'Yakın Tarih' Arşivi

Atatürk’ü Kurtarma Kanunu

FST 11 Şubat 2008

ataturk1.jpgZaman zaman yazdığım yazılara gelen bazı yorumlarda Atatürk’e imalı hakaretlerde bulunanlar oluyor, ben de bu yorumları kaldırıyor, yerine göre sansürlüyorum. Atatürk konusu Türkiye’de hassas. Kendisine hakaret etmek bir kanunla yasaklanmış. Bu konuda bazı fikirlerimi beyan etmek isterim. Temel görüşümü şimdiden söyleleyeyim, Atatürk’ü sevmemeyi anlarım ama Kemalizme kızıp Atatürk’e hakaret, küfür edenleri çözebilmiş değilim. Sonuçta Atatürk hatası sevabıyla bu ülkenin kurulması sürecindeki kadroya liderlik etmiş bir devlet adamı. Devlet başkanları icraatlarında hatalı şeyler de yapabilirler, halk bu hataları çok pahalıya da ödeyebilir.

Atilla Yayla’ya son hadiseler üzerine verilen cezadan sonra ilgili kanun üzerinde bir parça düşündüğümde Atatürk ve Türkiye’nin bu kanundan ve dolayısıyla istismarcılarından kurtarılması konusunda birşeyler yazayım dedim. Bir de öncelikle konuyla ilgili olduğundan, dünyada benzer örneklerde olduğu gibi ülkemizde de neyin hakaret, saygısızlık ya da sövme olduğunun tespitinin büyük ölçüde muğlak olduğunu hatırlatmak isterim. Hele hele 301. maddede olduğu gibi Türklük ve çeşitli kamu kurumlarını aşağılamak türü ifadelerin ne anlama geldiğini çözmek mümkün değildir. Yanlış hatırlamıyorsam İstanbul Laleli’de bir pavyon sahibi kendisinden haraç isteyen polislerden bıkıp duvara bundan şikayetini yazan bir pankart astığında, haklarında “TCK 301/2 uyarınca, emniyet teşkilatını alenen aşağılamaktan, 6 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle” dava açılmıştı. Maalesef bu ülkede eleştiri, tenkit ile hakaret ve sövmenin ne olduğunu ayırt edecek olgunlukta insan hala yok denecek kadar az. Hele hele “varsın hakaret ve sövgü serbest olsun, bunun ayarını kim tutturacak, vardır bir sebebi” deme noktası şu an hayal denecek mesafededir.

Devamı »

Popularity: 37% [?]

Osmanoğlu

FST 13 Ocak 2008

sehzadeler.jpgŞah İsmail, Yavuz Selim derken yorumlarda laf lafı açtı, bir yerlerde Osmanlı hanedanının belgeseli ile ilgili bilgiye rastladım. Fatih’in, Yavuz’un torunları ufaklıklara bakarken, şöyle düşündüm: Bunların Türk vatandaşı olması serbest mi şimdi? Neden derseniz, gelip biri Türk vatandaşı olur ve yarın şartları uyar ve başbakan, cumhurbaşkanı filan olmaya kalkarsa ne olur acaba sorusu aklıma geldi. Bana muhafazakar vatandaşımız ilgili kişiye ekstradan bir muhabbet duyar gibi geliyor. Bir ara Bulgaristan’da öyle birşey olmuştu, hem de yakın zamanda, kral geri gelip başbakan mı olmuştu, tam hatırlayamadım.

Fikir jimnastiği işte, adamın aklına elli türlü soru geliyor.

Popularity: 33% [?]

Önemli Gelişme

FST 21 Aralık 2007

atatrabzon.jpgSiteyi izleyenler bilir, geçtiğimiz iki yılın en önemli gündem maddelerimden biri Ali Kırca’nın bir programda tartışmaya açtığı “Atatürk Hangi Takımı Tutuyor” meselesiydi. Nitekim uzun araştırmalar sonucunda Atatürk’ün Karşıyaka yahut Fenerbahçeli olabileceği ama önemli olanın tüm takımlarımızın Atatürkçü düşünceyi benimsemiş olması şeklinde mesajımı vererek konuyu kapatmıştım. Ancak Sabah gazetesindeki şu haber konunun hemen kapatılamayacağını gösteriyor:

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçeli olduğu iddialarının ardından, Trabzonsporlu olduğu iddia edildi.

”Anabasis’ten Atatürk’e Seyahatnamelerde Trabzon” ile ”Atatürk ve Trabzon” kitaplarının yazarı olan Karadeniz Teknik Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü Öğretim Görevlisi Veysel Usta, yaptığı açıklamada, Atatürk’ün Trabzonsporlu olduğunu öne sürdü.

Usta, son yıllarda Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe hakkında yazılan kitaplarla, bu kulüpler hakkında yayımlanan gazete yazılarında, Atatürk’ün bu kulüplerin taraftarı olduğuna ilişkin iddiaların yer aldığını anımsattı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ulusal bağımsızlık savaşının önderi, Türkiye Devleti’nin kurucusu ve lideri olduğunu vurgulan Usta, şöyle devam etti:

”Dolayısıyla ulusun ortak paydası ve en kıymetli değeridir. Hal böyle iken, İstanbul kulüpleri bir vesile bularak Atatürk’ü kendi kulüplerinin mensubu olarak göstermeye çalışmaktadır. Bu kulüpler çeşitli iddialar ortaya atarak, kanıtlar ortaya sürmektedir. Bu iddialar Atatürk’ün kendi taraftarları olduğunu söylemeye yetecek dayanak ve kanıttan yoksundur.

Halbuki bizim elimizde Atatürk’ün Trabzonsporlu olduğuna dair çok daha önemli kanıtlar bulunmaktadır. Bu kanıtlara dayanarak gönül rahatlığıyla ve büyük bir gururla Atatürk’ün Trabzonsporlu olduğunu söyleyebiliriz.”

Evet, durum bu. Bakalım diğer büyükler bu işe ne diyecekler? Üstelik yetkili “çok daha önemli kanıtlarımız var”diyor. Ne olabilir acaba derken aklıma “İş bu istida vasıtasıyla Trabzon İdman Ocağı azalığına kabulümü arz ve rica ederim, Gazi Mustafa Kemal” şeklinde bir dilekçenin mevcudiyeti geldi. Bakalım iş ciddiye binince deliller açılacak mı? Takipteyim. Acaba diğer vilayet, ilçe ve kasaba profesyonel, mahalli küme ve semt takımları ellerindeki belgelerle ne zaman ortaya çıkacaklar. Misal benim yaşadığım şehirden Atatürk trenle geçmiş, herhalde karşılama esnasında amatör takımımız da orada bulunmuştur, dolayısıyla bu kesin belge göstermektedir ki Atatürk filankessporun resmi taraftarıdır. Bu kesin delil de yetmediyse “daha önemli kanıtları” icabında gösteririm.

Konuya vakıf olmayan dostlarımız için eski yazıları da hatırlatayım

Atatürk Ligi ve Puan Durumu

Ben Demiştim

Ali Şen Başkan Atatürk Fenerbahçelidir

Atatürkçü Durşumuz

(Resim: Atatürk Trabzon’da. Öğretim görevlisine kıyağım olsun)

Popularity: 58% [?]

Keşanlı Talebe Destanı

FST 11 Kasım 2007

vahd.jpgİki gün evvel kulağıma Keşan’da bir öğrencinin yazdığı kompozisyon sebebiyle problem çıktığı çalınmıştı. Padişah ve hain laflarını işitince ben “herhalde gerici bir öğretmen çocuklara Osmanlı padişahları hain değildi derken suç üstü yakalanmış, aferin, 10 Kasım günü alçağa gününü göstersinler” diyerek keyfolacağım sırada olayın farklı ve Keşanlı Ali Destanı ile yarışacak detayları olduğunu gördüm. 10 Kasım münasebetiyle çok daha anlamlı başka konulara değinmem gerekirken, mesaimi buna ayırmayı uygun buldum. Halbuki Dolmabahçe Sarayında kim olduğunu bilmediğim 8-10 kişi Atatürk’ün öldüğü odada İstiklal Marşı okuduktan sonra ağlayan, bu esnada esas duruşunu bozamayan askerin hüzünlü hikayesi çok daha ilgi çekici gelmişti bana. Hele asker yerinden dahi kıpırdamazken bir subay mı, astsubay mı seçemediğim biri gelip askerin gözünü siliyordu. Herhalde kameralar gidince tiyatro bitmiş subay askere “haydi haydi, kameralar gitti, burnunu da kendin sil kerata” demiştir. (Anıtkabir versiyonu da var). Tabii koca koca askerler nasıl durduk yerde ağlayabiliyor ilginç. Asker adama yakışır mı? Türk filmlerine de hayret etmişimdir, soğan mı doğruyorlar aşağıdan diye. Neyse, Keşan’a dönersek, konuyla ilgili haberde şöyle yerler var:

Edirne’nin Keşan ilçesindeki kompozisyon yarışmasında ikinci olan öğrencinin Vahdettin’den “hain” diye bahsetmesi; bir yerel gazetecinin de “Ödül istiyorsan ecdadına küfret” diye yazı yazması üzerine kaymakamlığın başlattığı soruşturma ilçeyi karıştırdı. Keşan İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, geçtiğimiz ay Cumhuriyet’in 84. yıldönümü nedeniyle ilköğretim okulları arasında bir kompozisyon yarışması düzenledi. Müdürlük ayrıca torpil olmaması için öğrencilerden kompozisyonlarda kendi isimleri yerine mahreç kullanmalarını istedi. Türkçe öğretmenlerinden oluşan 7 kişilik seçici kurul sonuçları açıkladığında, “Yekta Baydar İlköğretim Okulu 5 sınıfında öğrenim gören ve “Güneş” mahrecini kullanan bir öğrencinin “Cumhuriyet gelince” başlıklı kompozisyonu ikincilik ödülünü aldı. Bu arada dereceye giren kompozisyonlar yerel gazetelerde de yayınlandı. Bu kompozisyonları okuyan yerel Keşan Medya Gazetesi Köşe Yazarı Mustafa Kabakçılı, ikinci olan kompozisyonda öğrencinin son padişah Vahdettin’in ismini kullanmadan “Hain” diye bahsetmesine kızarak, “Ödül istiyorsan ecdadına küfret” başlığıyla bir yazı yazdı.

Bunun üzerine kaymakamlık soruşturma açtı. Olayla ilgili görevlendirilen milli eğitim müfettişleri seçici kurulu oluşturan 7 öğretmen hakkında soruşturma başlatırken, okula da gidip öğrencinin kim olduğunu tespit etmek istedi. Bu arada iddiaya göre eşi astsubay olan okulun Türkçe öğretmeni soruşturmayı öğrenince babası subay olan kompozisyonu yazan İ. Ö.’nün ceza almasını önlemek için başka bir kız öğrenciden “Kompozisyonu ben yazdım” demesini istedi. Kız öğrenci de müfettişlere önce kompozisyonu kendisinin yazdığını söyledi. Ancak iddiaya göre olayın ciddiyeti anlayınca, gerçeği itiraf ederek, kompozisyonu aslında İ. Ö.’nün yazdığını, Türkçe öğretmeninin İ. Ö. ceza almasın diye kompozisyonu kendisinin yazdığını söylemesini istediğini anlattı. Bunun üzerine soruşturma kapsamına İ. Ö. İle Türkçe öğretmeni de dahil edildi. Keşan Kaymakamı Abdülkadir Karataş, soruşturma açtıklarını doğrulayarak, konuşmaktan kaçındı. Edirne Valisi Nusret Miroğlu ise müfettiş görevlendirildiğini belirterek şunları söyledi: “O cümleler, o yaştaki bir çocuğun kuracağı cümleler değil. Soruşturma sonunda tam olarak neyin olduğunu anlayacağız” dedi.

Peki ben ne düşünüyorum? Hakikaten pembe dizi gibi olmuş. Muammaya bak. Yalnız ortada ciddi bir problem var, bir defa soruşturma yanlış yere açılmış. Öğrenci “adını vermeden” Vahidettin’e hain demişse bunda ne mahzur var? Resmi tarihe ve Nutuk’a göre Vahidettin elbette haindir. Benim bildiğim daha Türkiye’de bunun tersini resmi yoldan söylemek mümkün değildir. Ecevit ölümünde önce böyle bir gaflete düştüğünde başta ben ve Süleyman Demirel “Türkiye böyle bir beyanı kaldıracak durumda değildir” şeklinde tepki göstermiştik. Bakın Nutukta Vahidettin hain olarak vasıflandırıldıktan sonra ne deniyor:

Asil bir milleti utanılacak bir duruma düşüren sefil

Kamuoyunu gerçek durumla karşı karşıya bırakmayı tercih ederim. O zaman, Saltanat’ı atadan oğula geçirmek gibi yanlış bir usulün sonucu olarak, büyük bir makam, tantanalı bir ünvan kazanabilmiş bir sefilin, gururu çok yüksek asil bir milleti nasıl utanılacak bir duruma düşürebileceği kendiliğinden anlaşılır. Gerçekten de, her ne sebeple ve ne şekilde olursa olsun, Vahdettin gibi hürriyetini ve hayatını milleti içinde tehlikede görebilecek kadar âdi bir yaratığın, bir dakika bile olsa, bir milletin başında olduğunu düşünmek ne hazindir! Şükre değer bir durumdur ki, bu alçak, mirasına konduğu Saltanat makamından millet tarafından atıldıktan sonra, alçaklığını sonuna kadar getirmiş oluyor. Türk milletinin bu işte önce davranması elbette takdire değer.

Yani küçük kız aslında kompzisyonunda yanlış birşey dememiş. Hatta Vahidettin’in adını vermeyerek hata bile yapmış. Yerel gazeteyazarının alenen konuyu saptırdığı anlaşılıyor. Aslında haklarında soruşturma açılması gerekenler 7 öğretmen değil bunlara saldırıya geçen yerel gazete yazarı, bu adamın ipiyle kuyuya inen Milli Eğitim yöneticileri, vali vs. olmalıdır. Üstelik yazar “ecdadına küfret” derken aynı ifadeyi Nutukta kullanan Atatürk’e de küfürbaz demiş oluyor, ona da ayrıyeten dava açılmalıdır. Gerçi 7 kişilik heyete “siz nasıl bir subay çocuğunu birinci değil de ikinci seçersiniz” diyerek soruşturma açılması düşünülebilir ama o sonraki iş. Söz konusu Nutuk ise gerisi teferruattır.

Ben tehlikenin farkındayım. AKP ve karşı devrimciler artık alenen Nutuk’ta yazılı sahih bir söze muhalefet ederek, üstelik de cüreti artırıp hain diyenlere resmi soruşturma açacak kadar pervasızlaşarak Türkiye’yi kritik bir noktaya sürüklemektedir. Atatürk’e ait bir sözün aksi nasıl iddia edilebilir? Bu noktada şu kampanyaya katılmaya herkesi davet ediyorum. Okuduğum habere göre Açıköğretimliler Birliği Vakfı adlı, muhtemelen önemli bir kuruluş yetkilileri Nutuk’un ilkokullarda ders kitabı olarak okutulmasını önermiş. Şöyle deniyor:

“Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün gençliğimize tam anlamıyla anlatılmadığı bir gerçektir. Atatürk’ün laikliği, İslamiyet’in kutsallığının korunması için kurduğu açıktır. Ama bugün laiklik ile İslamiyet’in bir arada olmayacağı yönündeki gafleti, gençlerimize de angaje edilmeye çalışılmaktadır. Atatürk’ün doğa ve insan sevgisi, milliyetçilik duygusu gençlerimize yeterince anlatılmamaktadır. Bugün eğer gençliğimizin bir kısmı sapık ideolojilerin ağına düşüyor ise, bu Atatürk ve felsefeleri bilgisizliğinden kaynaklanmaktadır. Devletin ilgili kurumları artık bilinçli Atatürkçü nesli yetiştirmek zorundadır. Bunun içinde fazla detaya gerek yok. Atatürk’ün Nutuk kitabının ilköğretim okullarında ‘Ders kitabı’ olarak okutulması yeterlidir. Bunun içindir ki Hükümete Nutuk kitabının, okullarımızda Ders kitabı olarak okutulma çağrısında bulunuyoruz.”

Yazı çok anlamlı, özellikle 10 Kasımda, birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğumuz şu günlerde böyle bir teklifin, hem de Açıköğretim Vakfınca dile getirilmesi, Vahidettin’e hain değildir diyenlere atılan bir şamar değil de nedir? Bu arada vara yoğa miting yapan ilerici, çağdaş vs. dernekler nerede? Alenen Vahidettin Haindir diyenlere saldırı yapılıyor, geride kala kala bir Nutuk bir de Çankaya Belediyesi kaldı, daha uyuyacak mıyız?

Neyse lafı uzatmayalım. Bir de Atatürk’ü Kevin Kostner mi oynayacak derken baktım bir reklamda Atatürk’ü bizim Haluk Bilginer oynamaz mı? Buna da diyecek şey var ama ah işte, zaman lazım.

Popularity: 58% [?]

Halaçoğlu

FST 22 Ağustos 2007

halac.gifŞu olanları anlayan beri gelsin. Yusuf Halaçoğlu kırk yıldır resmi ve gayrı resmi yoldan söylenen şeyleri, muhtemelen gerektiği için bir vesileyle anlatıyor, bilir bilmez, anlar anlamaz millet abuk subuk konuşuyor. Adam “bazı” Ermenilerin tehcir zamanında kendilerini kendilerini Alevi Kürt olarak gösterdiğini söylemiş, ki bu bilgi doğru olmak bir yana başka Ermenilerin de can korkusuyla kelimei şehadet getirip sünni Türk olduğu gerçeği de dikkate alındığında eksiktir bile. Öte yandan “bazı” Kürtlerin de aslında Türkmen olduğunu söylemiş, bu da doğrudur ve acayip birşey değildir. Birkaç laf anlamaz çıkmış, efendim Alevilere şunu dedi, Kürtler Türk değildir türü saçmalıyorlar.

Ermenilerle ilgili konu açık, adam can korkusuyla “ne Ermenisi, hamdolsun ben Müslümanım, işte sünnetimi de oldum elhamdülillah” yahut “Canım ne Ermenisi, biz kırk yıldır burada Alevi Kürdüyüz, Allah Padişaha ve İttihat Terakkiye zeval vermesin” demiştir, muhtemelen ben de olsam kışın soğuğunda Irak’a Şam’a sürülüp perişan olmamak, tatlı canı vermemek için öyle derdim. Buna kızıp köpürmeye ne gerek var? Kaldı ki bunu yeni işitenin de cehaletine şaşmak lazım. Yuh olsun. Hele hele “Aleviler Ermeni değildir” türü dava açıp nümayiş yapanın da zekasına şaşarım.

Türkleşen Kürtler meselesinde ise işin bir tarafı aksettirilmiş. Evet, yapılan araştırmalarda Türk olduğu halde zamanla Kürtçe konuşan ve Türkçeyi unutan, tamamen Kürt özelliği gösteren boyların olduğu Ziya Gökalp’ten beri söylenir. Yalnız aynı Ziya Gökalp’in “Kürtleşen Türkler” konunsundaki görüşü veya başkalarının iddiaları nedense dile getirilmez. Yani, sadece Türkler Kürtleşmemiş, bazı Kürtler de Türkçe konuşarak asıllarından ayrılmışlardır. Peki bu anormal midir, niye olsun canım, Anadolu’da kimin ne olduğunu bilmek mümkün değildir, esas olan Hülya Avşar’ın dediği gibi insan olmaktır. Kürtler-Türkler ve Ziya Gökalp konusunda, eskiden okuduğum bir kitabı hatırladım, meraklısı arayıp bulabilir.

Hasılı Halaçoğlu’nun başına gelen geri zekalı bir takım medya erbabı yahut muhbir vatandaş işgüzarlığından ibarettir. Bir tür Atilla Yayla vakası. Adamı linç edecekler boş yere. Ha, Halaçoğlu’nun genel anlamda Ermeni meselesi konusundaki tavrı objektiflikten sapıp resmi devlet tarihçiliğine meyilleniyor ama o farklı mesele. Ben sadece şu konu özelinde konuşuyorum.

(Güncelleme: Şimdi Halaçoğlu’nun konuşmasının tam metnini gördüm. Aralarda epey saçmalamış, mesela PKK, TİKKO konusunda söylediği bilim adamına yakışmaz, desteksiz şeyler. Halaçoğlu eleştirilmeli ama burada benim belirttiğim genellemeci yaklaşımlar dikkate alınarak)

Popularity: 40% [?]

Şehitler Günü

FST 19 Mart 2007

18 Mart artık şehitler günü olarak kutlanıyormuş. Beyanatları okudum, sağda solda edilen laflara baktım, “acaba ben mi yanlış düşünüyorum” demekten kendimi alamadım. Mesela genelkurmay başkanının mesajında şöyle bir yer var:

(Resim: Şehzade Yusuf İzzettin cepheyi denetlerken)

“…Ölümsüz kahramanlar, sizler, yaptığınız kahramanlıklarla Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına, Atatürk ilke ve devrimlerine yönelecek her türlü tehdide karşı vereceğimiz mücadelede, sarsılmaz inancımıza ve tükenmez gücümüze ilham kaynağı oldunuz. Sizlerden aldığımız güç ve ilhamla, özgürce yaşadığımız vatan toprakları üzerinde demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni sonsuza kadar yaşatacağız.

Bir defa beyanatta belirtildiği şekliyle ortada bir “alınan ilham” varsa bunun Çanakkale’deki havayla alakası olmasa gerek. O zamanlar ne Türkiye Cumhuriyeti, hele de “laik ve sosyal bir hukuk devleti” olanı söz konusu bile değildi. “Atatürk ilke ve devrimleri” de ayrı bir muamma. Tarihimizdeki şehitler durduk yerde neden böyle bir ilham veriyor anlamak zor. Elbette bu sözler birer temennidir ama Şehitler Günü ile ilişkisini kuramadım. Paşanın mesajı hazırlayan danışmanı işi kıvırayım, hem nalına hem mıhına vuralım, derken saçmalamış. Bir de “özgürce yaşadığımız” deniyor, herhalde genelkurmayın bazı gazetelere tanıdığı özgürlükten bahsediliyor.

Bu Çanakkale meselesi de problemlidir. Cumhurbaşkanı filan mesaj yayınlıyor ama dikkat ederseniz yarım ağız ve laikliğe vurgu yapan alakasız şeyler. İşin bir tarafı gelip Osmanlı, din, iman gibi yerlere dayanıyor. Laik, çağdaş gibi laflar nasıl Ramazan bayramına tam uymuyorsa 18 Mart şehitler gününde de sırıtıyor. İşin bir kötü tarafı da Çanakkale’de bizim Almanlar emrinde savaşıyor olmamız. Kutladığımız şeye bak: Almanlar ile İngilizler savaşıyor, sadece bir cephede bizimkilerden 57 Bin kayıp var, kimin ne kazandığı belli olmayan bir savaş. Eğer çok şehit vermek iyi birşey ise neden aynı savaşta Doğu cephesindeki 90 Bin şehit için gün yapmıyoruz?

Çanakkale geçilmemiş ama zaten o sırada İstanbul’da Alman hakimiyeti var. Bırak Almanları, kısa süre sonra “aman boğazı geçmesinler” diye bir sürü şehit verilen yerden İngilizler ellerini sallayarak geçip saraya kurulmadılar mı? Ne anladık biz bu işten? Tüm savaş içinde kendine özgü bir cephe olduğunu, bireylerin fedakarlıkları, sıradışı kahramanlıkları açısından küçümsenemeyeceğini kabul etmek gerekir ama sonuçta arkamıza dönüp “yahu ne oldu, toz duman arasında soramadık da, bizim bu işlerle ne alakamız var” dersek hata mı ederiz? Yine, bazı solcu dostlar Çanakkale’yi antiemperyalist bir mücadele olarak görür ve överler. Dünyadaki tek emperyalistin İngiltere (bugünlerde ABD) olduğunu zannedenler için fena bir yaklaşım değil ama ya biz Almanlarla beraber neyin savaşını veriyorduk sorusu bu noktada havada kalıyor.

Şehitler günü kutlaması bana kendi içinde çelişki barındıran bir faaliyet gibi göründü. Aslına bakarsanız ilerici kesimler Çanakkale’yi iplemezler ama işin ucunda Atatürk’ün Çanakkale’de gösterdiği başarı meselesi var. Nitekim sırf Çanakkale’yi gözardı edemedikleri için “bari hurafeden arındıralım” diyerek son 2-3 yıldır tuhaf işlerle uğraşan tipler türedi. Çanakkale’ye gezi düzenleyen okul otobüslerini gizlice izleyip “rehber hurafeden bahsetti, başörtülü gördüm, Atatürk’ten bahsetmedi” diyerek askeri birimlere muhbirlik yapmaya kalkan, Hürriyet, Milliyet gibi gazetelere ispiyonculuk eden emekli memurları, gayretli vatandaşları hatırlarsınız. Bir de Tolga Örnek hurafeden arındırılmış Çanakkale beşgeseli çekmişti. Aslında bu arkadaşların çok yorulması gerekmez, Atatürk zaten Çanakkale’de sadece aldığı emirleri hakkıyla yerine getiren bir subaydı. Vatandaşa sorsan Çanakkale cephe komutanını Atatürk zanneder. Bu tür abartmalara Atatürk’ün ihtiyacı yok, o ününü çok sonra ve haklı şekilde Kurtuluş Savaşında kazanacaktır.

Bu zaten bilinen konu dikkate alınmış olsa ille de 18 Mart gününü birşeylerle kutlama ihtiyacı da ortadan kalkacaktır. İstemeye istemeye -sürekli kötülenmesi gereken- Osmanlı Devletine ait bir zaferi, üstelik de Mehmed Akif’in son derece hurafe ve gericilik ifadeleriyle dolu şiiri eşliğinde kutlamak sayın Sezer’e ve çağdaş Türk ilericisine yapılabilecek en büyük eziyettir. İşin olumsuz bir yanı daha var, “madem Çanakkale’yi sahipleniyorsun, Sarıkamış’ı, Doğu Cephesindeki diğer felaketleri, Ermeni Tehcirini ne yapacaksın, hepsi aynı döneme ait işler değil mi?” sorusu da gündeme gelebilir. Öyle ya, Çanakkale’den “askeri başarımız” diye pay çıkarıp böbürleniyoruz, Sarıkamış’taki başarısızlık askeri değil midir? Siviller mi harekatı yönetiyordu?

En iyisi, Şehitler Günü adıyla resmi duygu sömürüsü yapmaktan vazgeçmek. İlle de gün gerekiyorsa devrim şehitleri gündeme alınabilir, en azından (şehit kelimesi hariç) hurafe ve gericilik çelişkisine düşülmemiş olur.

(Bu arada aynı haberden iki de Şehitler Günü manzarası aktarayım)

-Zonguldak’ta, Şehitler Anıtı önünde düzenlenen törenin ardından Asri Mezarlık’taki Şehitler Mezarlığı’nı ziyarete gidecek şehit yakınları, “Askerlere ayrıldı” denilerek Zonguldak Belediyesi’ne ait otobüse bindirilmedi.

-İzmir Kadifekale Şehitliği’ndeki törene katılan eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, milletvekilleri gelmediği için protokolde ikinci sırada sağ başta tek başına durdu.

Şu da Baykal’ın mesajından bir bölüm:

Törenlere katılmayan CHP Genel Başkanı Baykal, gönderdiği mesajda Çanakkale’de verilen mücadeleyi anlatan “Şimdi de bölücülük ve irtica tehdidine karşı Türkiye Cumhuriyeti’ni sandıkta koruyacağız, kollayacağız” dedi.

Popularity: 71% [?]

“…itikadat-ı diniyeye hürmetkardır”

FST 5 Şubat 2007

terkki.jpgÖzdemir İnce bugün Terakkiperver Fırka ile ilgili birşeyler yazmış. Benim ilgimi çeken giriş bölümünde vakıf üniversitelerinin hocalarına “kendi tarihlerini yazıyorlar” diye eleştiri getirmesi oldu. Son zamanlarda yeni ne yazılmış ki diye baktığımda aslında eskilerin yeniden basılması dışında birşey hatırlayamadım. Özdemir İnce isim ve kitap adı vermediğinden neyi kastettiğini bilmiyorum ama Terakkiperver Fırka ile ilgili söyledikleri yeni sayılmaz. Malum Terakkiperver Fırka tek parti yönetimindeki ilk “ciddi” muhalefet girişimiydi ve akibeti fena oldu. Kazım Karabekir, Rauf Bey, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa gibi İstiklal Savaşının öncü liderleri susturuldu ve Atatürk ölene kadar da ortalıkta görünmediler. Tabii kelleyi kurtardıkları için şanslı oldukları da söylenebilir. Derslerini aldıkları için bir daha gık çıkarmadılar ve 1932 İttihatçı temizliğinden paçayı kurtarmış oldular. 

Devamı »

Popularity: 33% [?]

“Keşke Hardal Yemeseydi”

FST 26 Aralık 2005

Namık Kemal Zeybek bir ara sitemize Hz. Muhammet’in Türk olması iddiasıyla konuk olmuştu, hatırlayan çıkar. Kendisi bugünlerde de Atatürk konusunda konferanslar vermeye başlamış. Hürriyet gazetesinin haberine göre Namık Kemal Zeybek Atatürk’ün 3997 adet kitap okuduğunu tespit etmiş. Rakamın 4000 olmaması Namık Kemal Beyin titiz bir çalışma yaptığını gösteriyor. Elbette bu rakamın içine mahalle mektebinde okunan elifba, ilk ve orta okuldaki çocuk kitapları dahil değildir. Zeybek Atanın kitaplarıyla ilgili çok önemli bir tespitte de bulunuyor (yazım hataları orijinaldendir):

“… Atatürk, Çanakkale Savaşı sırasında, ‘Orkun Kitabeleri’, ‘Osmanlı Tarihi’, ‘Kazak ve Kırgız Türkçesi’, ‘Tatar Türkçesi’ okuyordu. Lenin, Jean Jack Rousso, Çalıkuşu, iktisat okuyordu. Atatürk bu kitapları en az 2’şer 3’er kez okuyordu. Bize okulda Atatürk’ün hep karga kovaladığı anlatılıyor. Tamam o da önemli belki ama, asıl bunların anlatılması, okutulması lazım.”

Hakikaten önemli değil mi? Benim de aklımda nedense hep bu karga kovalama meselesi kalmıştır. Düşünün anaokulundan doktora bitene kadar devam eden eğitim neticesinde çoğunluğun aklında kalan “kovalanan kargalardan” ibaret. Halbuki, Atatürk’ün okuduğu kitapların sayısı belletilse daha iyi olmaz mıydı? Yalnız matematiğim pek iyi değildir, bu kitaplar 2-3 kez okunduğuna göre 3997X(2;3)=7994 ile 11991 arası kitap okunmuş demektir. Cepheden cepheye koşan, sıfırdan bir ulus yaratan bir lider için hiç de fena rakam değil. Üstelik “Orkun Kitabeleri”, “Lenin”, “Çalıkuşu” ve “İktisat(!)” gibi çeşitli eserleri okumakla kalmayıp “hatalarını da düzeltiyormuş”. Zeybek devamla şunu da söylemiş:

“Gündüzleri çok çalıştığı için kitapları akşamları okuyordu. Bu akşam oturmalarında tabii rakı sofrası da kuruluyordu. Keşke içmeseydi. Aslında bunun kötü olduğunu kendisi de çok iyi biliyor. Okuduğu bir kitabın kenarına, ‘Rakı, tütün ve hardaldan uzak durun’ diye not düşmüştü. Keşke rakı içmeseydi, tütün kullanmasa ve hardal yemeseydi de daha uzun yaşasaydı. O’nun fikirlerinden ve hizmetlerinden daha uzun yararlanabilseydik.”

“Kitapları akşam okuyordu… tabii rakı sofrası da kuruluyordu” mu? Kitaplar topluca okunuyordu o zaman. Namık Kemal bey biraz açsa iyi olurmuş. Hardal meselesiyle Pınar ve Tukaş, tütün işiyle de zarardaki Tekel puro fabrikası ilgilenecektir ama AKP’liler bu kitabın kenarına düşülen notu istismar edip “Al, Atatürk de rakıdan uzak durun demiş, üstelik kayda da geçmiş” diyerek karşı hücuma geçebilirler. Namık Kemal Bey iyi etmemiş bu bilgiyi vermekle. Herneyse, aksini düşünenler olsa bile, kendisinin ölümünün hatalı beslenme sonucu olduğu artık kesin olarak tespit edilmiştir. Tehlikeli üçlü tanımı da artık “un, şeker, tuz” yerine “rakı, hardal, tütün” olarak değişebilir. Diyet uzmanlarına duyururum.

Popularity: 35% [?]

Saç Stili: “Yürekten bağlı olduğum…”

FST 19 Aralık 2005

Atatürk’ü yüreğinde yaşatanlar kadar rozetle yakasında bulunduranlar malumumuz, hoş bir şey ama kendisini kafasına kazıtanı duymamıştım. Burada kafa ile “düşüncelerini Atatürk ilkeleri doğrultusunda geliştirme” gibi bir şey düşünmeyin. Bildiğiniz baş, boynun üstündeki kafa işte. Münür Önkan adlı bir berber müşterisinin kafasına Atatürk’ün resmini “sadece” ustura ve makas kullnarak saçlardan oluşturmuş. Güzel bir olay, duygulanan, imrenen çıkabilir ama haberde geçen ifadeler ve berberle müşterinin beyanları kafamı karıştırdı, bakalım siz ne diyeceksiniz.

Kasım ayında gerçekleşen olayla ilgili haberde “Berber Münür Önkan, Atatürk’e duyduğu sevgiyi, saç traşına yansıttı. Önkan, bir müşterisinin saçını, Atatürk’ün Sakarya’ya çıkışını sembolize eden tablo şeklinde traş etti.” deniyor. Atatürk’ün Sakarya’ya çıkışı ile acaba Samsun’a çıkışı mı kastediliyor? Haydi bunu “yaratıcı zekalı” berberimiz bilmeyebilir, NTVMSNBC ne demeye bunu yazıyor, garip şey. Acaba benim bilmediğim bir “Sakarya’ya Çıkış” olayı mı var? Öte yandan aklımda yanlış kalmadıysa ilgili resim Samsun ya da Sakarya değil Afyon ile ilgili olabilir. Yani konuda bayağı bir bilgi problemi var. Haberin metni şu:

Bu traşı yapmayı 29 Ekim’de kafasına koyduğunu belirten Önkan, 10 Kasım’a kadar geçen süreçte 2 kişiyi daha benzer şekilde traş ettiğini, ancak ortaya çıkan görüntüyü tatmin edici bulmadığını söyledi. Önkan, Atatürk’ü en güzel şekliyle yansıtmak için çok çalıştığını kaydederek, saçı yalnızca ustura ve makas kullanarak şekillendirdiğini, kayaları da beyaz saç boyasıyla belirginleştirdiğini anlattı. Önal, bu yolla, dünyanın saygı duyduğu ulu önderin, “daima Türk insanının kafasında yer alacağını haykırmak istediğini” söyledi. Kafasında Atatürk figürün taşıyan Yıldırım Üstündağ isimli genç de, “Yürekten bağlı olduğum Atatürk’ün ilk defa benim kafama kazınması beni çok mutlu etti” sözleriyle duygularını dile getirdi.

Bir berberin neden dünyaya saygı duyduğu bir önderin daima “Türk insanın kafasında yer alacağını” haykırmak istediğini anlamak pek güç değil. Tabii o kafaları biraz karıştırmış ama olsun. Burada berberin reklam yapıp medyada görünmek gibi kapitalistçe bir amacının olmadığı, işin tamamen coşkun bir sevgiden ibaret olduğu açıktır. Beni en çok sevindiren müşteri Yıldırım beyin sözü oldu: “Yürekten bağlı olduğum Atatürk’ün ilk defa benim kafama kazınması beni çok mutlu etti”. Berber ve müşterisi ile bunu yansıtan haber kanalını gördükten sonra, Atatürk düşmanlarının başarıya ulaşamayacağına olan inancım bir kat daha güçlendi. NTV’ye de bu “çok kritik” haberi bizlere ulaştırdığı için teşekkür ederim. Yalnız bir daha haber yaparken vilayetlerimizi birbirine karıştırmasınlar, Samsun, Sakarya ve Afyon arasında kafaya kazınan resim aslında bize ait diye kavga çıkar, iş Meclise soru önergesi şeklinde uzanabilir. Duyurayım.

Popularity: 39% [?]

Menemen Hadisesi ve Kubilay

FST 7 Aralık 2005

Rauf Bey ile ilgili yazıda atıftabulunulan metni inceleyen bazı araştırmacı izleyiciler İzmir Suikastinin bir komplo olduğu ve bu şekilde muhalefetin kolayca ortadan kaldırıldığı yönünde yorumlara da işaret ederek, acaba “Menemen hadisesi de böyle değil midir” şüphesini dile getirdiler. Bu konuda uzman değilim, okuduğum çok ama yorumu tarihçiler ve siyaset bilimcilere bırakacağım. Sadece geçen hafta medyaya yansıyan ilginç bir haberi aktarmak isterim. ABD’nin ilk Türkiye Büyükelçisi Joseph C. Grew Türkiye ile ilgili anılarını derlediği kitap yeni çıkmış ve Menemen hadisesini anlattığı bölümde şunlar yazıyormuş:

[…] Bu noktada genç bir ihtiyat zabiti, Kubilay sahneye çıkıyor. Oraya bir askeri birlikle mi gönderildi, yoksa sadece meydandan geçmekte miydi; çelişen haberler mevcut. Her halükarda, üniformasının kendisini koruyacağına güvenerek, tahrikçilere tek başına yaklaşıyor ve Derviş Mehmet ile tartışmaya başlıyor. İhtiyatsızca hareket ettiği hususunda görüş birliği var. İddiaya göre Derviş Mehmet tarafından vuruluyor. Akabinde bir gece bekçisi Derviş Mehmet’i vuruyor ve ardından o da vuruluyor. Hükümet yanlısı gazeteler, Kubilay’ın başının kesildikten sonra bir sırığa takılarak dolaştırıldığı ve fanatik dervişlerle yardakçılarının kanını içtikleri konusunda ısrar ediyor, ama bu haberlerin gerçekliğinden şüphe etmek için yeterince sebep var. Bu zaman zarfında askeri yetkililere haber veriliyor ve makineli tüfek eşliğinde bir manga jandarma olay mahaline geliyor; çıkan çatışmada dervişlerden üçü öldürülürken, biri kaçıyor.�?

[…] Manisa, Menemen ve Balıkesir’de sıkıyönetim ilan edildi. 100’den fazla kişi divan-ı harbe verildi, bunlardan 15-20 kadarı hocaydı. Basın, ölü kahraman Kubilay’ı, halkın coşkusunu uyandırmak ve Türk gençliğine -özellikle ordu içindeki genç nesle- Cumhuriyete sadık kalması yolunda nasihatte bulunmak amacıyla kullanmıştır. Kubilay’ın deli cesaretiyle hareket etmiş olduğu yolundaki kanaatin aksine, hükümet kahramanlığı üzerinde duruyor. Şerefine mitingler tertip edildi. Yine de kamuoyu ilgisiz kalmayı sürdürüyor. Anlaşıldığı kadarıyla, bir zamanlar öğretmen olan bu genç subay hakkında bariz bir coşkuya rastlanmıyor. Buna mukabil hükümet ve ordu ziyadesiyle ilgili. Halkla hükümet arasında geniş bir uçurum var.

Çoğumuzun bildiği bir başka konu da Menemen hadisesi sebebiyle asılanlar arasında bir de Yahudinin yer alıyor olması. Araştırmacı Rıfat Bali’nin aktardığı, hadise sebebiyle asılan Hayim oğlu Jozef ile Vakit ve Cumhuriyet gazetelerinde yer alan şu ifadeler ve 27 Şubat 1931 tarihli The Jewish Chronicle gazetesine atfen söyledikleri ilgi çekici (Olayla ilgili bir resim de Tempo dergisinde yer alıyor):

[…] ‘Yaşasın şeriat, şeriat isterim’ diye bağırdım diye beni buraya getirdiler. Neme lazım benim şeriat? Şeriat nerede ben nerede? Ben Museviyim havraya bile gitmem. Benim işim tekkede, kahvede altı kol iskambil oynamaktır. Amma serbestçilerin (Serbest Cumhuriyet Fırkası kastediliyor) birincisiydim.’ […] ‘Kalabalıkla birlikte ‘Yaşasın şeriat’ diye bağırmakla suçlandım. Ancak ben Yahudi’yim ve farmasonum. Bu gösteri ile ne alakam olabilir? Hakikat şu ki ben Fethi Okyar Bey’in Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın üyesiyim ve hükümet canımı almak istiyor.’

Bu beyanlar ve ABD elçisinin hatıraları Rauf Beyin yeğeninin anlattıkları gibi olaylardaki sis perdesinin açılmasında yardımcı olabilir. Öte yandan, Kubilay hadisesinde yedek subayın başı kesildi mi kesilmedi mi, ne önemi var? Sonuçta öldürülmesi başlı başına bir suçtur, hatta başı kesilmişse vahşettir. Savunulacak yanı da olamaz. Üzerinde durulması gereken, bu olayın abartılıp CHF tarafından Serbest Fırkanın kapatılması ve muhalefetin ikinci defa kitlesel olarak susturulmasında kullanılıp kullanılmadığıdır. Sonuçta İstiklal Mahkemeleri fazla mesai yaparak yurdun dört bir yanından bir sürü alakalı alakasız adamı toparlayıp -kahvede iskambil oynayan yahudisi de dahil- irtica suçuyla idam sehpasına göndermişse bu işte bir bit yeniği aranması da tabiidir. Zaten bu konuda çok şey yazılıp çizilmiştir, bizimkisi ABD büyükelçisinin hatıraları sebebiyle konuyu şöyle bir hatırlamaktan ibaret.

Bu arada gözüme çarpan bir ilginç notu daha aktarayım, ne kadar doğru bilemem, ünlü şovmenimiz Mehmet Ali Erbil de Menemen hadisesinin kışkırtıcısı olduğu iddiasıyla idam cezasına çarptırılan Erbilli Şeyh Esat Efendinin torunu imiş. Habere göre Mehmet Ali Erbil kendisine bu bilgi verilince hayret etmiş “bana dedemin polis olduğu söylenirdi” demiş. Yani işin ilginç boyutları da var. 12 sene okutulan İnkılap Tarihi kitaplarımızın güdüklüğüne bakıp hayıflanmamak elde değil, ne dersiniz.

Popularity: 34% [?]

İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş