'Uncategorized' Arşivi

Hürriyete yakışmamış

FST 25 Ekim 2007

ABD’de yaşayan “türbanlı” bir Türk market işletmecisi gece vakti soyguna gelen hırsızı kasanın altında tuttuğu baltayla korkutup kaçırmış, ABD medyası konuya ilgi göstermiş. Şöyle şeyler deniyor:

Giresunlu Hafize Şahin, 1.52 m boyunda ve 41 kilo ağırlığında, ufak tefek biri. Ama “mangal gibi yürek var” derler ya, öyle biri. Hafize Şahin, geç saatlerde çalıştığı aile marketlerine maske ile giren ve elindeki silahı kendisine doğrultup kasadaki paraları isteyen soyguncuya tezgahın altından aldığı baltayla saldırınca, tüm ülkede medyanın ilgi odağı oldu.

[…] 1998 yılında ailesi ile birlikte ABD’ye yerleşen Hafize Şahin, Giresunlu babanın beş kızından ikincisi. Yeni evli olan Hafize Şahin, Hürriyet’e yaptığı açıklamada, şöyle konuştu:

“En başta çok korktum. Ama silahın sahte olabileceğini, buna rağmen soyguncunun bana saldıracağını düşündüm. Sonra da tezgahın altındaki baltaya uzandım. Neden böyle bir tepki verdiğimi anlayamadım. Ancak o saatte kasada çok para vardı. Defalarca da soyulduğumuz için ’artık yeter’ demeye karar verdim.”

[…] Hafize Şahin’in görüntüleri Amerikan televizyonlarında gün boyu yayınlandı. Şahin, ABD’nin en ünlü gazetecilerinden Diane Sawyer’ın ABC kanalı için hazırladığı “Good Morning America” programına da konuk oldu. New York Daily News, haberi “Soyguncu silah çekti, kasiyer balta” başlığıyla verirken, WCBS televizyonu da “Çelimsiz tezgahtar silahlı soyguncuyu baltayla savuşturdu. Hafize Şahin ufak tefek olabilir, ama Paul Bunyan (dev bir balta kullanan efsanevi bir ormancı) gibi balta sallayabiliyor” ifadesini kullandı.

Baktım, Hürriyet kaynaklı bir haber. Oldu mu şimdi? Ertuğrul Özkök şu ara Genelkurmaya akıl vereceğine gazetenin haberlerine mukayyet olmaya çalışsa daha iyi olur. Bir yorumcu da uyarmış, kendisine katılıyorum, halbuki Hürriyet gazetesine yakışan bu haberi aşağıdaki gibi vermek değil miydi? İşte haber önerim:

“Türbanlı Marketçi Baltayla Dehşet Saçtı”

ABD’de yerleşik market işleten Hafize Şahin gece dükkana içki almak için gelen bir şahsa “Şükran Günü yaklaşıyor, içki satmıyoruz” dediğinde ilgili şahıs “Burası laik bir ülke, Vaşington ilkeleri ve kazanımlarımızdan vazgeçemeyiz” şeklinde tepki gösterdi. Bunun üzerine türbanlı marketçi kasanın altına sakladığı baltayla “günü gelmişti, hepinizi böyle doğrayacağız” diye bağırarak saldırıya geçti. Canını zor kurtaran Smith adlı şahıs mahalle şerifi Mr. Brown’a konuyu aksettirdiğinde dükkana gelen şerif ve adamları türbanlı marketçiyi sorguladılar. Türbanlı marketçinin “Benden para istedi ben de baltayla kendimi savundum” demesi yetkililerce inandırıcı bulunmadı.

Şoka uğrayan ve soygunculukla itham edilen Mr. Smith “özgürlük ve çağdaşlık abidesi ülkemizde bu tür olaylarla karşılaşmak üzüntü verici, saldırı bana değil laik federal cumhuriyete yapılmıştır, ABD İran olmayacak” şeklinde konuştu. Suffolk bölgesi sakinleri de “Bu tür saldırılar son zamanlarda iyice arttı, özgürlük iyidir AMA bir yere kadar, bugün Suffolk yarın tüm eyletlere baskının yayılmasından endişeliyiz” dediler.

Konuyla ilgili haber yapan NewYork Daily News ise tüm ABD vatandaşlarını “biz kaç kişiyiz” adlı bir yarışmaya davet etti. (Hürriyet Suffolk, FST)

Olmadı Hürriyet, taviz vermeye başlarsak arkası gelir. Ben daha ayaktayım, uyumayalım.

(İsteyenler haberin Zaman, Yenişafak, Ortadoğu versiyonlarını da üretebilir. Burada Hürriyet haberi verdiği için Hürriyet kullanılmıştır. Zamanım yok, aslında mesela “Giresunlu Türbanlı Zagor” diye bir şey daha şık olabilirdi. Herşeyi devletten beklemeyelim.)

Popularity: 43% [?]

Facebook’un Faydaları

FST 23 Ekim 2007

Geçenlerde söylemiştim, Facebook’a üye oldum, zannedildiği gibi fazla zaman da harcamıyorum ama birkaç eski dost ile karşılaşmama vesile oldu, akıllı adamlar gördüm, ümitlendim. Bir de gözden kaçan karikatür, video filan bunlardan da eş dost sağolsunlar haberdar ediyorlar. Sonra gruplara üye oluyorsunuz, ilginç şeyler. Mesela “Ama’nı da al git” grubu var, güzel bir buluş olmuş. İzlenimler de lüzumsuz gruplar içinde yerini aldı, sağolsun 25-30 kişi grubu ayakta tutuyor. Süleyman Demirel de unutulmayıp yadedilen büyüklerimizden. Bir karikatür var, epeydir şuraya aktarayım diyorum, “Sünnet Siyasal Simgedir, Yasaklansın” grubunda gördüm. Başka şey de var, isteyen gidip bakar.

Yine, sevgili bir dostumuz haberdar etti, Fatih Terim hocamız “ders almam veririm” derken futbol dışında İngilizce pratik derslerini de kastediyormuş. Aşağıdaki linkte Fatih hoca cidden zor bir işi başarıp yedi düvele İngilizce dersi veriyor, öncelikle cesaretinden dolayı kendisini tebrik ediyorum, bir de yarım yamalak ingilizcemle ne demek istediğini anlayamadım, çözebilen bilgilendirirse “dersi” almış olurum.

Fatih Terim Ders Veriyor

Bu arada federasyonun Terim’e tam destek vermesi de güzel olmuş, adama baksana tüm dünyaya ders veriyor, biz kimiz ki onu eleştirelim. Bu arada konuşmayı ağzınızda çay varken izlemeyin, ben ekran ve klavyeyi temizlemeye çalışıyorum. Bir de Terim’in İtalyanca dersi var, global dedik ya, anlayın işte. Üstelik eğer sallamıyorsa epey akıcı konuşuyor.

(Not: Bir ingilizce dersi de şurada var.)

Popularity: 55% [?]

Oyun mu oynuyoruz

FST 23 Ekim 2007

350 genç kızımız askere alınmak için şubeye başvurmuş. Levent Kırca da “Gerekirse bu yaşta elime silah alıp yeniden askere gidebilirim” demiş. Tepkileri bir yere kadar anlamak mümkün ama işin tadını kaçırmamak lazım. Sazlı sözlü eğlenceleri kesmek, şehitlerin hatırasına saygı duymak hepimizin vazifesi, kalabalık gruplarca sessiz protesto yürüyüşleri de anlaşılabilir. Ama, millet oradaki askerle dalga mı geçiyor, erat ve subayların canı burnunda bunlar şık elbiseler içinde kuyuruğa girmiş laf olsun diye asker yazılacağız diyorlar.

Asker olmayacağınızı bildiğiniz için, şov olsun diye bu işi yapmıyorsanız, sıkıysa birer otobüs tutun Hakkari yoluna düşün, orada sivil gönüllü olarak çarpışın. Kuzey Irak’a girmeye pek hevesli olanları tutan yok, devletten gizli, hatta el altından destek alarak gitmenize engel olan mı var? Türk askerinin sayı ve techizat yönünden bir eksiği mi var ki millet askere yazılmak için sıraya giriyor? Oyun mu oynanıyor burada, hayret bir vakıa. Ortalıkta bir de uzman ordusu var, kimi dağın taşın jeolojisini anlatıyor, kimi genelkurmaya akıllar veriyor. Azıcık aklın varsa git bir baltaya sap ol, Genelkurmayın senin aklına ihtiyacı olsa çağırır sorar zaten. Ne yalaka medyaymış be, adamı deli ederler.

Dün bir gazetede emekli diplomatın “teröristler biz oraları bombalarken saz çalıp eğleniyorlar” dediğini okudum. Muhtemelen bu tür gelip geçici eylemlere de gülüyorlardır. Aklı başında insanlar medyanın istismar ettiği şehit cenazelerinin PKK ekmeğine yağ sürdüğünü söylüyorlar. Özellikle bizzat genelkurmay başkanı “lütfen bu görüntüleri televizyona aksettirmeyin, düşmanı sevindirmeyin” dediği halde televizyonlar acılı ailelerin dramından rant toplamaya, insanları kışkırtmaya çalışıyorlar.

Nedense bir protestonun suyunu çıkarmayı biliriz, devlet erkanından ortalama vatandaşa kadar herkes senelerdir aynı tekerlemeleri söylemeyi, nutuk ve sloganları atmayı protesto zannediyor, artık kulaklarımız bunu dikkate bile almaz hale geldi. Bu işlerde icraat lazım, teröriste kendi silahıyla karşı konurken, sokaktaki vatandaşın derdine de kulak vermek gerekir. Aslında hem asker hem de sivil yetkililer bu işlerde epey mesafe de aldı, belki de PKK’nın korktuğu da bu olumlu gelişmeler. Diğer taraftan gaza gelinerek yapılan protestolar giderek şu şiirdeki bildiri yayınlamalar gibi anlamsızlaşıyor. Benden söylemesi.

Haberler Bülteni

Bizim köyde üç beş çocuk
Bir bildiri yayınladı
Arkasından büyük küçük
Bir bildiri yayınladı

Bildiriler oldu moda
Bol bol okunur radyoda
Solak uysal var ya o da
Bir bildiri yayınladı

Dediler ki olmaz bu iş
Hatalıdır sağdan gidiş
Heybetlendi sağır İbiş
Bir bildiri yayınladı

Odun, tezek, gübre, saman
Kızdılar aman da aman
Hepsi birden dün bu zaman
Bir bildiri yayınladı

Ne kilim koydu ne hasır
Her tutumda buldu kusur
Kiralanmış kirli nasır
Bir bildiri yayınladı

Reformlardan etti sözü
Kabuğa mimledi özü
Satılmışın döndü gözü
Bir bildiri yayınladı

Soba, mangal, çömlek, çanak
Kızılları karasinek
Tek boynuzlu uyuz inek
Bir bildiri yayınladı

Kırk yıllık hırsız kediler
Asar keseriz dediler
İkiler, dörtler, yediler
Bir bildiri yayınladı

Sağa çatan, sola çatan
Nutuk çekip göbek atan
Arsız Agop, köksüz Vartan
Bir bildiri yayınladı

Yorum

Kıymet vermeyin merete
Kökünden bozuk TRT
Selam kahraman Mehmete
Bir bildiri yayınladı

Hırsız kedi sofra sürür
İtler ürür kervan yürür
Karakoç’um gümbür gümbür
Bir bildiri yayınladı

Abdurrahim Karakoç

Popularity: 25% [?]

Sitede Düzenleme

FST 21 Ekim 2007

Bazı düzenlemeler yaptım, öncelikle yorumları da aramaya dahil ettim, bir de yazılara puan verebiliyor olmanız gerekiyor (gerçi çalışıyor mu anlayamadım). Bunun dışında çok okunan yazılar, anket, kaç kişi online türü şeyler de ekledim. Arama ve puanlamayı deneyip bilgi verirseniz memnun olurum. Bir de anket önerebilirsiniz.

Popularity: 21% [?]

Erişim Problemi

FST 18 Ekim 2007

Siteye nadiren erişebiliyorum, telekom ile ilişkili olmalı, bilginize.

Popularity: 15% [?]

“……” Hergün Bayram

FST 14 Ekim 2007

Başlığı bir ÖSS sorusu olarak alalım soruyu boşluğu uygun ifade ile doldurunuz diyelim. Şıklar da şunlar olsun:

a) Deliye
b) Keşke olsa
c) İyi bir likörle zaten
d) Sadece bugün değil
e) Aurelio’ya

Cevabı Sabah gazetesinden yeme içme uzmanı (bazı dini uyarıları da var) Ahmet Örs vermiş. Malum, Türkiye’de dini bir anlamı olan Ramazan ayı sonrasındaki bayramın adı tartışma konusudur. Bir kesim Ramazan Bayramı derken bir grup Şeker Bayramı der. Bu yıl bu işin üzerine düşen olmadı ama ben daha önceki bayram mesajımda konuyu hatırlatmıştım. İşin bir boyutu da likördür. Eskiden mübarek bayram günü Türkiye’de bir grup insan evde konuklarına alkollü içki ikram ederek kutlama yaparmış. Şimdilerde ne düzeydedir bilmiyorum, herhalde hala vardır. Uzatmazsak, Sabah gazetesi yazarı şöyle şeyler söylemiş:

Dini günlerle birtakım yiyecek ve içecekleri buluşturma geleneğimiz var. Ramazan’da ‘pide, hurma ve güllaç’ üçlüsünü ele almayan medya kuruluşu kalmadı. Her ne kadar pastacıların sayısı arttıkça sadece kandillerde değil, her gün kandil simidi satın almak mümkün olsa da kandil olunca bu simidi yemenin ayrı bir keyfi var. Son zamanlarda ısrarla Araplar gibi Ramazan Bayramı olarak adlandırmaya özen gösteren kesim ne derse desin, başta İstanbul olmak üzere büyük kentlerimizde kutlanan Şeker Bayramı’nda gidilen misafirliklerde kahve, çikolata ya da lokum ve likör ikram edilirdi; bugün de birçok ailede, büfenin bir köşesinde geçen yıldan beri beklemekte olan likör şişesi, Şeker Bayramı’nda ortaya çıkarılıp üzerindeki tozu silindikten sonra konuklar için kadehleriyle tepsiye yerleştiriliyor.

[…] Tekel’in vişne, ahududu, limonsu aromalarıyla altın likörü, bu değişen damak tadına da çok uygundu. Bugün altın likörü yapılmıyor. Vişne ve ahududu likörleri ise benim ilk gözağrılarım. Çocukluktan delikanlılığa geçtiğimde, bayram ziyaretlerinde beni de adam yerine sayıp ikram ettiklerinde onları tatmış ve hayran olmuştum. Şimdi de bu likörler ve yenileri bana aynı keyfi veriyor. Bugün bayramın son günü. Eğer bu ana kadar aklınıza gelmediyse, bu saatten sonra herhalde çıkıp likör arayacak değilsiniz. Ama bu güzel içkiler için bir sonraki bayramı beklemenin de anlamı yok.

İyi bir likörle zaten her gün bayram!

Türkiye ilginç bir ülke, dinin emirleri ile yasakları anlaşılması güç şekilde bütünleştirilebiliyor. Bir ara THK deri toplama meselesinde de bahsetmiştim, İslamda yeri olan Kurban ve yeri olmayan faiz gelirleri THK’nın gelirlerinin büyük kısmını oluşturuyordu. Ahmet bey de bize dinin emri olan bir günde dinin yasakladığı şeyi yapmamızı öneriyor. Tabii arada orta çaplı bir fırça atmayı da ihmal etmiyor, Araplar gibi Ramazan bayramı diyenler filan diye parmak sallıyor.

İslam’a göre haram olan, yani içilmemesi gereken alkollü içkiler bayram günü tüketilmeli diyen Ahmet Örs Arapların bu bayrama Ramazan Bayramı dediğini zannediyor olabilir ama benim bildiğim Araplar bu bayrama Fıtr Bayramı derler. Ramazan Bayramını Türkler kullanır. Şeker Bayramını ise bayramda likör içen Türkler kullanıyor olabilir, benim çocukluğumda şeker bayramı daha yaygındı. Daha sonra “yahu buna şeker diyorsak, kurbana da et bayramı dememiz gerekmez mi” düşüncesiyle olsa gerek, ya da insanlarda İslama ilginin artmasıyla Ramazan bayramı daha genel kabul görür oldu. Arapların konuyla ilgili bir kabahati yoktur, boşuna suçlayıp günaha girmeyelim, fıçıyla altınlı likör içsek kendimizi affettiremeyiz.

Dini günlerimizde bazı yiyeceklerin öne çıktığını ben de izliyorum. Mesela ortada bir pastırma lafı dönüp duruyor, sanki Ramazan ayında pastırma yenmeliymiş gibi. Bu doğru değil, konuyu başka yerde detaylı işledim. Öte yandan, bana sorarsanız dini bir gün olan Ramazan/Fıtr/Şeker bayramında sırf o gün bayram olduğu için alkollü şeyler içmek kendi içinde çok tutarlı görünmüyor. Yani, likör içmek değil de bunu ille de bayram günü yapmak tuhaf. Misal adam oruç tutuyor, iftarı domuz pirzolası ve şarapla besmele çekerek açıyor. Kaldı ki, bu likör içmeyi “bayram geleneği” gibi bir sebebe bağlamak temelli anormal değil mi?

Benim bildiğim müslüman adamın uyması gereken kurallar vardır. Mesela namaz kılmalıdır, oruç tutmalıdır, içki içmemelidir, zina etmemelidir. Bunları benimsemeyen şahıs müslümanım diyorsa ortada anormal bir durum var demektir. Bir adam müslüman ise içki içemez, en azından içiyorsa da “ne yapayım yasak ama alışmışım, bırakamıyorum” filan der. En azından adama “abi, bak sen içki içiyorsun ama zannedersem müslüman adamın içmemesi lazımmış, bir de namaz var, seni hiç görmedim kılarken” şeklinde hatırlatma yapmak lazım, belki unutmuştur. “Vay, seni yobaz, insanların özgürlüğüne müdahale ha” diyecekleri şimdiden ikaz edeyim. Sonuçta kimse müslüman olmak zorunda değil, bu tercih işidir. Ama müslümanım dedikten sonra trafik kuralı misali bazı şeylere uymak da gerekebilir. Müslüman olmayan bir insanı anlamak kolay ama hem müslümanlıktan hem de bayram günü likörden vazgeçmeyeni anlamak epey muamma bir iş.

Lafı fazla uzatmaya gerek yok, bir misal vardır, hani fukara adamcağız bayram günü likör içip eğlenen, birbirinin bayramını kutlayanlara bakıp “yahu, orucu biz tutalım bayramı bunlar yapsın, ne iş” demiş ya. O hesap.

Popularity: 19% [?]

Baykal’a Bravo

FST 11 Ekim 2007

AKP’li bakan Mehmet Şimşek çifte vatandaş imiş, millet heybetlenerek “vay hain, bir de bakan olmuş” şeklinde köpürüyor. Ben yorumlarda konuyla ilgili epey birsey yazdim, karşı çıkan, ortada kalanlar oldu. Bana göre AKP’li olması şart değil, başka ülkelerde çifte vatandaşlığı olan herkes Türkiye’de resmi görev üstlenebilir, etik olarak da bir problem görmüyorum. İşte bu konuda bana destek umulmadık bir yerden geldi. CHP genel başkanı Deniz Baykal ağzından laf almak için bu konuyu soranlara şunu söylemiş:

 ”Kimsenin özel durumlarıyla ilgili bir şey söylemek istemiyorum. Bir insan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak Türkiye’ye ihanet edebilir, birden fazla ülkenin vatandaşı olarak Türkiye ye hizmet edebilir.”

Hay Allah razı olsun, yahu şu basireti her zaman gösterseniz AKP nal toplar ama balata sıyrılmış bir kere. Deniz Baykal’ı canı gönülden tebrik eder, mübarek bayram vesilesiyle ellerinden öperim. Oh be, akşam akşam keyfim yerine geldi.

Popularity: 13% [?]

Best of

FST 11 Ekim 2007

İngilizce bilirmiş gibi yapmayayım, orta karardır ingilizcem, başlık şu manaya geliyor: Facebook denen nev icat yerde “izlenimler” grubu açtım demiştim, orada bir iki yazışma sırasında “herkes izlenimler arşivini deşip en beğendiği 5 yazıyı seçsin, best of İzlenimler oluşturalım” fikri aklıma geldi. Belki gelen yazılardan bir oluşacak seçmeyi kitap olarak bastırır ve parayı afiyetle yerim. Para çok olursa belki de bir izlenimler kokteyli veririz.

izlenimler.wordpress.com adresinde de yazilar var, buradaki arşiv yazılarının bir kısmı resimsiz, bazen resim yazının etkisini katlayabiliyor. Onu da hatırlatayım.

Popularity: 12% [?]

İlginç Bir Tez ve Eski Bir Yazı

FST 9 Ekim 2007

2-3 sene önce Türk üniversite hayatına dair bir yazı yazmış, olumlu olduğu kadar olumsuz eleştiriler de almıştım. Bu yazıyı daha sonra yeni kurulan üniversiteler için güncelleyip bir başka sitede yayınladım. Yazıya gelen bir yorum çok ilginç, meğer benim kişisel gözlemlerimi Maramara Üniversitesinden bir akademisyen tez olarak da inceleyip doğrulamış. Muhtemelen bir gazete haberi olan bu yorumu alıntılayayım, aslını bulursam oradan link veririm. Bu arada benim yazı şu linkte. Meğer az bile yazmışım haberim yok.

Üniversitelerde öğretim elemanlarına uygulanan ayrımcılık, baskı, eziyet, korkutma, küfür, hakaret, taciz gibi resmî olmayan cezalar bir akademisyen tarafından doktora tezine konu edildi. Marmara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü’nde bir eğitim yönetimi sorunu olarak öğretim üyelerine uygulanan informel (resmî olmayan) cezalar araştırıldı. Yard. Doç. Dr. Erkan Yaman’ın yaptığı araştırmanın tez danışmanlığını Prof. Dr. Hoşcan Ensari yapmış. Buna göre üniversitelerimizin genel görünümü şöyle: “Korku kültürü hakim. Baskıcı ve otoriter yönetim anlayışı üniversiteyi yozlaştırıyor. Akademisyenler sürekli sindiriliyor, tehdit ediliyor. Adam kayırma ve yandaşlık had safhada. Öğretim elemanları bu ortamda bilim üretemiyor ve mutsuz.”

Halen Sakarya Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Erkan Yaman, doktora tezini Türkiye’nin değişik bölgelerindeki üniversitelerde informel cezalara maruz kalmış öğretim üyeleri ile yüz yüze görüşmeler yaparak gerçekleştirdi. Araştırmaya göre üniversitedeki otoriter yapı sisteme uymayan öğretim üyelerine yasa ve yönetmeliklerde yer almayan cezalar veriyor. Bu cezalar tutum ve davranışlar yoluyla şu şekilde tezahür ediyor: “Ayrımcılık, kayırma, yıldırma, korkutma, ihmal, sömürü, istismar, bencillik, işkence, eziyet, şiddet, baskı, saldırganlık, iş ilişkilerine politika karıştırma, hakaret ve küfür, bedensel ve cinsel taciz, görev ve yetkinin kötüye kullanımı, dedikodu, dogmatik davranışlar, yobazlık, bağnazlık.”

Araştırmada üniversitelerde oluşturulan korku kültürü, öğretim üyelerinin anlatımlarıyla ele alınıyor. İsmi açıklanmayan bir araştırma görevlisi, üniversitelerde askerî hiyerarşik yapılanmanın bir benzerinin varlığına dikkat çekerek şöyle konuşuyor: “Bir akademisyen düşünün ki bağımsız düşünce süreçlerini ve doğru bildiğini her fırsatta ifade etmesi gereken bir bilim insanı tuvalete giderken dahi izin isteyecekti. Bu korkunç bir manzaraydı.” Akademisyenlikte usta-çırak ilişkisi bulunması, amirin onayı olmadan bir şey olunamayacağı sonucunu doğuruyor. Bu da insanların hak aramadan çekinme ve korkuyu beraberinde getiriyor. Böylece ideolojik yapılanma ve kadrolaşma da etkisini devam ettirebiliyor.

Resmî olmayan cezalar arasında yöneticilerle ters düşen öğretim elemanlarına ambargo uygulanması da bulunuyor. Bir yardımcı doçent, yöneticilerle ters düştüğü için üniversitedeki memur ve müstahdemlere varıncaya kadar herkese kendisiyle konuşulmaması talimatı verildiğini ifade ediyor. Öğretim üyesi, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Tabii ki kimse bizimle arkadaş olmuyordu korkudan. Korkuyorlardı insanlar, memur ve hizmetliler dahil. Onlara bizim için ‘düşman öğretim üyeleri’ denmişti. Maalesef korkunç. Akademik camiada bunları da yaşadık.”

Yard. Doç. Dr. Erkan Yaman, Türkiye’nin en önemli sorununu aydınların henüz bu korku kültürünü tartışmaya dahi açamaması olarak görüyor ve şu yorumu yapıyor: “Korku kültürü bir dünya görüşü, yaşama bakış tarzı, diğer insanlarla paylaşılan bir algılama zemini oluşturur. Bu algılama zemini, insanın özünü, onurunu, tekliğini önemsemez; bu zeminin önemsediği en önemli faktör güçtür. Bu bir kültürdür ve ülkemizdeki insanlar bu kültürün içinde yoğrulmuşlardır… Türk toplumunun en can alıcı sorunu budur. Nitekim araştırmamızın bulgularında da öğretim elemanları, çalıştıkları fakülte ya da bölümlerde yöneticileri tarafından oluşturulan korku kültürünün onlarda ciddî düzeyde olumsuz örgüt iklimi algısının ve sorunların oluşmasına neden olduğunu belirtmiştir.”

Bilimsel araştırmada öğretim üyelerinin en çok şikayet ettiği konuların başında öğretim elemanlarına akademik yükseltmelerde kadro verilmemesi veya engellenmesi; yaptıkları bilimsel çalışmalara değer verilmemesi; yayınlarının yöneticiler tarafından olumsuz biçimde eleştirilmesi gibi davranışlar geliyor.

Üniversitedeki baskı, hocaları hasta ediyor

Üniversitelerdeki baskı ve sindirme kültürü, akademik camianın en alt mertebesi kabul edilen araştırma görevliliğinden itibaren oluşturuluyor. Araştırma görevlisinin geleceği, iş hayatı ve yükselmesi sürekli bir üst amirinin elinde olduğu için özel işlerde kullanıldığına vurgu yapılıyor. Araştırma görevlileri, informel cezaya maruz kalmamak için öğretim üyeleri ve yöneticilerin derslerine giriyor; ama ücretini başkası alıyor, onlar adına akademik çalışma yapıyor; ama ismi yazılmıyor, özel işlerinde kullanılıyor veya çanta taşıtılıyor. İnformel cezaların öğretim elemanı üzerindeki fiziksel ve psikolojik etkileri de doktora tezinde araştırıldı. Buna göre cezaya maruz kalan akademisyenlerde kronik uyku bozukluğu, kronik yorgunluk sendromu, aşırı kilo alma veya verme, boyun ve sırt ağrıları, kalp ritim bozukluğu, ağız kuruluğu, sersemlik hissi, kontrolünü yitirme korkusu, titreme ve seğirmeler, nefes almada zorluk, alerjik reaksiyonlar, baş ağrısı veya migren, kaşıntı ve döküntüler, saçlarda beyazlaşma veya dökülme gibi fiziksel etkiler görüldü. Cezaların en önemli psikolojik etkisi ise stres, mutsuzluk ve hüzün olarak ortaya çıktı.

Popularity: 15% [?]

Kıyafet Üzerine 10 Emir

FST 8 Ekim 2007

Başörtüsü ile ilgili yazı yazıldığında genelde tartışmalar benzer şekilde uzayıp gidiyor. Bazen havanda su dövülse de aslında yorumlarda güzel şeyler de söyleniyor. Bu noktada ben kalpakla ilgili yazıdan hareketle birkaç kısa not ekleyeyim.

1. Öncelikle başörtüsü ile ilgili bir devlet yasağı vardır, benzer yasak fiili ya da potansiyel olarak başı açık hanımlar ve toplumun geleneksel kesimince tuhaf karşılanan uzun saçlı, kulağı küpeli erkekler için geçerli değildir. Şu anda ilgilenilmesi gereken muhayyel yasaklar değil fiili yasaklardır.

2. İleride herhangi bir kesim için muhtemel bir devlet yasağı söz konusu olabilir mi? Türkiye’de bu mümkün ama şu an için tahminidir ve bunu önlemenin yolu bugün başörtüsünü yasaklamak değil bu konularda kişi özgürlüğünü kısıtlamayacak negatif nitelikli, özgürlüğü tanımlamayan sağlam yasalar oluşturmaktır.

3. “Başörtüsü serbest olursa okullarda bunların sayısı artar” bir tahmindir, artsa da artmasa da bu tahmin özgürlük kısıtlaması için geçerli bir sebep değildir. Başını örtmek isteyip de örtemeyenler ilk anda bir artışa işaret edebilir ama başını örtmeyenlerin sayıca az olacağını söylemek imkan dahilinde değil. Kaldı ki herhangi bir kesimin sayısının daha fazla olması da bir mana ifade etmez.

4. “Başörtüsü serbest olursa çarşaf ve sarık da okula girer” tahmini de mümkündür. Bu da kimseyi ilgilendiren bir konu değildir. “Her tür kıyafet serbesttir” sözü sarık, çarşaf, kaftanı da içine alır. Bikini ve mayoyu da. Pratikte bunun böyle olmayacağını hepimiz biliyoruz, bugün kafasında Osmanlı sarığı, sırtında cübbe ile okula giden bir bilgisayar mühendisliği öğrencisi ancak arkadaşlarının “naber lan Ahmet, bugün nereyi fethediyorsun” şakalarına maruz kalır. Çarşaf, burka giyen bir hanıma muhtemelen şaka yapılmaz ama tarih dışı bir dünyada yaşayan Fatih Çarşamba semti dışında bunun yaygın olduğunu zannetmiyorum. Yine dediğim gibi, giyilmesinde hiç problem yoktur. Bikini giyerek okul kampüslerinde dolaşanın da fazla olacağını düşünmüyorum.

5. Başörtüsü, türban, sarık vs. siyasi simge olarak dahi takılabilmelidir. Siyasi simge ile okula gelinemeyeceğini kim tayin ediyor? Bilakis bir insanın siyasi tarafını belli etmesi onun medeni, cesur ve aydın bir insan olduğunu, iki yüzlü olmadığını gösterir. Bu simge bir ülkücü için koyu takım elbise ve eskiden sarkık bıyık, komünist için yeşil parka ve ağzın içine doğru uzamış bıyık, bir başkası için yakaya iliştirilmiş bir Atatürk rozeti de olabilir. Kaldı ki, bugün başörtüsü yasağı sebebiyle başını açanlar dini ve siyasi görüşlerinden vazgeçmemekte, bilakis yasakçılara karşı kin beslemektedirler.

6. Yasaklar sadece aynı cins, hanımlar için bir ayrımcılığa sebep olmakla kalmamakta, kadın-erkek arasında da haksız rekabete sebep olmaktadır. Mesela okullarda sakalsız bir gencin hangi görüşe mensup olduğunu en keskin çağdaş akademisyen dahi çıplak gözle tespit edemez. Birçok radikal dinci erkek sakalını traş etmek suretiyle okullara ve propagandalarına devam etmekte, üstelik bunlar başını açmadıkları için okula gitmeyen kadınları “mücahideler, aferin, cenneti cebe attınız ve de sıratı geçtiniz, yanınızdayız” diyerek gazlamakta ama kendileri “sakalıma laf ettirmem, bu peygamber sünnetidir, hiçbir güç bana sakalımı kestiremez, okumam ben de mücahit olurum” dememektedir. Lafa gelince “Kuranda yok ama kapı gibi sünnette var” diyenler bu meselede sünneti hemen permatik marifetiyle imha ediveriyorlar.

7. Başörtüsü yahut diğer kıyafetler sadece üniversite değil diğer orta dereceli okullarda da serbest tutulmalıdır. Reşit olmamış çocukların ileride kendi kıyafetlerini seçme hakkı olduğu doğru bir ifade olmakla birlikte ailelerin çocuklarına din dahil hiçbir konuda telkin yapamayacağını söylemek pratik değildir. Bu mantıkla devlet okullarında çok daha ağır bir endoktrinasyona maruz kalan çocuklar için de “okullarda kemalizm anlatılmasın, ileride herkes kendi ideolojisini seçer” demek mümkündür ve aile içindeki dini bazı telkinlere nazaran haklı bir görüştür de. Ben kendi çocuklarıma herhangi bir telkin yapmıyor, mümkün olduğunca yansız yetişmelerini sağlamaya çalışıyorum. Zaten her çocuk 15-16 yaşlarından itibaren kendi yolunu çizmeye başlıyor, bugün başını örtenlerin çoğu aile yahut kuran kursu telkiniyle örtünmüş değildir.

8. Bu noktada bir yere daha işaret etmek zorundayım. Başını örtenlerin içinde bir kısım başı açıklara kötü gözle bakmaktadır. Tersinin de doğru olduğu gibi. Burada dinle ilgili birşeyde ziyade, başı açık olan namussuzdur, açık giyinen erkeklerle düşüp kalkan bir sürtüktür anlayışı da mevcut. Dindar insanları bu konuda ve mümkün olan en sert şekilde uyarmaklazım ve ben bunu yapıyorum. Namus gibi kavramlar hem görecelidir hem de kimsenin bir başkasının özel işleriyle uğraşmaya hakkı yoktur. Ben yazılarımda bazen tanımlama yapmak için “göbeği açık düşük bel pantolon” gibi ifadeler kullanırım ama bu işin mizah tarafıdır, göbeği açık pantolon giyenin yarın devlet eliyle yüksek bel pantolon giymeye zorlanmasına karşı çıkarım. (Hangi erkek çıkmaz ki, demeyin. -şakaydı!-) Bu konu çok önemlidir, bu lafları edenlerin ailelerinde, yakınlarında mutlaka başını örtmeyen insanlar vardır, bu işi namusla karıştırmak terbiyesizlik ve haddini bilmezliktir. Kaldı ki dar tişörtle, kısa kolla başörtüsü takanlar da var, kadınlara karışmak kimsenin haddi değildir.

9- Öte yandan, bir insanın bazı kıyafet türlerine, çıplaklığa yahut kapalılığa karşı ya da taraf olması da anormal değildir. Bir insan başörtülüden rahatsız olabilir, bunun rahatsız bir kıyafet olduğunu ileri sürebilir. Bir diğeri de göbeği açık dar tişört giymenin düşük ahlaklılık olduğunu ileri sürebilir. Bunlar “ileri sürme” noktasında kaldıkça kimseyi ilgilendirmez. Ama devlet (mahalle değil) bu işi ciddiye alıp birini yasaklamaya kalkarsa o noktada iş değişir. Mahalle baskısı denen şeyin 2007 Türkiyesinde sadece dinle ilgili değil ideoloji ve geleneklerle ilgili yerel ve bölgesel örnekleri olabilir ama yaygınlığı yoktur, sadece çevrenize bakın yeter. Bu tür muhayyel endişeler yüzünden yasakçılık yapılamaz. İlle uğraşılacaksa önce doğudaki töre terörüne el atılsın. “Mahalle bakkalı ramazanda şarap satmıyor” lafı bir mahalle baskısı göstergesi değildir.

10. Başörtüsü devlet dairelerinde çalışanlar için de serbest olmalıdır. Bazı işkollarında başın açık ya da kapalı olması şart koşulabilir. Mesela bir bisküvi hattında çalışan hanımın başı kapalı olmalıdır, zira saçı banda dökülebilir, ya da saçını makineye kaptırıp iş kazası geçirebilir. Aynı şey bazı işkolları için mutlaka başı açık olmayı gerektirebilir, aklıma gelen bir örnek yok, bilen varsa söylesin. Devlet dairelerinde başı örtülü insanın başı açıklara haksız davranacağı 1980′ler sonrası uydurulmuş absürd bir mazerettir. Aynı mantıkla, halkın büyük kısmı başörtü taktığına göre, başı açık memurun da başı örtülüye yanlı davranıp işini yokuşa süreceği ileri sürülebilir. Bunlar şu an içinde yaşadığımız gergin ortamın argümanlarıdır, yasaklar olmasa kimsenin böyle şeyler aklına dahi gelmez. Kısaca, özel sektör başörtüsünü yasaklayabilir, bu kendi bileceği iştir ama devlet bu konuda özgürlükler aleyhine düzenleme yapamaz.

Daha çok şey söylenebilir ama uzatmaya gerek yok. (Bir de On Emir dedik ya). Başı açık ve örtük çok arkadaşım var. Özellikle sevgili liberal genç hanım arkadaşlarım açıklıkta birbirleriyle yarış ederler ama başörtüsü konusunda, sakalını kesip okula devam ettiği halde başörtüsünü açıp okumaya kalkanlara hayatı zindan eden naylon mücahitlerden çok daha sağlam birer özgürlük savaşçısıdırlar. Onlar kendilerini bilir, buradan yeniden selam gönderiyorum.

Lütfen hiçbir yasağı savunmayalım. “…Ama”, “…fakat”, “…lakin”siz, kayıtsız, şartsız bir özgürlük talep edelim. Kanunlar, kurallar oluşturulurken insanların ne giydiği, ne düşündüğü, neye inandığı konusunda açıklama yapmayalım. Zihnen buna ihtiyacımız var. Sonuç olarak:

“Bırakınız açsınlar, bırakınız örtsünler”, FST

(Son söz tanıdık mı geldi, yanılıyorsunuz, hiçbiryerden etkilenmeden ben uydurdum)

Popularity: 18% [?]

« Geri - İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş