gercekten inanilmaz’ diye dusunur ve robotu denemeye karar verir.

Bardan kalkar, tekrar kapidan girer bara gelir ve yeni bir icki soyler.
‘IQ’ un Kac?’
Adam ‘100 civari’ diye cevaplar.
Robot bu kez uzun uzun sohbete baslar ama bu kez futbol, borsa, arabalar, kadinlar, hakkinda sohbet acar. Cok etkilenen adam robotu bir kez daha test etmeye karar verir ve ekrar kalkar.

Yeni bir musteri gibi bara yaklasir bir icki daha soyler. Robot cabucak servis yaparken sorar:
‘IQ’ un kac?’.Adam, imm, sanirim 50 civari’ der.
Bunun uzerine robot, adama son derece yavas bir bicimde anlayacak sekilde slogan atmaya baslar:
Turki-ye laik-tir laik ka-la-cak, taay yip baksana kac kisi-yiz saysana..

Popularity: 47% [?]

İyi ki doğdun Mertol

FST 5 Mart 2008

mertol.jpgAnadolu coşuyor, ayakta anlaşılan, dün Eskişehir derken bugün Konya’dan bir haber yolladılar, bir futbolcumuzun doğum günü kutlanmış. Bize ne demeyin, önemli adam ne de olsa kamusal alana mal olmuş insanlar normaldir, senin benim gibi değil ya. Yalnız bu futbolcunun durumu benim eskiden beri ilgilendiğim bir konuyla da ilgili olduğundan haberi paylaşmak istedim:

Bugün doğum gününü kutluyor

Brezilya asıllı oyuncu Mertol Karatay (Batista) 33 yaşında.

4 Mart 1975’te Brezilya’da dünyaya gelen tecrübeli Konyasporlu Batista (Mertol Karatay) futbolcu bugün 33 yaşına merhaba dedi. Takımın en yaşlı futbolcusu olan başarılı orta saha oyuncusu Batista, takımdaki en genç oyuncu olan 3. kaleci Eray Birniçan’dan tam 13 yaş büyük.

Türkiye’ye ilk kez 1996-97 sezonunda Gaziantepspor için gelen buradaki başarılı futboluyla dikkatleri üzerine toplayıp 2001-2002 sezonunda Galatasaray’a transfer olmuştu. 3 yıl Galatasaray’da başarıyla top koşturan Batista daha sonra Ukrayna’nın Shakhtar Donetsk takımına transfer olmuştu. 5 Ağustos 2005’te Konyaspor için yeniden Türkiye’ye gelen Batista, Ocak 2007’de Türk vatandaşı olup Mertol Karatay ismini almıştı.

Turkcell Süper Lig’de 161 müsabaka oynayan ve 8 gol atan Mertol Karatay, örnek futbolcular arasında gösteriliyor.

Memleket

Mertol Batista Karatay. Doğrusu güzel isim olmuş. Mertol son 10-15 senenin çağdaş isimlerinden olsa gerek. Mert ol, adam ol gibi bir anlamı olmalı. Karatay nedir, bir at türü mü derken, Konya’da bir semt olduğunu öğrendim. Bu da uymuş. Konyasporlu futbolcunun soyadı Kadıköy olacak değil ya, Karatay, Meram olması daha uygun olurdu. Allahtan ipin ucunu kaçırıp etliekmek, tirit, fırın kebap dememişler.

Örnek futbolcu Mertol, doğum günün kutlu olsun. Reşat, Mehmet, Gökçek, Mert ve diğer tüm Brezilya, ABD, Hint, Çin asıllı ama asıl ismiyle vatandaş olması uygun görülmeyen Türk sporcular, size de iyi çalışmalar, hayırlı işler bol güneşler dilerim.

Sünnet meselesini unuttum sanmayın, kulağınızı çekerim ha.

Popularity: 35% [?]

Ümit Verici Gelişme

FST 3 Mart 2008

ayyas.jpgBir dostumuz uyararak “Eskişehir’de neler oluyor, sen bu işe meraklısın” dediğinde sevindirici bir gelişme ile karşılaştım. Malum daha önce de konuya el atmış, Eskişehir gibi İzmir’den sonra çağdaşlığın ikinci kalesindeki gelişmelerden üzüntülerimi beyan etmiştim. Ancak şu haber çağdaşlık adına ümit verici bir gelişme sayılabilir:

 Atatürkçü Düşünce, Çağdaş Yaşamı Destekleme ve Türk Gençleri Birliği’nin organizasyonunda türban karşıtı eylem yapıldı. Valilik Atatürk anıtı önünde gerçekleştirilen eyleme ilgi olmadı. Maç olduğu gerekçesiyle ilgiyi artırmak için 17:00 sularında gerçekleştirilmesi planlanan eylem, yeterli ilgi olmayınca 45 dakika geç başlatıldı. Yaklaşık 600 kişinin katıldığı eylemde ilginç görüntüler yaşandı.

Eylem öncesi Atatürk ve Kuzey Irak’ta şehit olanlar ile Devrim şehitleri için bir dakikalık saygı duruşunda bulunup İstiklal Marşı okundu. İlköğretim ve lise öğrencilerine hükümet karşıtı pankartların taşıttırıldığı eyleme ilgi olmayınca, bir organisazyoncu eline aldığı megafonla caddeden geçen vatandaşları mitinge davet etti. “Lütfen eyleme katılın”, “Cumhuriyetimizi koruyalım”, ” Sesimizi duyaralım” şeklindeki ifadelerle yapılan davete vatandaşlar iştirak etmeyip cadde kenarından biraz seyredip evinin yolunu tutarken, iki sarhoş vatandaş eyleme alanına geldi.

Ellerine Türk bayrağı alan iki sarhoş vatandaş, eylem alanında oynayıp, attıkları ilginç sloganlarla şarkı söyledi. Adeta miting alanında ayılan iki sarhoş şahsın attığı “Muza bu devletin adamıdır”, “Bayrak inmez ezan susmaz”, “Herkez kendi muhitinde konuşsun” şeklindeki sloganlar ile “evlerinde lamba yanıyor” adlı şarkıyı okuması eyleme katılanları kahkahaya boğdu. İki sarhoş kafadar daha sonra oynayarak eylem alınından ayrıldı.

Eylemde başörtüsü karşıtı yerine AK Parti Hükümeti aleyhine slogan atılıp pankart açılması dikkat çekti. Özellikle ilköğretim ve lise öğrencilerine, “Üniversiteler değil AKP yıkılacak”, “İşçi gençlik el ele tam bağımsız Türkiye”, “Haçlı irtica üniversiteye giremez ” ve “Cumhuriyet devrimi kazanacak” yazılı pankartlar taşıtıldığı görüldü.

Samanyolu haberin “görüldü, dikkat çekti” türü lüzumsuzlukları bir yana, rakama dikkatinizi çekerim. Geçen sefer çağdaş kadınların gerçekleştirdiği eylemde 50-60 kişinin toplanabildiği düşünülürse 600 rakamı 10 katlık bir gelişmeyi göstermektedir. Ve en önemlisi, nihayet çağdaş denen kesim adam gibi bir eylem yapmış. Oynamış, gülmüşler. Eyleme katılanlar kahkaha attı deniyor, şu az bir gelişme midir? Öte yandan bazıları “canım, çağdaş mitingine de iki sarhoş yakışırdı, tam isabet olmuş” diyebilir, ben öyle düşünmüyorum. Ortalama bir çağdaş Türk vatandaşı sarhoşken dahi “ezan susmaz” türü laflar edemez. İmam Baykal şeriatı gereğince bu ikiliye kahkahayla gülünmesi ilerici AKP karşıtı hareket açısından bir gerileme sayılabilir.

Geçen yazımda Eskişehir’de ilerici kesim uyurken Kemal Unakıtan ve AKP malı götürecek, Eskişehirpor’u birinci lige dahi çıkarır bunlar demiştim, şimdi şüpheliyim. Eskişehir ayaklanmış arkadaş, kitleler sel olmuş AKP’ye karşı akıyor. Eskişehir’de dün 50 kişi, bugün 600 kişi yarın yüzbinler meydanları dolduracaktır. Bu arada maçın miting üzreindeki etkisi de unutulmasın. Herhalde stadı dolduran onbinler pazar günü evde TV önünde pinekleme ya da pikniğe gitme yerine AKP karşıtı miting alanına hücum ederlerdi. Seçimlerde de öyle olmadı mı? “Bir gün mayosuz gezin” çağrılarına karşın çağdaş yurttaşlarımız deniz kenarındayken gericiler gizlice sandığa gelip oy attılar. Buna dikkat etmek lazım.

Bu arada Muza kim yahu, Eskişehir’li bir Türk büyüğü filan mı? Muza bu devletin adamıdır demiş sarhoşlar. Bir de Evlerinde lamba yanıyor türküsü herhalde AKP karşıtı mitinglerin yeni müziği olacaktır, bu fikri de duyuruvereyim.

İki sarhoşu da tebrik ederim, Deniz Som ve arkadaşlarının Üsküdar eyleminden sonra AKP’ye çok güzel bir mesaj vermişler, bir elde içki diğerinde bayrak, işte çağdaş Türkiye bu hesabı.

Popularity: 47% [?]

E’cole

FST 18 Şubat 2008

terim.jpgYahu gündem hep aynı sıktı artık derken televizyonda “Fatih Terim Fifa web sitesine bir mülakat vermiş” diye işittim, hemen gidip baktım, futbolla biraz kafa dağıtmış oluruz dedim. Malum Fatih Hoca geçtiğimiz aylarda hepimize özgüven öğretmiş, “bir konuda ne kadar cahil olursanız olun bilirmiş gibi anlamsız kelimeleri bir araya getirerek, yerine göre el ve kol hareketi yaparak durumu kurtarabilirsiniz” şeklinde özetlenebilecek bir dersi vermişti. Ben önce Fatih hocanın konuşma metnine baktım. Hayret, hoca İngilizceyi süper ilerletmiş galiba. Ben pek anlamam ama Subject + Object + Verb-ing imlasına göre doğru gibi sanki söyledikleri. Demek hoca değişmiş, Fifa’ya mülakat verecek hale gelmiş. Nereden ders aldıysa biz de bilsek. Gerçi “ders almam veririm” diye atıyordu konuşma öncesinde ya. Bu arada mülakatta şöyle bir cümle gördüm:

“The man known in his home country as the Emperor due to his strong leadership qualities took time out to give FIFA.com an exclusive interview.”

Bir dakika. İmparatora diyeceğim laf yok, “imparator mu tarator mu” vecizeleri üretilmesini bir yana bırakırsak kendisini imparator zanneden bir kesim olduğunu kabul edelim. Sonra “… his strong leadership” işi de karışık. Malum kendisi Milan’dan kovulma telefonunu aldığında kibirli insanlara liderlik dersi veriyordu, yanlış hatırlamıyorsam telefonun ardından ders yarıda kesilmiş ve “strong leader” epey bozum olmuştu. Haydi onu da kabul edelim, bir büyük lidere “adam” denmesini ne yapacağız? Malum Atatürk için “adam” kelimesi kullanımı hafifleştirici sebeplerle 15 aya mal olmuştu, üstelik burada bir imparatora adam denmesi mevzu bahis, bence derhal ulusal bir kıyam başlatılmalıdır.

Yine yarım ingilizcemle şu kısmı da çözemedim:

The aim of the Turkish national team is to participate in all major competitions and create a Turkish school, called “e’cole”, of football. Fenerbahce’s success in the Champions League is important for Turkish football, as is the case with other clubs

Hayret, demek bizim milli takımın Türk ekolü oluştuma diye bir amacı varmış. “School, called e’cole” diye niye belirtmiş ki, Türk okulu denince Fethullah hocanınkiyle karışmasın diye mi? Sonra Fatih hoca Fenerin kelek bir gruptan tarihinde ilk defa üst gruba çıkmasını da örnek diye getirmiş. Biz şuna Türk değil “Brezilya ekolü” desek daha iyi olur ya. ” as is the case with other clubs” demiş. Mesela hangileri? Bu sene Liverpool’dan 8 yiyerek “tarihi” bir ekol, pardon rekor kıran BJK olabilir mi? Hocam ingilizceyi düzeltmişsin ama kafa aynı. Gelelim şu cümleye:

When we qualified for EURO 96 we brought about a mentality change as well, which I call a revolution. In that period, Turkey did not have a single player playing abroad.[…] We aim to continue the rising trend of Turkish football in this tournament.

Vay be, Türkiye’de devrim olmuş haberimiz yok.Dışarıya giden futbolcya da güldüm. Kim var ki, Torinolu Şaban meseliyle hatırlanacak Hakan Şükür ve anormal davranışlarıyla öne çıkan Emre dışında bir sürü ortalama takımda silik isim. Tugay ve Nihat istisna tutulursa (ki onlar da ortalama görev adamlarıdır) hangi ismi sayabilirsiniz? Devrime bak.

Sonra Rising trend de neymiş, hiç duymasak inanacağız. Hayatımızda trend görmesek. Bizde trend varsa tepetaklak düşme trendidir. 2002 yılında hiçbir Avrupa takımı raslamadığı için şanstan alınan üçüncülük dışında ne başarısı var? Geçen sefer İsviçre’yi tekme tokatla dahi deviremeyip kös kös oturdular, bu sene piyango gruptan bile ite kaka çıktılar.Türkiye “rising trend”miş.

Hocam birilerine çevirtmediysen ingilizceyi sökmüşsün, aferin, ama trend mrend işlerini karıştırma. Al 150 Milyar maaşını keyfine bak.

Popularity: 33% [?]

Doktora Töreni

FST 12 Şubat 2008

carsaf.jpgİTÜ ünlü bir üniversitemizdir diye duyarım, herneyse, orada bir doktora merasimi yapılmış. Ben haberi görünce, “aferin, koca İTÜ nice doktoralı ilim ve fen erbabını ülke hizmetine vermiş, tez zamanda varıp rektörün elini öpeyim” derken törende yapılan bir etkinliğin Hürriyet gazetesince vurgulandığına dikkat ettim. Habere göre doktora töreninde bir konser ve dansçı kız gösterisi de varmış. Haber şöyle:

İTÜ’de ‘kara çarşaflı’ mesaj

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) 2007- 2008 yılı akademik yılı doktora törenine ‘kara çarşaflı’ tiyatro gösterisi damgasını vurdu.

İŞTE KARA ÇARŞAFIN ATILDIĞI AN

Tören sırasında ‘aydınlığa örtü’ adıyla bir konser düzenlendi. Sözleri şair Ceyhun Atuf Kansu’ya ait olan ‘Dünyanın bütün çiçekleri’ şiirinden uyarlanan şarkı eşliğinde kara çarşaf giyen genç bir kadın dansçı sahnede yer aldı. Eray Altınbüke’nin müziğini yaptığı ‘Dünyanın bütün çiçekleri’ şarkısı söylenirken, kara çarşaf giymiş dansçı, sırt üstü yere uzanarak ayağa kalkmaya çalışan genç bir kızı canlandırdı.

Şarkının sonunda Şebnem Ertekin adlı dansçının canlandındığı genç kız ayağa kalkmayı başarıp üzerinedki çarşafı attı. Hemen ardından fonda Atatürk’ün gençliğe hitabesi duyuldu. Daha sonra ise Faik Canselen’in ‘ileri’ marşı seslendirildi. Gösteri salonda bulunanlar tarafından uzun süre alkışlandı.

Doğrusu İTÜ yönetimini tebrik etmek lazım. Sen hem teknoloji, mühendislik işiyle uğraş, bir yandan da dans, şarkı, türkü ile günlük siyasi mesajlar ver, az şey mi? İşte çağdaş bir dünya üniversitesi. Zannedersem ABD’deki M.I.T de bundan ders alıp doktora törenlerine renk katacaktır. Peki törenden ilgi çekici notlara ne diyelim? Öncelikli gazetenin “Kara Çarşaflı Mesaj” başlığı çok isabetli olmuş. Zira bugün hepimizin gözlediği üzere ülke sathında insanlar kitleler halinde çarşafa bürünmektedir. Mesela ben yaşadığım şehirde son yılda tam bir kişi gördüm. İstanbul’a gittiğimde de 4-5 tane görmüştüm. Dolayısıyla “Kara Çarşaflı Tiyatro” ile böyle bir mesajın verilmesi çok anlamlı olmuş.

Hikayeden anladığımız kadarıyla çağdaş dansçı kız uzun süre yerde debelenmiş ve sonra ayağa kalkabilmiş ve üzerinden çarşafı atmış. Bana göre burada senaryoyu yazanlar biraz gaflete düşmüş. Ben olsam “kadın üstünde çarşaf olduğu için yerde debeleniyor, çarşaf olmasa zıp diye kalkardı” diye düşünüp dansçı yerdeyken çarşafı attırır ve “işte çarşafın kara ağırlığı üstünden kalkınca tüy gibi oldu, yay gibi fırladı” mesajı verirdim. Sonra “ileri” marşı da nedir? 10. Yıl Marşı ne güne duruyor? Malum bazılarına göre Cumhuriyet kurulalı 100 yıla yaklaşmış değil, hala 1933 dönemi  yaşanmaktadır ve ilelebet de 1933 dönemi yaşanmalıdır. Havayolu, fiberoptik kablo yerine ille de demiryolu ağı döşenmelidir. Aslında çağdaş kesim “Türkiye’de takvimler, saatler iptal edilmeli, herşey 19.05.1933 tarihinde sabitlenmeli, herkes birer tren vagonunda yaşamalıdır” dese epey destekleyen olur. Hasılı “ileri” marşı herneyse olmamış. 10. Yıl daha coşturucu olur, salondakiler de iştirak ederdi.

Aslında salondan bir iştirak olmuş, dansçı kızın çarşafı atması alkış almış ama benim aklıma başka birşey geldi. Acaba bu alkışları daha da arttırmak ve “daha açık daha çağdaştır” kuralına dikkat çekmek için dansçı hanım üzerindeki tişörtü de çıkarsa İTÜ doktora töreni daha anlamlı olmaz mıydı? Üstelik gericilere çarşaf üzerinden atılan şamar daha da okkalanmış olurdu. Böyle olsa, muhtemelen alkışlar yeri göğü inletir, özellikle törene katılan beyler ıslık da çalabilirdi. Çağdaş bir insan nasıl kara çarşafa karşı çıkıyorsa, kara tişörte de karşı durmalıdır.

Yakında benzer törenleri tüm yurt sathında görmeyi umuyorum. Tabii tişörtlü versiyonu olursa daha güzel olur. En yakın mezuniyet törenini sevabına bildiriverirseniz müteşekkir olurum. Sırf sanat ve ilericilik uğruna, yanlış anlamayın.

Popularity: 49% [?]

« Geri - İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş