İnsanlık Ölmemiş

FST 3 Eylül 2008

erdgn.jpgBaşbakana emekli generalleri ziyaret meselesi sorulduğunda şöyle demiş:

”Bildiğiniz gibi savcılığa yapılmış olan bir müracaatla, özel izin neticesinde Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) adına Garnizon Komutanı görevlendirilerek, insani amaçlı TSK’dan emekli olmuş iki orgeneral ziyaret edilmiştir. Olayı, insani amaçlı olarak yapılmış olan bir ziyaret olarak değerlendiriyoruz. Bunun için de daha farklı şeyler aramanın yanlış olduğu kanaatindeyim. Öbür tarafta zaten işin yargı süreci devam etmektedir. Bununla ilgili de herhangi bir açıklamada bulunmak doğru değil.”

İnsani amaçlı olmayıp ne olacaktı, paşalara su böreği içinde demir testeresi verip içeriden kaçmaları mı sağlanacaktı, laf işte. İnsani amaçlı ziyaret, hele de birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyacımız olan şu mübarek Ramazan ayında gayet isabetli olmuş. Yalnız, emekli bir paşa ziyarette unutulmuş, Veli Küçük, insanlık ölmedi ama o kadar da değil mi deniyor yoksa sadece orgeneral düzeyindekiler için geçerli birşey midir, üzerinde düşünmek lazım.

Büyük Coşku

FST 3 Eylül 2008

sevinc1.jpgDeniz Baykal İlker Başbuğ’un konuşmasının ardından ‘canım konuşuyorlar konuşmasına da arkası gelmiyor’ dedi diye adama ‘hoop, ne yapacaktı konuşmayıp, tankları yürütüp meclisi mi basacak, kıvırma da darbe istiyorum, darbenin ardından artık başbakanlık mı olur, devlet başkanlığı mı, hayır diyecek değilim de içyüzünü bilelim’ şeklinde yüklenenler oldu. Tam da bu esnada bir korgeneral gidip Ergenekon tutuklusu iki emekli paşayı içeride ziyaret etmez mi? Hürriyet gazetesinde tarifi mümkün olmayan bir sevinç var. Darbe yapılsa bu kadar sevinmezlerdi herhalde. Güya İlker Başbuğ farklıymış, bu hareketle mesaj vermiş, Ergenekon balonu patlamış, artık demir yumruk işbaşındaymış vs. Hürriyet yazarları bugün bu gelişme üzerine şunları demişler:

Genelkurmay Başkanlığı’nın emriyle Kocaeli Garnizon Komutanı Korgeneral Galip Mendi’nin Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklu bulunan Eruygur ve Tolon paşalara yaptığı sürpriz ziyareti Hürriyet yazarlarına sorduk. İşte TSK’daki komuta değişikliğinin hemen ardından gerçekleşen tavır değişikliğine yönelik yorumlar:

Bekir Coşkun: Artık görmezden gelmiyorlar

Bir değişim ve yaklaşım farklılığı olduğu anlaşılıyor. Daha önce teröre karşı kahramanca mücadele eden ve gurur duyduğumuz iki komutan Türkiye’yi bırakıp kaçacakmış gibi gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınmalarını asker görmezden gelmişlerdi. Ama şimdi görüyorlar. Elbette havuz başında oturan Erbakan’ın affedilmesini hukuk sayan iktidar çevreleri bundan hoşlanmamışlardır. Ama bunun yargıya müdahale tarafı yok sadece ziyaret. Ama anlamlı bir ziyaret.

Tufan Türenç: Bir çeşit özür

Bana göre ziyareti siyasi açıdan değerlendirmek yanlış olur. Burada insani bir yaklaşım var. Bugüne kadar yapılmadı. Bu yaklaşım gerekliydi. Çünkü bu iki komutan sıradan insanlar değil. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde en yüksek noktalara ulaşmış komutanlardı. Silah arkadaşlarının yanlarında olduğu mesajını almış oldular. Bu sorun halledildi. Bir çeşit özür gibi yorumlanabilir. Anlaşılan yeni yönetim kademesinin tercihinde bir değişiklik oldu Bu yönetim öncekine göre daha duyarlı bir yaklaşım sergiliyor.

Yalçın Bayer: Artık ürkek yönetim yok

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir önceki yönetimi ürkekti. Şimdiki yönetim ise mesleki ve insani yönden dayanışma gösteriyor. Kurum içi dayanışması önemli bir safhadır. Bunun dışında başka bir değerlendirme yapılmamalıdır.

Enis Berberoğlu: Eski mensuplara sahip çıktı

İlk işaret dün Hava Kuvvetleri Komutanı’ndan gelmişti. Komutanın “Ergenekon nedir?” ifadesini kullandığı aynı saatlerde meğerse Kocaeli Garnizon Komutanı Korgeneral Galip Mendi, cezaevindeymiş. Bundan ne anlaşılmalı? Asker yargıya güvenim tam diyor ama eski mensuplarının da yanında durduğunu gösterdi.

Ahmet Hakan: İlker Paşa farkı

Cezaevindeki iki emekli general, benim aracılığımla kamuoyuna verdikleri mesajda Genelkurmay’a imalı ve dolaylı sitemler yollamıştı…
Sitemi besleyen duygu şuydu:
Genelkurmay’ın bize sahip çıkması gerekir…
İlker Başbuğ, Genelkurmay Başkanı olmasının hemen ardından ilk icraat olarak, bu desteği verdi…
Muvazzaf bir generali emekli paşalara gönderdi…
Ardından da kurumsal destek vurgusu içeren bir açıklama yaptırdı.
Belli ki İlker Paşa, göreve gelmeden önce bunu planlamıştı…
Bence bu çok önemli bir gelişme…
Öncelikle İlker Başbuğ’un, Yaşar Büyükanıt’tan farklı bir genelkurmay başkanı olacağını kanıtlıyor…
İkinci olarak İlker Paşa’nın Ergenekon davasında aykırı bir tutum izleyeceğini gösteriyor…
Üçüncü olarak…
Bugün yapılan açıklamada “Yargıya saygılıyız” ifadesinden de anlıyoruz ki, İlker Paşa bu yeni anlayışı hayata geçirirken gayet titiz ve dikkatli davranacak…

Breh breh. Bekir Coşkun’a bak hele, 22 Temmuzdan sonra adamcağızı ilk defa neşeli gördüm, Emin’i kovdular ben kürek mi çekeyim yoksa kıllı ayıların yanına mı gideyim filan derken bugün çocuklar gibi şen. Yalçın Bayer de sertlik beklentisinde olanlardan. Hasılı Hürriyet yazarlarını iştahlı gördüm ama Yaşar Büyükanıt da göreve geldiğinde Hilmi Özkök pek pısırıktı, şöyle eli sopalı bir paşa lazım diyerek Yaşar Büyükanıt için Abide, Anıt filan demişlerdi. Ergenekodan yansıyanlara bakılırsa çete elemanları kendi aralarında ‘bu muydu anıt dediğiniz, kofti çıktı adam’ şeklinde şikayetlenmişler.

Hasılı AKP kapatılmadığı için son kaleyi de kaybetmiş olmanın hüznüyle yalpalayan Hürriyet, okur ve yorumcuları ‘acaba mı yarabbi’ diye bir ümitle yeni genelkurmaybaşkanına ümit bağlamış görünüyorlar. Yeni başkan toplu tüfekli bir darbeyle seçimlerde yıkılamayan AKP’yi yere serer mi bilemem ama taptaze bir umut havası getirdiği ortada.

Tüm Hürriyet camiası ve ulusalcılara kutlu olsun.

Partideki Görev

FST 3 Eylül 2008

disli.jpgŞaban Dişli diye bir AKP  milletvekili içeriğini anlamadığım imar, belediye işlerinden para almış, makamını kötüye kullanmış deniyor. Olabilir, daha deşilse ne cevherler çıkar, nitekim bir tane de Antep’te varmış, aslı nedir bilmem. Buraya kadar normal, normali şu, 2-3 senedir AKP mensuplarının ‘canım hep onlar mı yiyecek’ mantığıyla ihale kapma, imar bilgisi sızdırma, türlü yöntemlerle bu işlere hücum ettiği malum. Herneyse işte bu Şaban Dişli için gazetelerde’istifa etti’ deniyor. Ben bunu okuyunca ‘hayret, milletvekilliğinden istifa etmek kolay bir şey değil, nasıl etmiş’ derken Dişlinin sadece AK’deki idari bazı işlerinden istifa ettiğini öğrendim. Haberde şöyle deniyor:

‘İmar değişikliği karşılığında 1 milyon dolar rüşvet almak’la suçlanan AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Sakarya milletvekili Şaban Dişli, partideki bütün görevlerinden istifa etti.

Dişli’nin istifası önceki gün Başbakan Tayyip Erdoğan’la yaptığı baş başa görüşmeden sonra kesinleşti.

Kararda, parti yöneticilerinin, “Yapılan etik değil, halka anlatamıyoruz. Aklanıp da gelsin.” eleştirisinin etkili olduğu öğrenildi.

Yahu adam milletvekilliğinden istifa etmemiş ki, partideki kıl, tüy işlerinden istifa etmiş. Ha, bu görevler insanların suistimalde ilaveten işine yarıyordur ama sonuçta anlamsız şeyler. Parti yönetimi nedir ki, başbakan iki fırça attı mı hepsi kuzu kesilir. Duyan da önemli birşey zannedecek. Önemi ancak rant işlerinde saman altından daha fazla su yürütmeye imkan tanımasından gelir.

Bu istifa bizim üniversite profesörlerinin cübbeyi çekip bir Atatürk heykelinin altında ‘topluca istifa ediyoruz’ ucuzluğuna benzemiş. Hatırlarsanız beğenmedikleri biri rektör olduğunda istifa ediyoruz diyen bu akademisyenler aslında maaş aldıkları üniversite öğretim üyeliğinden değil, bölüm başkanlığı, senato gibi anlamsız yerlerden istifa ediyor ve ‘tepki gösterdik, istifa ettik’ diye hava basıyorlardı. Ortalama vatandaş da ‘aaa, ne büyük tepki, işte üniversite hocasına bu yakışır’ filan zannediyordu. Halbuki ortada istifa değil bir ortaoyunu olduğunu o zaman ispatlayıvermiştim. Sıkıyorsa, gerçek tepki göstermek istiyorlarsa memurluktan ayrılsınlar bakalım. Boş laf.

İşte AKP milletvekili de aynı pozisyonda, istifa etmişmiş, bırakın bu ayakları, milletvekilliğinden istifa dilekçesi verilip meclisin yeterli çoğunluğu bunu onaylamadıkça istifa lafları anlamsızdır. Delikanlı adam dilekçeyi verir, Tayyip Erdoğan da gerçekten ‘aklanıp gelsin’ demişse, milletvekilleri de derhal dokunulmazlığını kaldırır, ondan sonra görürüz işin devamını.

Parti yöneticileri de etik lafını ağızlarına almasalar iyi ederler, fazla sırıtıyor.

Ekonomi Yazıları

Gidişat İyi Değil

FST 1 Eylül 2008

bkni.jpgİçki konusundaki hassasiyetlerine değindiğim çağdaş kesimlerimizin diğer bir önem verdikleri konu kadınların kazanımlarıdır. Bu kazanım aslında kabaca kadının örtünmemesi ve erkeksiz havuz ve plajlara gitmemesi şeklinde özetlenebilir. Malum Türkiye’de bir girişimci olarak “hmm, kadınlar isteyebilir, şöyle çevreyi kapatıp sadece kadınların alınacağı bir plaj oluşturayım, talep var, iki senede köşeyi dönerim” fizibilitesine çökseniz hemen ‘demek kadın erkek ayrı plaj ha, biz daha ölmedik, laik cumhuriyet kazanımlarından ödün verdirmeyiz’ şeklinde tepkiler alırsınız. Bu kesimlere göre kadınlar dinle ilgili ya da ilgisiz bir sebeple erkeklerden ayrı yerlerde toplansa mutlaka irtica hortluyor demektir. Mesela okullarda kız, erkek ayrı sınıf açılmasına dair teklifte bulunamazsınız. Otobüslerde, tramvaylarda, şurada burada “yahu kadınları rahatsız etmesinler” diyerek kadınlara ayrı bölüm, ayrı otobüs filan deseniz, ateist bile olsanız dediğinizin pratik sonucuna bakılmaz. Hasılı Türkiye’de çağdaşlığın ilk ayağı kayıtsız şartsız, yaş, yer, zaman sınırı olmadan alabildiğine içki içebilmek iken diğeri de erkeklerle birlikte denize girme, erkeklerle aynı yerde oturma, erkeklerle yanyana otobüse binme vs. türü kazanımlardır.Daha da garibi, kadının biri gerek edep duygusu gerekse dini sebeple vücudunu kapatan bir kıyafetle suya girmeye kalksaona da bir araba laf söyleniyor. İlle de çıplak olunacak anlayacağınız.

Bu arada haydi erkeklerin kadınlarla bir arada bulunma konusundaki çabalarını anlamak mümkün ama kadınların ‘ille de etrafta erkek olsun’ demesinin mantığı nedir? Acaba ‘Plajda erkek olmazsa kendimizi kime gösteririz’ mi deniyor? Yoksa erkeklerin sırf kendi keyifleri için kadınlara kurdukları ve çağdaşlık kılıfıyla kapattıkları bir tuzakla mı karşı karşıyayız? Kadınlar, uyanın. Yalnız, Türkiye’de çağdaş kadınlar ve adamlarca hararetle desteklenen bu eğilim dünyada o kadar da çağdaşlık göstergesi olarak kabul edilmiyor. Geçmiş zamanda İtalya’da filan sırf kadınlara açık plajlar olduğunu duymuştum. Neyse, lafı dağıtmazsak, İngiltere’de bir yarışma yapılmış ve maalesef bu yarışma çağdaşlık adına İngiltere için endişeli sinyaller vermiştir. Haber şu:

İngiltere’de yüzlerce genç kız ve kadın, Southend-On-Sea’de biraraya geldi. Hepsi de bikinili. Aralarına hiç erkek almadılar. Amaçları yüzmek ya da güneşin tadını çıkarmak da değildi.

Amaçları “Aynı anda, aynı yerde bikinili fotoğraf çektiren en kalabalık kadın grubu” olmaktı. Ama amaçlarına ulaşamadılar. Çünkü daha önce kırılan rekorda 1010 kadın yer aldı. Bu sefer ise bu sayıya bile ulaşılamadı.

Evet, işte korkunç gerçek.  Erkeklerden uzak bir plajla başlayan bu süreç yarın tüm kadınların çarşafa sokulması, İngiltere’nin satılması ve Londra’da içki satışına darbe şeklinde genişleyecektir. Çağdaş insanımızın eline ilk geçen bira tenekesi, gitar, bikini vs. ile yola düşmesi, çağdaşlık zinciri oluşturması, İngiltere’den Türkiye’ye sıçrayabilecek bu tehlikeye bir an önce engel olması gerekiyor.

Bu gidiş iyi değil, şeriatın eli kulağında.

Moda’da Mehtap

FST 1 Eylül 2008

alkollukizlar.jpegTürkiye’de cumhuriyet kazanımları denince somut iki şey olduğunu senelerdir iddia ederim. Bir içki içmek diğeri de açık giyinmek. Bilim, teknik, sanayi, kültür, edebiyat, ekonomi, spor alanlarında cumhuriyet ne getirmiş, ne götürmüş doğru dürüst üzerinde durulduğunu işitmedim. Ama iş filanca restoranda içki bulunmayışı, filanca okula başını örterek giden kız, başı örtülü çalışan kadın gibi konulara gelince ortalık toz duman olur. Demek ki önemli olan bu ikisi, gerisini salıverseniz de birşey olmaz. Halbuki benim bildiğim dünyanın heryerinde içkiye kısıtlamalar getirilir, zira bu meret insanoğlu için zararlı birşeydir. Hele hele uluorta içki içip sağı solu rahatsız etmeye çağdaşlıkta bizimle yarışacak ülkelerde bile kolaylıkla göz yumulmaz. Türkiye’de işin tuhaf tarafı içkiye karşı olanlara “yahu kardeşim ben akşamcıyım, alışmışım içkisiz yapamam” yahut “sana ne benim içkimden, işine bak” demek yerine “Türkiye laiktir, içkimize karışamazsınız”, “çağdaş adam içki içer” türü laflar etmek, Atatürk rakı içti diye rakıyı milli içecek haline getirmeye çalışmak yaygındır. Nitekim şu haberde de konuyla ilgili garip şeyler var:

Şerbetli Restorana Direniyorlar

MODALILAR, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) iştiraki Beltur A.Ş.’ye kiralamasıyla içki yasağı gelen tarihi iskele için eylem yapmayı sürdürüyor. 2 aydır her cuma ellerinde içkileriyle iskeleye gelen Modalılar tarihi iskelenin ’içkili restoran’dan ’şerbetli restoran’a dönüşmesini protesto ediyor.

Mimar Vedat Tek’in tasarımıyla 1917’de yapılan iskele, 2000’de onarıma alındı ve 1 Temmuz 2001 Kabotaj Bayramı’nda açıldı. Büyükşehir Belediyesi, semt halkının mehtap seyredip içki yudumladığı iskeleyi işletme sözleşmesi bittiğinde geri aldı ve iştiraklerinden Beltur’a kiraladı. Böylece tarihi Moda İskelesi de içki yasaklı tesisler arasında yerini aldı. İçki yasağını protesto eden Modalılar da o günden beri, her cuma saat 20.30’da toplanıyorlar. İçkilerini alıp iskeleye gelen grup, şarkılar türküler söylüyor. Arada bir güvenlikle tartışmalar yaşansa da “İçkini kap gel” eylemi, her geçen gün daha fazla kişiyle yapılıyor. Eylemcilerin facebook’ta grup oluşturmasından sonra protesto eylemine Moda dışından da katılım başladı.

Son eylemi önceki akşam 300 kişinin katılımıyla yapıldı. Grup bu kez mezelerini de getirdi ve restorana girip mehtap seyretmek istedi. Güvenlik görevlilerinin karşı koyması üzerine kısa süreli itiş kakış yaşandı. Bu sırada iskeleye gelen çevik kuvvet ekibi restoranın önünde etten duvar ördü. Protestocular da 100 metrelik rıhtımda oturup içkilerini içtiler. Yediden yetmişe Modalılar, gençlerin gitarı eşliğinde Onuncu Yıl Marşı’nı da hep bir ağızdan söyledi. Protestoculardan İdil Özel, “Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın uygulamasına karşıyız. Burası yıllardır Türk halkına hizmet eden, kamuya açık alandı. Fakat belediyenin himayesine geçince alkol uygulaması kalktı. Bu şekilde bizi sindirmeye çalışıyorlar” dedi.

Öncelikle belediyenin uygulamasına şu eleştiri getirilebilir. Bu tür yerlerde içkili ve içkisiz yerlerin ayrılması mümkün değil mi? Üst kat içkisiz olabilir mesela. Yahut başka hal çaresi aranabilir. Her içki içen adam potansiyel suçlu olmadığı gibi, kendini bilmez ayyaşlardan gelmesi muhtemel nahoş hareketler de güvenlik görevlilerince bertaraf edilir. Kaldı ki asabi bir dinci adam en az bir sarhoş kadar etrafı tedirgin edebilir, sonuçta güvenlik sağlandıktan sonra içki bulundurmakta problem yok. AKP taraftarları alkollü içki haramdır diye güç ellerine geçince bu tür işlere girişiyorlar ama günümüzde  gerçekçi birşey değil, Türkiye İslami hukuk kurallarına göre yönetilmiyor, hayalciliğe gerek yok. AKP yönetiminin yavaş yavaş tabanın ipini tutması şart, ılımlı islam projesi bunu gerektirir.

Gelelim eylemcilere,  onuncu yıl marşının hep bir ağızdan söylenmesi iyi olmuş, düşmana karşı birlik mesajı verilmiş. Resimdeki kızlarımız da açık kıyafetleri ve bira şişeleriyle hakikaten çok çağdaş görünüyorlar, işte çağdaş Türkiye bu hakikaten de. İçkiyi kapan gelmiş. Yalnız protestocu İdil’in söylediğinden birşey anlamadım. “Burası yıllardır Türk halkına hizmet eden, kamuya açık alandı.” demiş. Şimdi de Türk halkına hizmet etmiyor mu? Üstelik hala da kamuya açık bir alan. Sadece içki yasağı konmuş. İdil herhalde üzüntüden ve biranın da etkisiyle ne dediğinin farkında değil.

Ilımlı islama evet, bırakınız içsinler ama Kemalistlerin de biraz oturup “Ilımlı Kemalizm” üzerinde düşünmesi gerekmiyor mu? 28 Şubat müslümanların kulağını çekti, farklı din ve kültürlere karşı olan kin ve düşmanlığı epey törpüledi, belki Kemalistlere de bu tür bir ayar gerekiyor ki saçmalamayı bırakabilsinler. Acaba şu Ergenekon hareketi Kemalistler için bir 28 Şubat etkisi yapar, azgın kesimin gazını alır, şaşkın olanları da “yahu kendimize gelelim, çağdaş cumhuriyet ilim ve fen ile olur, başı açmakla, içki içmekle çağdaşlık mı olur, AKP ülkeyi satıyor deniyor ama neresi satılmış, öküzlüğü bırakmak, her lafa inanmamak lazım” şeklinde titretip kendine getirir.

İzlenimler Test-1

FST 1 Eylül 2008

Malum arasıra testlerle gündeme ilişkin ilgiyi ölçemeye çalışıyorum, hem de OKS, ÖSS, KPSS gibi sınavlara hazırlanan vatandaşa bedava bir hizmetim oluyor. Bugünkü testimiz Denizli’deki 30 Ağustos törenleriyle ilgili. Haberde ” Denizli’de Valilik önünde düzenlenen töreni protokol tribününden elinde Türk bayrağıyla izleyen türbanlı bir kadın, görevli askerler tarafından uyarıldı. Daha sonra türbanlı kadın, elinde bayrağı ve küçük çocuğuyla tribünden çıkartıldı.” deniyor. Bu bilgi ve aşağıdaki resme göre verilen soruları cevaplayınız:

basortusu.jpg

1. Elinde Türk bayrağı tutan çocuk;

a. Annesine şaşkınlıkla bakmaktadır
b. Bugün diğer miniklerle birlikte ilkokula başlamıştır
c. 15 sene sonra vatani hizmetini yapacaktır
d. Çağdaşlık için tehlike arzetmektedir

2. Başı örtülü hanımın arkasındaki gözlüklü hanım;

a. Vakarlı bir cumhuriyet kadınıdır
b. Gericiye haddinin bildirilmesi onu memnun etmiştir
c. Çağdaş Denizlinin simgesidir
d. Belki de olaydan muzdarip ama sesini çıkaramamaktadır

3. Aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

a. Başörtülü kadınla konuşan havacı bir astsubaydır
b. Başörtülü kadınla konuşan kıdemli başçavuştur
c. Başçavuş emir kuludur
d. Başçavuş garnizon komutanının kuludur

4. Başörtülü ile astsubay arasında nasıl bir konuşma geçmiştir?

a. Hanfendi rica etsem burayı terk eder misiniz, burası kamusal alan
b. Hanfendi başınız açsanız ne güzel olur, hem de sıcak havada rahat edersiniz
c. Ben kurana baktım başörtüsü yazmıyor, sizi kandırmışlar
d. Burada başçavuşun beygiri mi ossuruyor

5. Bu duruma gösterilecek makul tepki aşağıdakilerden hangisidir?

a. Başörtüsü buraya kadar girdi, yakında hepimizi çarşafa sokacaklar
b. AKP ülkeyi satmaktadır
c. Halk protokole çıktı, vatandaş gösteriyi izleyemiyor
d. Türkiye laiktir laik kalacak

6. İlin en üst amiri vali;

a. Korkak bir hödüktür
b. Çağdaş cumhuriyetin bekçisidir
c. Olayın derhal soruşturulması için gereken talimatı vermiştir
d. En az 4 makam arabasına sahiptir, 10 milyar maaş almaktadır

7.  Aşağıdakilerden hangisi absürttür?

a. Olay yanlış anlaşılmıştır, o kadın çocuğunu çişe götürmektedir
b. Ordumuz iç tehditlere karşı sürekli görev başında olduğunu göstermiştir
c. Başı örtülü olanlar cahil, açık olanlar bilgilidir
d. Astsubayların özlük hakları düzeltilmelidir

Olmadı Paşam

FST 31 Ağustos 2008

ataturkun-diktatorlukle-hicbir-ilgisi-yok.jpgYeni Genelkurmay başkanımız adet olduğu üzere ve belki de ister istemez devir teslim, 30 Ağustos derken 2-3 konuşma yapıp epey mesaj vermek zorunda kaldı. Geçen senelere göre “acaba darbe sinyali alabilir miyiz” iştahı kalmamış da olsa, 22 Temmuz, Ergenekon  ve kapatılmama davası tokadıyla feleği şaşmış bir kesim satır aralarından “aha, paşa mesaj verdi, laiklik dedi” diye saçmalarken ve bazı detaylarda debelenirken, İlker Başbuğ ilginç birşey demiş:

Sakarya Meydan muharebesi ne zaman oldu? 1921 Eylül. Büyük Taarruz ne zaman? 26-27 Ağustos. Arada 10 ay var… Bir defa şunu iyi anlayamıyoruz. Atatürk gerçek bir siyaset adamıdır, hem büyük bir liderdir. Atatürk’ün diktatörlükle hiçbir ilgisi yok. Atatürk’ün kanuna, hukuka, yasalara, sisteme uymayan hiçbir hareketi yok ama bugün hala ’Atatürk diktatör’ diyenler var. Onu okusalar, öğrenseler, şunu yaptı, şöyle yaptı deseler… Sakarya Zaferinin üzerinden 10 ay geçmiş. Meclis’te ne kadar baskı var biliyor musunuz? ’Ordu niye duruyor, niye taarruz etmiyor?’ Korkunç baskı var, ağır eleştiriler var.” Orgeneral Başbuğ, gazetecilerin ısrarlı soruları karşısında, “Biz 30 Ağustos’u konuşuyoruz. 30 Ağustos’un siyasi boyutlarını, mali boyutlarını konuşuyoruz” diyerek, güncel konulara girmedi.

Öncelikle gazetecilerin paşanın 30 Ağustosla ilgili teknik mesajlarına pek kulak asmadıkları anlaşılıyor. Öyle ya, Paşa Sakarya diyor, Meclis diyor berikinin aklı başka yerde. Neyse diktatörlüğe geleceğiz de 10 ay denmiş, ben kaba bir hesap yaptım,  Eylül 1921 ile 26 Ağustos 1922 arasında neredeyse 11-12 ay var. İlker Paşa herhalde net hesabı yapamamış. Diktatörlük konusunda da hatalı, bizzat Atatürk  İlker Başbuğ’u yalanlıyor. Atatürk’ün sevdiğim yanlarından biri gerçekçiliğidir. Bakın tarihçi Mete Tunçay’ın başka ilginç şeyler de söylediği şu mülakatta ne deniyor:

Fethi Okyar, Serbest Fırka dönemini anlatırken yazıyor: `Mustafa Kemal bana dedi ki: Gençliğim Abdülhamit baskıcılığına karşı bir isyan hareketleriyle dolu geçti, bugün bir yere geldik, gözlerimi kapatsam arkamda bırakacağım bir diktatör manzarasıdır.` Arkamda bırakacağım diktatörlüktür diyor,

Yine, Avni Özgürel ile Vakit gazetesinde yapılan bir mülakatta da aynı konudan biraz daha gerisiyle bahsediliyor:

Atatürk, Fethi Okyar’a “Bir Fransız gazeteci geldi. Konuştuk, görüştük, ülkesine gitti, gazetesine yazdı. Benim için diktatör diyor” der. Fethi Okyar da “Estağfrullah” diyor. Atatürk de “Hayır, doğru. Öldüğüm zaman arkamda bırakacağım manzara bir diktatörlük manzarası..” der ve Okyar’dan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurmasını ister. Yani Atatürk içinde bulunduğu siyasi fotoğrafın farkındadır.

Görüldüğü üzere Atatürk manzaranın farkında ama herhalde bugün sayın genelkurmay başkanı dahil birçok insan bundan haberdar değil. Atatürk açıkça ‘kıvırmana gerek yok Fethi, bak okul arkadaşı olmamıza rağmen sen bile benim karşımda korkudan titriyor, estağfirullah filan diyorsun, alenen diktatör manzarası sergiliyoruz, şu işi halledelim, sen Fırkayı aç, ben koltuk çıkarım merak etme, al, kardeşim de senin partiye girecek’ diyor. İşler o şekilde gelişmedi ama daha ne olsun? Atatürk’ün kendi sözü ortadayken İlker paşanın şu sözleri hiç uygun düşmemiş.

Ben doğrucu adamım, uyarmak boynumun borcu.

Plazma

FST 27 Ağustos 2008

plazma21.jpgHatırlanırsa bu yılın başında hepimiz yeni bir oluşumla müjedelenmiş, ülkenin istikbali içinbir kere daha umutlanmıştık. CHP’nin yağız delikanlısından kazık yedikten sonra tunç yüzlü Anadolu insanına bel bağlayan Yaşar Nuri hoca siyaset bayrağını tek başına açmış, ne işler karıştırdığını bir türlü çözemediğim, son yılların hızlı ulusalcısı Yaşar Okuyan da kendisiyle işbirliği yaptığını ilan etmişti. O zamanki yazımın sonlarında şöyle demişim: “Ben ümitliyim arkadaş, iki Yaşar bir araya gelince AKP’yi toz ederler. Bak CHP’nin süngüsü düşmüşken muhalefet bayrağını dalgalandıracak iki yiğit çıktı, biz de neşemizi bulduk.” Hakikaten de tüm yurt sathında ümit dalga dalga yayılmıştı. Gel gör ki iki Yaşar’ın partisi geçtiğimiz günlerde sıkıntıya girmiş, Yaşar Okuyan Yaşar Nuri Hoca için ağır sözler ederek partiden ayrılmış. Yalnız ayrılsa iyi, giderayak malların paylaşımını da istemiş:

HYP Genel Merkezi’ndeki eşyaların yüzde 90’ının kendisine ve ekibine ait olduğunu savunan Okuyan, avukatları eşliğinde mal tespiti yaptırmaya hazırlanıyor. […] Okuyan, koleksiyon değeri olan 8 tablosunun yanı sıra Öztürk’ün kullandığı büro mobilyaları ile plazma televizyonu da istiyor. Okuyan, büro mobilyalarının büyük bölümünün birleşmeden sonra kendisinin genel başkanı olduğu Hür Parti’ye ait olduğunu öne sürüyor. Okuyan ve ekibi, partideki eşyaların dökümünü çıkartarak, kendilerine verilmesini istedi. Listedeki eşyalar normal paylaşımla Okuyan ve ekibine verilmezse, mahkeme aracığıyla mal tespiti istenecek.

Bu nasıl iş, Yaşar Nuri hoca büyüklük yapıp seni partiye alacak sen de uyduruk bir vesileyle partiden ayrılırken masa, sandalye, televizyonun hesabını yapacaksın. Ama Yaşar Nuri hocada da kabahat var, sen önüne geleni bir televizyon alıverdi diye partiye doldurursan onlar da ilk fırsatta seni böyle arkadan vururlar.Hocam sana aynı nasihatı tekrarlıyorum: Partiyi pırtıyı bırak, derhal Ayşe Özgün’ü bul, hangi kanalı istersen kapıyı açacaklardır size, kokana karıları konuk et, hem “kafamdaki boya abdeste engel olur mu” diye soru soranlara arada bir fırça çeker stres atarsın, hem de biz ekran başında mest oluruz.

Bunu yaparsan söz gidip 106 ekran bir plazma alacağım, programı oradan izleyeceğim.

Ne Bakıyorsun

FST 27 Ağustos 2008

srk.jpgDerinsular Serdar bey ara veriyormuş, baktım birilerine kızmış. Kızdığı yazıyı ben de görmüştüm, Kemalist ekibin dindar insanlara bakışını anlatıyordu, bir de ingilizce yazan Türk bir blog yazarı altın madalyalı güreşçinin kazandığı maç sonrası secdeye kapanmasından utanmış ve çözebildiğim kadarıyla “yobaz herif mundar etti güzelim madalyayı” anlamında birşeyler söylemiş. Serdar bey de orada bazı yorumlar yapmış, blogcu ve yandaşlarına bırakın bu işleri de biraz adam olun şeklinde nasihatler etmiş ancak anladığım kadarıyla karşıdakilerin “Yeah let’s also be tolerant of those who puke at the sight of such bullshit” türü lafları üzerine de boşa kürek çektiğini anlamış. Aslında Serdar bey bu işleri iyi bilir, bu tür adamlar ortalıkta sürüyle, son iki yılda kazanımlarının kayba dönüşmesiyle iyice de azgınlaşmış vaziyetteler. Kendi yarım akılları ve hayal dünyalarındaki ‘çağdaş’ görüntüye uymayanlara alenen hakaret etmeyi hak zanneden bu tiplerden heryerde bol miktarda var. Kıyafetiniz bir köylüyü andırıyorsa, hanımsanız ve başınız örtülüyse, entel olmayan sakallı biriyseniz, islam diniyle ilişkili sayılabilecek bir tavrınız varsa aşağılanmanız gayet normal görünür. Başı açık bir hanım otomatik olarak alim, başı örtülü ise cahil addedilir, başı açık örtülü olana akıl vermeye, yol göstermeye kalkar. Ye kürküm ye düzeni yanında kafalarından uydurdukları şablonlarla insanları yargılarlar. Dolayısıyla bunlara kızıp ara vermeye gerek yok, yoksa Serdar bey tipik bir ulusalcıdan makul hareket mi bekliyo? Aslında bu anormal karşılanacak bir durum olurdu.

Bu lafları şuraya bağlayacağım, ilginç birşey, sabah tuvalette haberlere göz atarken tam da bu konuyla ilgili bir gelişmeye rastladım. Eğlenceli ve anlamlı bulduğum için sizinle paylaşmak isterim. Hürriyet gazetesinde İzmirde vapurda cereyan eden hadise şöyle gelişmiş:

[…] Cüppe ve namaz takkesiyle dolaşıp Karşıyaka’dan Konak’a giden yolcu vapuruna binmek isteyen A.K. ve B.Ç., iddiaya göre, kendilerine bakıp konuşan topluluk arasındaki CUMOK (Cumhuriyet Gazetesi Okurları) üyesi, emekli işçi Ferhan Vecdi Küçükerbaş ve eşi Sevgi Küçükerbaş’a laf attı.

A.K. ve B.Ç.’nin, ‘Ne bakıyorsun sen?’ sorusuna, Küçükerbaş da, “Sen Türk müsün İranlı mısın? Kılık kıyafet kanunu var. Bu şekilde dolaşamazsınız” cevabını verdi. A.K. ve B.Ç.’nin, “Türkiye’de orman kanunu var. Hayvanlar gibi çıplak dolaşıyorsunuz” demesi üzerine Küçükerbaş, güvenlik görevlilerine gidip durumu anlattı.

Güvenlik görevlilerin haber vermesi üzerine, durdurulan yolcu vapuruna gelen polis, karşılıklı birbirlerinden şikayetçi olan A.K., B.Ç. ve Küçükerbaş’ı karakola götürdü. İfadelerine başvurulan A.K., B.Ç. ve Küçükerbaş, savcının talimatıyla serbest bırakıldı.

Önce cübbeli ve takkeli vatandaşların hakkını teslim edelim. Hakikaten süper espri yapmışlar. Nüktedan adamı severim. CUMOK okuru emekli vatandaşımız ise geleneksel yapıyı bozamamış kendisine sorulan “ne bakıyorsun” sorusuna “yanlış anladınız beyefendi ben arkadaki martıya bakıyordum” yahut “sana bakıyorum ulan, yasak mı” demek yerine “Sen Türk müsün İranlı mısın” gibi benim tuhafıma giden bir cevap vermiş. Bu uyumsuzluk sizin de dikkatiniz çekmiş olsa gerek. Arkadan gelen “kılık kıyafet kanunu var” lafını ise garipsemedim. Zira her duyarlı vatandaş gibi takke ile gezen birine kanunları hatırlatmak görevimizdir. Misal geçen gün ben de birilerine kanunlardan söz eden bir memuru “hani senin şapkan, bu ülkede kılık kıyafet kanunu var” diye uyarmıştım.

Bu kadar da değil, sırf kanun duyarlılığım sebebiyle evimin yakınındaki parkta çekirdek satan seyyar satıcıyı da gizlice yakındaki bir polise ihbar ettim, adam alenen basılı kağıtlardan külah yapıp çekirdekleri buna dolduruyordu. Polise yaklaşıp “memur bey, şuradaki şahıs 3517 sayılı Yazılı ve Basılı Kağıtlardan Kesekağıdı Yapılamayacağına Dair Kanuna rağmen eski bir hayat bilgisi kitabını çekirdek külahı yapıyor, lütfen duruma el koyun” dediğimde polis bir süre suratıma anlamaz şekilde baktı ve “Fethi bey o kanun 2007 yılında kaldırıldı, bu arada istersen bir doktora görün, kafana güneş filan geçmiş olmasın” şeklinde cevap verdi. Eh, kanun kalkmışsa yapacak birşey yok tabii. Ben kalkacağını işitmiştim ama son durumu bilmiyordum. Neyse konuyu dağıtmayalım, her bilinçli çağdaş yurttaş kanunsuzluklara karşı görevini yerine getirmelidir, maksadım bunu vurgulamaktı.

Karşıyaka vapuruna dönersek, olayda bilinçli CUMOK okurunun kendince uygun olmayan bir kıyafet giyinen iki kişi hakkında rahatsız edecek şekilde fısır fısır konuşması Serdar beyin şikayetçi olduğu zihniyetin bir yansıması aslında. Bunlar insanları giyim kuşamına göre değerlendirirler. Aslında kabahat orada değil, II. Mahmut, Atatürk gibi devrimcilerin nedense “yahu devrim yapacağız ne etsek, hah, buldum şalvar yerine pantolon, fes yerine şapka koyalım, cillop gibi modern yurttaşlarımız olur” demesinde bir problem var. Rahmetliler büyük adamdı ama şu hakikati çözemediler de ona yanarım. Bırak adam ne giyerse giysin, ne demişler ‘Bed asla necabet mi verir hiç üniforma, Zerdûz palan vursan eşek yine eşektir’ neticede. Bizde ise eşeğe şapka giydirip kravat takınca devlet memuru olacağı zannediliyor.

A.K ve B.Ç (ikilinin adı niye kısaltılmış ki, CUMOK mensubu Ferhan Vecdi beyin adı F.V.K diye yazılmamış) orman kanunu demekle acaba neyi kastettiler? Kafasına esen karşısındakini sırf giydiğindenb dolayı aşağılayamaz, orman mı burası anlamında mı söylediler yoksa sözün devamındaki ‘hayvanlar gibi çıplak dolaşma’ gereği “siz bizim kıyafetimize laf ederseniz nah böyle taşı gediğine koruz, Hürriyet de sizi haber yapar, yedi düvele rezil, F.S.T’ye malzeme olur olursunuz” mu kastettiler bence meçhul.

İşin polisiye kısmına gelirsek, acaba F.V.K. polise gidip ne söylemiş olabilir. İki ihtimal var, öncelikle ve akla yakın olarak “memur bey, şuradaki iki şahıs devrim kanunlarımıza karşı gelecek şekilde giyinmişler” dediklerini düşünebiliriz. İkinci ihtimal “bize hayvan dediler” olabilir ki, bu durumda işin rengi hakarete doğru değişmiş oluyor. Belki de “bu devrim düşmanları Türkiye’yi ormana benzetip bize hayvan dedi” şeklinde bir terkip yapmışlardır. Ama savcı her ne dendiyse umursamayıp “kızdırmayın adamı, sıcakta bir de sizinle mi uğraşacağım” diyerek gericileri salıvermiş. Ben CUMOK üyesi yerine olsam konuyu Cumhuriyet gazetesine iletip şansımı bir de orada denerim. Hem de “artık hukuka da mı güvenemeyeceğiz, Fetoşun adamları buraya kadar sızmış” türü laflar etme şansı yakalanmış olur, Cumhuriyet bu işe balıklama atlar, Hürriyet artık üstünde durmuyor, Aydın Doğan yelkenleri epey suya indirmiş görünüyor.

Hasılı, bu kafaya kızmaya gerek yok, gereksiz stres olur. Ha, ille de ara verecekse Serdar bey gelsin burada yorum yapsın, kafası dinlenmiş olur.

« Geri - İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş